n1

openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6

Şu Notu Ara:

ödev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ödev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Araba Sevdası Roman İncelemesi(Yeni Türk Ed. 1. sınıf 2. dönem)


                                                                    -Konu-

 Bihruz Bey, İstanbul'da yaşayan, ölen babasının mirası ve annesinin parasıyla geçinen biridir. Ayrıca gösteriş düşkünüdür. (Örn. Fransızca bilmez ama biliyormuş gibi davranır. Fransızca bilmedikleri için onları aşağılar. ) Bahar geldiğinde gençlerin o dönemdeki buluşma mekanı olan Çamlıca'ya sık sık gezmeye gider.


 Yine Çamlıca'da vakit geçirirken, bir at arabası görür ve içinden 2 tane hanımın indiğini görür. Bu hanımlardan biri sarışın ve alımlı biri olan Periveş'tir. Bihruz Bey, Periveş'e aşık olur. Kendisini takip eder. Ancak Keyfi Bey'in ortaya çıkması ile Periveş kaçar ve Bihruz Bey, takip etmeye çalışsa da kadının izini kaybeder. O günden sonra Periveş'e sevdalanır.


 Ona bir mektup ve alıntı bir şiir yazarak gönderir. Ancak sarışın bir hatun olan Periveş'e gönderdiği şiir, esmer bir hatuna hitap etmektedir. Tabii Bihruz Bey yarım yamalak dil bildiği için bunun farkına sonradan varır ve kahrolur. Bu sırada maddi sıkıntıya düşer ve paraya ihtiyaç duyar. Konağı satmak ister ama annesi izim vermez.


 Yine Keyfi Bey ile konuşurken ondan Periveş'in öldüğünü öğrenir ve çok üzülür. Günlerce süren bunalımdan, ağlayışlardan sonra kendine biraz gelmeye başlar. Kendine biraz geldikten sonra dışarı çıkar. Dışarıda Üsküdar vapurunda Periveş'i görür. Keyfi Bey'in yalanını yüzüne çarpmak üzere yanına gider ancak Keyfi Bey, o gördüğü hanımın Periveş değil, yanında çalışan ve ona çok benzeyen bir kadın olduğunu söyler. Bihruz Bey tekrar yıkılır. Tabii bu sırada alacaklılar onu sıkıştırmaktadır.


 Bihruz Bey'in arabacısı Andon, onun yanına giderken bir gün kaza yapar. Ancak bu küçük kazayı saklı tutmak için Bihruz Bey'in borçlu olduğu Kondaraki'nin fabrikasına tamire götürür. Kondaraki, bütün uyarılarına rağmen borcunu ödemeyen Bihruz Bey'in arabasına ve atlarına el koyar. Andon, çaresiz Bihruz Bey'in yanına döner. Olanları anlatır ve işinden olur. Kondaraki, Andon'u nispet yapmak için işe alır.


 Bihruz Bey, annesinin isteği üzerine İstanbul'dan ayrılma planı yapar ama ayrılmadan bir yıl daha fazladan kalmak ister. Çarşıda dolaşırken o sevdiği kadını görür. Periveş'in mezarının yerini sormak üzere yanına gider. O kadının Periveş'in kendi olduğunu öğrenir. Bindiği arabanın da kiralık olduğunu ve kadının aslında zengin olmadığını öğrenir. Periveş, Bihruz Bey ile alay eder. Bihruz Bey yıkılır.


 Romanın sonunda Bihruz Bey arabalara kendini kaptırır ve hep bir arabadan diğerine koşar. Roman böyle çocukça ve komik bir sonla biter.


 Bihruz Bey ve Yaşadığı Dönem


 Bihruz Bey, Tanzimat romanının bütün kişileri gibi "kalem"de çalışmaktadır . Babadan kalma bir mirası vardır, etrafını saran dalkavuklar yüzünden bütün parasını kaybeder. Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken nokta, kendisinin işe gitmeyip maaş almasıdır. Burada devlet kurumlarına bir eleştiri yapılmıştır.


 Periveş


 Periveş, yine Tanzimat romanında genel olarak görülen "yabancı ve hafifmeşrep kadın" tipidir. Romanın ana kişisinin parasını sömürür.




Keşfi Bey: Bihruz Bey’e yalan söylemiştir. Şakacı bir yapısı vardır.



Mişel: Bihruz Bey’in hizmetkarıdır. Her zaman kibar görünür ve Bihruz Bey gibi Fransızca ile karışık bir dil konuşur.



Andon: Bihruz Bey’in arabacısıdır. Bihruz Bey’in sarı renkli şık arabasını verilen emirler doğrultusunda kullanır. Bihruz Bey’den oldukça korkar.



Müsyü Piyer: Bihruz Bey’e öğretmenlik yapan, ona kitaplar getirip, okuyan orta halli bir profesördür. Geçimini biraz da Bihruz Bey’in yardımıyla sağlar.



Kondaraki: Araba tamir fabrikasının müdürüdür. Bihruz Bey’in arabasını pek beyenmiş ve göz koymuştur.





 Roman Hakkında



  Dili ağırdır. Olaylar akıcı değildir. Realist olarak anılmasına rağmen o kadar da ileri bir realizm görülmez. Tanzimat Romanlarının genel konusu "yanlış batılılaşma" burada da anlatılır.





                                                    - Recaizade Mahmud Ekrem-



 1 Mart 1847 yılında İstanbul'da doğdu. Takvimhane Nazırı Recai Efendi'nin oğludur. Dış işleri bakanlığına memur olarak girdi. Burada Fransızcasını geliştirdi. Namık Kemal ile tanıştıktan sonra Batı Edebiyhatı'na yöneldi. Tasvir-i Efkâr gazetesine yazmaya başladı. N. Kemal Avrupa'ya kaçmadan ona bu gazetenin editörlüğünü verdi. Bir dönem Mekteb-i Sultani ve Mekteb-i Mülkiye'de öğretmenlik yaptı. Eğitim bakanlığında bulundu. Ayan meclisine seçildikten sonra vefat etti. Oğlu Nijad'ın yanına gömüldü.


Eski Türk Edebiyatı/klasik Türk edebiyatı ders notlarım

MAZMUN

   Mazmun, Arapça bir kelimedir ve "zımn" kökünden gelir. "Bazı özel kavramları ve düşünceleri ifade etmek amacıyla kullanılan kalıplaşmış kelimelere denir."

-Divan Edebiyatında orijinal mazmun (bikr-i mazmun) kullanmak maharet sayılmaktadır. )
-Her mazmun aynı zamanda birer açık istiaredir.
-Mazmunda esas olan, ilk başta anlaşılan özelliğin arkasından gizli bir anlam olmasıdır. Bu da ancak edebi sanatlarla mümkün olmaktadır.

EDEBİ SANATLAR
Burada verilen örnekleri bir bir ezberleyin derim. Ayrıca bazı mazmunlar ve anlamları kesinlikle ezberlenmelidir.

1- Mecaz-ı Mürsel

 Bir sözü gerçek anlamının dışında benzetme amacı gütmeden kullanmaktır. Gerçek ve mecazi anlamlar arasında neden-sonuç, parça-bütün gibi ilişkiler bulunabilir.

Aldın hezâr büt-gedeyi mescîd eyledin
Nâkûs yerlerinde okuttun ezânları

hezâr: bülbül, bin sayısı
Nâkus yerler:Minareler, tepeler
Nâkus:eksik
büt: put, sevgili
gede: yer, mekan
büt-gede: puthane

2-Kinaye

  Bir sözcüğün, benzetme amacı gütmeden, kimi zaman gerçek anlamını da kastederek kullanmaktır. "Yani gerçeği mecaz yoluyla dolaylı olarak söylemektir.

 Ayağı yer mi basar zülfüner ber-dâr olanın
 Zevk ü şevk verir can u seri döne döne.

ser:baş
ber-dâr:asılmak

3-Tariz

 Bir sözün gerçek ve mecaz anlamının dışında büsbütün tersini kastetmektir. Bu nedenle birini ya da bir şeyi alaya almak amacıyla kullanılır.

  Vefâlı yâdına benden hezâr şükran ki
  Bırakmıyor beni tênha şeb-i melâlimde

 yâd: hatıra
 şeb: Gece
 melâl: kader

3-Teşhis ve İntak

 İnsan dışındaki canlı veya cansız varlıkları düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstermek, kişiselleştirmedir. Bu varlıkları konuşturmak, intak'tır.

Lâle yaktı ciğerini gül-i handânın içün
Serviler kesdi kalın kadd-i hırâmânın içün

hırâmân:salınarak yürüyen kişi.

4-Leff ü neşr

  "Müretteb leff-ü neşr ve "gayrı-müretteb leff-ü neşr" olarak ikiye ayrılır.

 Bir beyit içerisinde en az iki şeyden bahsedip sonraki beyitte bu iki şeye karşılık sırasıyla birşeyler söylemek "müretteb leffü neşr'dir. " ikinci dizede sırasıyla söylemek yerine sırasız söylemek, "gayrı-müretteb" dir.

şirin: Tatlı
ruh: yanak
hal: ben(yüzdeki)

5-Tecahül-i Arif

 Bilinen bir gerçeği bilmemezlikten gelmektir. Bunu yapmak için istifham ve mübalağa sanatlarından yararlanılabilir.

Edirne şehri mi ya gül-şehri me'va mıdır
Anda kasr-ı padişah-ı cenneti a'lâ mıdır

me'va: yer/yurt

6-Hüsn-i Ta'lil

 Herhangi bir olayın gerçekleşmesinin nedenini hayali bir nedene bağlamaktır.

Piş ü peşinde şevk ile rü-mâl olup gider
Sâyende sana bencileyin mübtela mıdır

piş: ön               sâye: gölge

bencileyin: benim gibi

7-Mübalağa 

 Abartma sanatıdır.

 Donar soğuktan efendi semender âteşte
 Bir iki gün dahi böyle eserse bu sarsar

sarsar: kışın esen rüzgar.
semender: ateşte yanmayan özel bir kuş.

8-Tezat

 Birbirine karşıt nitelikleri aynı beyitte kullanmaktır.

9-Tekrir

 Anlamı güçlendirmek için bazı ifadelerin tekrar tekrar kullanılmasıdır.

ter: taze
berg: pembe
sanavber: fıstıkçamı

10-Nida

 Beyit içerisinde "ey", "hey" gibi ünlem ifadeleri kullanılmasıdır.

revân: akan             ruh-ı revân: akan ruh, sevgili

11-İstifham

  Yanıt isteme amacı olmadan soru sorma sanatıdır. Bu şekilde anlam güçlendirilir.

çeşm: göz
ebru: kaş
amber: koku

12-Telmih

 Beyitlerde tarihi ya da efsanevi kişilerin adını kullanmaktır.

13-İrsal-i Mesel

 Beyitlerde atasözü kullanma sanatıdır.

14-İktibas

 Kur'an ya da hadislerden örnek vererek anlamı güçlendirmektir.

15-Cinas

 Söylenişleri ve yazılışları bir, anlamları farklı olan iki sözcüğün aynı beyit yada bir dize içinde kullanılmasıdır. Bu yolla kurulan beyitlere tecnis denir.

dil: gönül
cemal: yüz
verd: gül
zebân: dil
cerahât:yara

16-İştikak

 Aynı kökten türeyen en az iki sözcüğübir dize ya da beyit içinde kullanmaktır.

örn: kabiliyet, kâbil, makbil, makbûl vb...

17-Akis

  Bir dize ya da beyitin tersyüz edilerek kullanılmasıdır.

 dîde: göz
 ruh: yanak

 18-İade

  Bir şiirin içinde her beyitin son sözcüğünü ondan sonraki beyitin ilk sözcüğü olarak kullanmaktır.

19-Tarsî

  Şiirdeki sözcükleri; sayı, ölçü ve uyak bakımından birbirine denk getirmektir. Böyle yazılan şiirlere murassa denir.


Klasik Türk Edebiyatında Aşk, Aşık, Rakib ve Sevgili

Aşk Kavramı

Divan Edebiyatı'nda aşk beşeri ve ilahi olmak üzere iki farklı biçimde işlenir.Bu iki biçimde de duru bir aşktan, duru bir sevgiden söz edilir. Bu aşk konusu her iki biçimde de esas konudur.

Beşeri aşk, dünyevi zevkleri barındıran aşktır. Şair, sevgiliye karşı en derin ve en samimi duyguları besler. Bununla birlikte sözkonusu olan "duru" bir aşktır.

Sonsuz bir aşk yaşayan şair, gerektiği takdirde bu uğurda ölüme kadar gider. Ayrıca, gizlilik esastır. Bunun yanında bilinmesi gereken bir diğer önemli nokta da bu aşkın tek taraflı olduğudur. Şair, sevgiliye asla kavuşamaz, yani vuslat yoktur. Bu nedenle aşık derin yaralar alır. Bu yaralar asla kapanmaz. Ancak şair, çektiği acıdan mutludur. Başka bir değişle Divan Edebiyatı'nda aşk, üzüntü ve hazan ile birlikte yaşanır. En önemlisi de bu aşk, mübalağa ile anlatılır.

Tasavvufi aşk ise, bütün bu kavramların ardında yatar. Aşık her zamanki gibi şair olmakla beraber, maşuk Allah olarak düşünülür. Bu anlamda Allah ile tek vücut olma (Vahdet-i Vücut) gayesindeki şair, O'na olan aşkını bu şekilde anlatır.


Aşık

Şairin kendisidir. Son dere acizdir. Seviliden asla karşılık alamaz. Sevgilinin ona bir yan bakışı bile kendisini yaralar, kahreder. Sevgili, kendisine asla yüz vermez. Aşkına karşılık alamadığı için her zaman üzgündür. Bu üzüntü onun hoşuna gider. Bir bakıma bu üzüntüyle beslenir. Sadıktır, sevgilinin sözünden çıkmaz, çıkamaz. Yeri geldiğinde sevgili uğruna can vermeye hazırdır ayrıca. Bunların yanında her zaman bahtsızdır. +

Aşığın pek çok özelliği vardır ama bunların en dikkat çekici olanı aşığın düta(iki büklüm) olmasıdır. Boynu her zaman eğiktir. Sevgili karşısında yaşadığı acizlikten ötürü bu durumda olan aşığın tek derdi bu da değildir. Rakiblerle de baş etmek durumundadır ki, bu da ona büyük acılar çektirir. Zira sevgili, rakiblerine yüz vermesine rağmen kendisine bakmamaktadır.

Bunlarında yanında aşık; çaresiz, bitap, gam yiyen, gözü ve kalbi kan ağlayan kişi, olarak da anılır. Şiirde kendisinden "seyd, kul, mahcir, micmer, kurban, nergis, azrâ, mübtelâ, divâne, güzel şarkı söyleyen kuş" olarak çekinmeden, dürüst bir şekilde bahseder. Aşığın tek silahı ise "âh" etmesidir.


Maşuk(Sevgili)

Uğruna beyitler yazılan, Divan Edebiyatı'nın baş kişisidir. Acımasızdır ve aşığın çektiği acılara aldırış etmez. Taş kalplidir, kötü niyetlidir. Sözünde durmaz. Sebepsiz yere acı çektirir, bundan da zevk alır. Aşık ne kadar ağlarsa onun için o kadar iyidir. Sevgili, asla yâr olmaz. Kimseye varmaz. Aksine aşıklarını kıskandırır. Bütün bunlara rağmen kendisinden hesap sorulamaz, kendisi ayıplanamaz. Çünkü kendisinin bu vasıfları kabul edilmiştir.

Aşık bu durumdan memnundur. Sevgili ne kadar acı çektirirse çektirsin, ne kadar kıskandırırsa kıskandırsın, ne kadar aşk oyunu oynarsa oynasın, sorun değildir. Çünkü sevgilinin bunları kesmesi yani acı çektirmeyi kesmesi, ilgi ve alakayı kestiği anlamına gelmektedir.

Nazlıdır, can alıcı olduğu gibi, can vericidir de. Uğruna köle olan aşıkları vardır. Aşıklar onun için canlarını verirler. Onun hayaliyle yetinirler. Onu gördükleri günü bayram ilan ederler.

Çok güzeldir, duru bir güzelliği vardır. Uzun boyludur, beli kıl kadar incedir, dudağı bir gül kadar kırmızıdır, suratı asıktır. Saçları düz ve olabildiğine uzundur. O kadar güzeldir ki, bütün dertlere deva olur. Onsuz her şey yalandır, önemsizdir.

Sevgilinin bu özelliklerinin yanında kimi zamanlar erkeklere özgü nitelikler taşıdığı da görülür. Yani kesin bir cinsiyeti yoktur. Aksine, bütün bu özelliklerden daha yüce bir vasfa sahiptir. Her zaman platonik olarak sevildiği de göz önüne alındığında, Tasavvufi düşünceden yola çıkılarak sevgilinin aslında "Allah" olduğunu ve aşıkların da Allah'ın kulları olduğunu anlayabiliriz.

Sevgili, şiirlerde pek çok şekillerde zikredilir. Melek, huri, Kıble, gül, serv, peri olarak anılabilir. Bir mum olarak zikredildiğinde aşıkları etrafında pervane olarak düşünülür. Kıble olarak anıldığında aşıklar ona dönüp namaz kılan insanlardır. Kendisi sultan ise, aşıkları onun kullarıdır.

Türkiye Türkçesi'ne Giriş 2. Dönem Ders Notları

Geçişli Eylem-Geçişsiz Eylem

  Geçişli eylem, söz içinde bir varlık ya da nesneyi etkileyen yani "nesne isteyen" fiildir. 

 -açmak, dikmek, çözmek vb. 

  Geçişsiz eylem, gösterdiği oluş ve kılış, yapana yönelen yani, özneyi etkileyen "nesne istemeyen" fiildir. 

 -solmak, uyumak, erimek vb. 

 Söz Yapımı

 Ad veya eylemlerin kök veya gövdelerine gelerek türedikleri sözcükle anlam bakımından ilişkili ama farklı yeni sözcükler türetirler. "yapım ekleri 4'e ayrılır." 

1-Eylemden Eylem Yapımı
2-Eylemden Ad Yapımı
3-Addan Ad Yapımı
4-Addan Eylem Yapımı

Eylemden Eylem Yapımı

 Ek alarak, eylemden türeyen eylemlerin özne ve nesneyle ilişkisi açısından görev ve anlamca tamamlanmasını sağlayan biçimine çatı denir.

Eylemler, çatılarına göre 9'a ayrılır.
1-Edilgen                 5-Oldurgan
2-Etken                    6-Dönüşlü
3-Dönüşlü                7-Olumsuzluk çatısı 
4-İştaş                     8-Zıtlık çatısı

a)Etken Eylem

 Eylem kökleri etken eylem-yalın- durumda iken edilgenlik, iştaşlık vb. bildirmezler, yeni anlam ve görünüş katan ekler almazlar.

-gelmek, gitmek, pişmek

b)Edilgen Eylem

{-ıl} : öznenin, yapılan işin etkisi altında kaldığını gösteren çatıdır. Gerçek özne belli değildir. 

örn: Ali camı kırdı./Cam kırıldı.

 Edilgen  çatılı eylemin belirtisiz nesnesi özne gibi göründüğünde "sözde özne" ismini alır.

 örnekler:

seç->seç-i-l-     (not: bu örnek çıkabilir)

seç(eylem kökü), i(bağlayıcı ek) , l(eylemden eylem yapan edilgen çatı eki) 


{-In} : Türkçe'de asıl edilgenlik eki "-l" dir ama -n eki de edilgen eylem yapar. 

del-> del-i-n-  (i bağlayıcı ünlü)

"EK BİNİŞMESİ": 

rast> rast-la-n-ı-l-dı 4

-n eki varken -n eki gereksizdir. Bu yanlıştır. 

c)Dönüşlü Eylem

İşi yapan ve işten etkilenen kişinin aynı olduğu eylem.

{-In}

dö->döv-ü-n-

n:dönüşlülük eki
döv: fiil kökü
ü:bağlayıcı ünlü


Önemli örnek:   

  hasta>hasta-la-n-

hasta: isim kökü

la: isimden fiil yapan ek, "-lan, -len" şeklinde kalıplaşmıştır. 

n: dönüşlülük eki

benzer örn: keder>keder-le-n-


{-Il}: üz-ü-l , yık-ı-l, sık-ı-l

{-Iş}: er-i-ş, kalk-ı-ş, dön-ü-ş

d)İştaş Eylem

 Eylemin, birden fazla kişi tarafından, birlikte ya da karşılıklı yapıldığını bildiren eylemdir.

{-Iş}: 

döv-ü-ş- (karşılıklı)

-ş, aynı zamanda oluş bildiren bir ektir. 

güzel>güzel-le-ş

ş: oluş eki
le:isimden fiil türeten ek

e)Ettirgen Eylem

 Eylemin gösterdiği işi , öznenin bir başkasına yaptırdığı anlamını taşıyan eylemdir. Geçişli bir eyleme -dIr ya da -l ekinin gelmesiyle oluşturulur.

{-dIr} : ye-dir, dol-dur, aç-tır, çiz-dir vb.

{-t-}: ara-t-, bağla-t- vb.

SIKLIK ÇATISI DURUMU:

{-klA-} say-ı-kla, sür-ü-kle vb.
{-AlA-} silk-ele, eş-ele- vb.
{-IştIr-} serp-iştir-, kar-ıştır, ol-uştur vb.

f)Oldurgan Eylem

 Geçişsiz olan bir eylemin ek alıp geçişli hale gelmesi ile ortaya çıkan eylem.

{-dır-} ve {-t-} eklerini alırlar, ayrıca;

{-Ar-}: kop-ar-, çık-ar-, git-er->gider-

{-r}: Ünlü ile biten eylemlere gelmez, çoğunlukla da ç,ş,t ünsüzleriyle biten eylemlere gelir. Tek heceli eylem köklerine gelir.

uç-u-r-, bit-i-r, düş-ü-r

(-i,ı,u,ü bağlayıcı ünlü}


2- Eylemden Ad Yapma

1-Ses düşmesi sonucu oluşan isimler

kuru-g>koru-  

ekşi-g>ekşi-/ekşi

Yama-g>yama- /yama

bodu-g>boya-

2- {-A} ulaç(zarf fiil) ekinin kalıplaşmasıyla ortaya çıkan isimler

 yar-a, sap-a, sür-e, çevir-e, öt-e (öt->geç-)

dön->yan->yen-e>yin-e

3- {-AcAk} sıfat fiil ekinin kalıplaşmasıyla ortaya çıkan isimler

 iç-ecek
ye-y-ecek>yiyecek
sil-ecek
tut-acak

4- {-Aç}: döv-eç, gül-eç, kaldır-aç

5- {-AğAn}: dur-ağan, ol-ağan, gez-egen

6- {-Ak}:

 dön-ek, ürk-ek, kork-ak, kaç-ak, at-ak.

 Yer adları:

dur-ak
kon-ak
bat-ak
kavuş-ak>kavşak

Alet adı:

bıç-ak, kay-ak, uç-ak, otur-ak

sanç-ak>sancak (sanç:saplamak)

7- {-An} geniş zaman sıfat fiil ekinin kalıplaşmasıyla oluşan, fiilden türeyen sıfatlar.

yarat-an, bak-an, döv-en, böl-en vb.

8- {-Ar}: geniş zaman sıfat fiil ekinin kalıplaşmasıyla oluşan sıfatlar.

git-er->gider- (-er: fiilden fiil yapan oldurgan çatı eki)

not: -Ir şeklinde oluşan kalıplarda -I bağlayıcı ünlü olarak alınır.

9- {-AsI}: Eylemden sıfat fiil türeten ek. Eski Anadolu Türkçesi'nde gelecek zaman sıfat fiil eki olarak kullanılmıştır. 

(eli) öpülesi
canı çık-ası
gözü kör ol-ası

10- {-Av, -v}

sına-v, işle-v, tür-e-v>tür-ev, öde-v, söyle-v vb.

11- {-Ay, -y}: 

ol-ay, yap-ay, dene-y, düş-ey vb.

12- {-cA]: 

eğle->eğlence
söylen-ce
düşün-ce
güvegi>küveyi>küdegü>güvence

Türk Dili Tarihi'ne Giriş 2.Dönem Ders Notları

Uygurca'nın Özellikleri

1-En az üç lehçesi vardır. Bu bakımdan Köktürkçe'den ayrılır. [ny] sesinin kelime içi ve sonunda korunması ve [n] ve [y] ye dönüşmesi bunu kanıtları.
2-Köktürkçe'deki /-da/ eki hem bulunma hem de ayrılma durumunu belirtir. Uygurca'da ayrılma durumu /-dan/ dır.
3- /-b/ sesi , /-v/ ye dönüşür. (seb->sev-)
4-İyelik eki ünlü ve ünsüzlerin sonunda [-nıng] olarak bulunur. (ilig-ning)
5- [-yık] eki, "-miş" geçmişini bildirir. (Morfolojik özellik) (Karıyuk biz->yaşlandık)
6-Şimdiki zamanın sıfat fiil eki [-glI] ekidir. (Morfolojik özellik) (kör-üglü>gören)

Not: Uygurca, Türkçe'nin en zengin dönemidir.


Runik Alfabe ile Yazılmış Metinler

1-Taryat yazıtı: Uygurların kuruluşundan 753'e kadar olan dönemi anlatır. 
2-Şine Usu yazıtı:Kuruluşu anlatır.
3-Kara Balasagun yazıtı:Türkçe, Çince ve Soğdca yazılmıştır; Maniheizm'in kabulünü anlatır.
4-Haytu Tamir yazıtı:Beşbalık'a doğru yol alan kişilere kutlu olsun dilekleri bulunur.
5-Gurbaçin yazıtı: -


Maniheist Uygur Edebiyatı

-Soğdca metinlerin Türkçe'ye çevrilmesiyle bulunur. Orijinal metinler sonradan ele geçmiştir. 

İki Yıldız Nom(İki Kök Kitabı)

-Şahbuhragah'ın Uygurca çevirisidir.

Huastvanist(Tövbe Duası)

Hristiyan Uygur Edebiyatı

-Yukabus İncil'inden 2 yaprak, Aziz George'un ölüm acılarını anlatan bir kitap ve bir fal kitabından oluşur.

Budist Uygur Edebiyatı

Martrisimit:Sahneye konmak üzere hazırlanmış bir eserdir.

-----------------------------------

ORTA TÜRKÇE
a)Karahanlı Türkçesi
b)Harezm Türkçesi
c)Çağatay Türkçesi
d)Kıpçak Türkçesi
  -Memlük Kıpçakçası
  -Ermeni Kıpçakçası
e)Eski Anadolu Türkçesi
f)Volga Bulgarcası


-------------

a) Karahanlı Türkçesi

11-13.yy arası İslami Türk yazı dilidir. 

Özelikleri: 

-Söz içi ve söz sonu /d/ sesi, /d/'ye dönüşür
                                             -
adak>adak (ayak)
           -


-Söz içi ve söz sonu /b/, /w/'ye dönüşür.

seb->sew- (sevmek)


-/sAr/ ın sonundaki /r/ sesi düşer.

bolsar>bolsa(olsa)

-Olumsuz geniş zaman eki -mAz, -mAs 'a dönüşür.
bolmaz>bolmas


Dönem Eserleri:

-Kutadgu Bilig(Yusuf Has Hacib)
-Divan-ı Lügati't Türk (Kaşgarlı Mahmud)
-Atabetü'l Hakayık(Edib Ahmed Yükneki)
-Kur'an Tercümesi
-Divan-ı Hikmet(Hoca Ahmed Yasevi)



--------------------

KUTADGU BİLİG:

-18 ayda tamamlanmıştır.
-Tavgaç Ulug Buğra Han'a sunulmuştur.
-Mesnevi tarzında yazılmıştır.
-4 kavramı karşılayan 4 kahramanın sohbetlerini anlatmaktadır.

Hükümdar-Kün Togdı(adalet)
Vezir-Ay Toldı(saadet)
Vezirin oğlu-Ögdülmüş(akıl)
Vezirin kardeşi-Odgurmuş (akıbet)

-Mısır, Viyana ve Fergana olmak üzere üç nüshası vardır.

ATABETÜ'L HAKAYIK:

-Edib Ahmed Bin Yükneki tarafından Taşkent'te yazılmıştır.
-12-13. yy civarında yazıldığı tahmin ediliyor.
-Nüshalarındaki farklılıklar nedeniyle:
Hitabetü'l Hakayık
Gaybetü'l Hakayık
Atabetü'l Hakayık, şeklinde üç isimle anılır.

Özellikleri:

-Dörtüklerle yazılmış olup 484 mısra' dır.
-Sonunda ilaveler vardır.
-Hakkında edinilen pek çok bilgi bu ilavelerden edinilir.
-Terbiye ve ahlakı konu almıştır. İçinde ayet ve hadislerden örnekler bulunur.
-A, B, C, D şeklinde dört nüshası bulunur. 

DİVAN-I LÜGAT'ÜT TÜRK

-Türk Dillerinin Sözlüğü, Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılmıştır.
-Hakkında ilk bilgiye Keşf'üz Zünun'da rastlanır.
-Kaşgarlı Mahmud, Türk diyarlarını gezmiş ve Türkçe'nin 26 lehçesini öğrenmiştir.
-Yazım amacı Araplara Türkçe'yi Öğretmektir. 1068'de Bağdat'ta yazılmaya başlanmış ve 1073'te bitmiştir.
-Eserde yalnızca dönemin canlı Türk lehçeleri değil, Türk kültürüne dair izler de bulunur.
-Fiilerin yapımının gösterildiği yerlerde, dil kurallarına, ses değişmelerine, ağız farklılıklarına değinilmiştir. 


-Örnekler bir tek kelime olduğu gibi, atasözü, beyit, dörtlük ya da daha uzun parçalar şeklinde de verilmiştir.

Yeni Türk Edebiyati'na Giriş-Genç Werther'in Acıları Roman İncelemesi

Roman, 1774 yılında Goethe tarafından yazılmıştır. Türü Mektup romandır. Piyasaya çıkmasının ardından Almanya'da intihar vakaları artış göstermiş. Buna "Werther sendromu" denmiştir.

 Werther, şehrin bunaltıcı havasından kaçıp Wahlheim denilen, doğayla iç içe olan bir yere giden bir hukuk stajyeridir. Wahlheim'de Lotte isimli güzel ve genç bir kadınla tanışır ve ona asık olur. Bu kadın bir asilzadenin kızıdır. Werther'in askı karşılıksız değildir. Lotte de kendisine karsı birşeyler hissetmektedir. Ancak Lotte, Albert ile nişanlıdır ve "ahlaki degerler" önemli oldugundan, Werther'e rağmen onunla evlenir. Werther de, Lotte ve Albert'in aile dostu olur. Ancak dostluk ve ask arasında gidip gelen Werther kendini tutamaz. Lotte ye olan askının imkansız olduğunu anlar ve Lotte ye onu sevdiğini ve asklarının imkansız olduğunu belirten ve elveda ile biten bir mektup yazar, ve intihar eder.

  Romanla İlgili Notlar

Roman, Goethe'nin hayatından izler taşımaktadır. Goethe, 1772 yılında Westzlar'da hukuk stajı yaparken, bir arkadasinın nişanlısına asık olur. Bu sırada yaşadığı duygu ve ahlak çelişkisi ona ilham olmuştur. İntihar olayı ise o donemde Goethe'nin Jarusalen isimli bir arkadasinın evli bir kadına asık olup intihar etmesinden gelmektedir. Werther, “Sturm und Drang” (Coşumculuk) akımının bütün izlerini taşıyan bir metin. Güçlü duygularla hareket etme, doğaya, çocuklara,pastoral bir hayata duyulan özlem, toplumsal kurumlara yönelik eleştiri hemen fark ediliyor. Ancak bütün bunlar yalnızca estetik bir tercihten kaynaklanmıyor; o yıllar Almanya’sının -Avrupa olarak genelleyebiliriz de- bireyi köşeye sıkıştıran koşullarını yansıtıyor! Dikkat edilirse, “doğa tercihi” romantizmin ve İngiliz gotiğinin de çok önemli bir motifi olmuştur. İnsanda derin izler bırakan şey, bir edebi metinde yazarın hayal ürünü olarak anlattıkları değil, o metinde -somut gerçekliği- yansıtan duygu ve düşüncelerdir. Werther’in yarattığı coşkunluk da, özellikle Almanya’da, anlatılanların Alman ulusal kimliği ile çakışmasından kaynaklanmıştır. Onu yaratan değil, varolanı tasvir edendir Goethe! Goethe, kişisel olanla toplumsal olan arasındaki kopmanın kaçınılmazlığını ve bunun toplumsal nedenlerini, insanın manevi yaşamı ile coşku dünyasını benzersiz bir lirizm ve çözümsel bir sezgiyle ortaya koymuştur bu romanında. Goethe’nin Werther’i, bireysel tutku, toplumsal zorunluluk ve bu tür bireysel tutkuların genel temsili anlamı arasındaki doğrudan ilişkiyi çok açık biçimde gösterir.

Thérèse Raquin Roman İncelemesi(Yeni Türk Ed. Giriş, 2.dönem)



Fransız yazar Émile Zola tarafından yazılmıştır. Yazar naturalist'tir. Romanın amacının "kişilerin aktiviteleri" değil, psikolojileri olduğunu belirtir. Yani deney yapar. Kişileri serbest bırakır ve davranışlarını incelemeye başlar.


Thérèse Raquin – Madame Raquin 'in erkek kardeşinin üvey kızıdır.

Camille Raquin – Thérèse'in öz kuzeni ve kocası.

Madame Raquin – Camille'in annesi Thérèse'in halası. Ailesine destek olmak için çarşıda esnaflık ypıyor.

Laurent – Camille'in çocukluk arkadaşı.

Michaud – Madame Raquin'in arkadaşı, polis memuru.

Olivier – Michaud''un oğlu, polis istasyonunda çalışıyor.

Suzanne – Olivier'ın eşi.

Grivet – Orléans Tren Şirketi'nin eski bir çalışanı. (Camille de orada çalışıyor)

François – Raquin ailesinin kedisi.



Olay Örgüsü


Thérèse Raquin, Fransız bir askerin ve Cezayirli bir kadının kızıdır. Annesi öldükten sonra, babası onu halası "Madame Raquin ve hasta oğlu "Camille"in yanına gönderir. Annesi, hasta olduğu için, Camille'in üzerine çok düşer, çok ilgi gösterir. Bu yüzden çocuk, şımarık ve bencil biri olur. Thérèse ve Camille birlikte büyürler. Thérèse 21 yaşındayken, Camille ile evlendirir. Hemen sonra oğlunun bir kariyer yapabilmesi için Paris'e taşınma kararı alır.


Thérèse ve Madam Raquin, Pont Neuf isimli bir pasajda, iş arayan Camille'e yardım etmek için, bir dükkan açarlar. Camille, Orleans Demiryolları Şirketi'nde işe başlar. Orada çocukluk arkadaşı Laurent ile karşılaşır. Laurent, Raquin ailesinin evine sık sık gelip gider. Yalnız Thérèse ile bir ilişki yaşamak ister çünkü artık hayat kadınlarını istememekte, parası yetmemektedir. Ancak bu ilişki, ileride ateşli bir aşka dönüşecektir.


Thérèse'in odasında düzenli olarak, gizlice buluşurlar. Bir süre sonra Laurent'in patronu, onun erken çıkmasını yasaklar. Önü kesilen aşıklar, artık başka bir yol bulmak durumundadır. Thérèse, Camille'i öldürmeyi teklif eder. Daha sonra onu bir tekne gezisinde boğarak öldürmeye girişirler. Camille, direnirken Laurent'in boğazını ısırır. Ama sonunda Camille, ölür. İnsanlara bunun bir kaza olduğunu söylerler. Ama annesi, durumdan şüphelenir. İnsanlar bu hikayeye inanır ama annesi inanmaz.


Laurent, Camille'in ölümünden emin olamaz ve sık sık morga gider. En sonunda Laurent'in cesediyle karşılaşır. Bütün bunlara rağmen, Thérèse kâbuslar görmektedir. Cinayetin etkisinden çıkamamıştır. Aile dostları Michaud, Thérèse'in tekrar evlenmesi gerektiğini ve Laurent'in ideal koca adayı olduğunu söyler. Ancak evlendikten sonra bile bu cinayet aklından çıkamaz. Laurent ve Thérèse, yatak odalarında Camille'in ölü bedeninin hayallerini görmeye başlarlar. O kadar ki bu hayal, onların birlikte olmalarına bile engel olur. Bir sanatçı olan Laurent, çizdiği her tabloda, Camille'e benzeyen insanları çizmekten kendini alıkoyamaz.


Bunların yanında, Camille'in annesi oğlunun ölümünün ardından kalp krizi geçirir. İkinci kalp krizinde felç olur. Ancak gözleri hala görmektedir. Kulakları da duymaktadır. Ve bir tartışma sırasında gerçekleri onların ağzından duyar. Bu durumu anlatmaya çalışsa da başarısız olur.


En sonunda Thérèse ve Laurent birlikte yaşayamaz olurlar. Birbirlerinden gizli olarak birbirlerini öldürme planı yaparlar. Ancak öldüremezler. En sonunda zehir içerek intihar etmek isterler. Ve Madam Raquin'in önünde zehir içerler. Madam Raquin, ölümlerini ve oğlunun intikamını zevkle izler.

Nevilerin Gelişmesi-(Tanpınar) YeniTürk Ed. 1.sınıf-2.dönem

     Hikâye ve Roman

+İlk Tercümeler ve Eserler+

  Hikâye türünün başlaması da tercümelerle olmuştur. İlk tercüme edilen eser Yusf Kâmil Paşa tarafından tarafından yazılmıştır (Télémaque). Sonra Ceride-i Havâdis'te tefrika edilen "Sefiller" ve Teodor Kasap'ın Monte Kristo Kontu çevirisi ile devam eder. Yani bu ilk devrede kazanımlarımız büyük olmuştur.

 Batı tarzı hikaye ise Ahmet Midhad Efendi'nin 1870'te neşrettiği Kıssadan Hisse ve Letâif-i Rivâyât'ı nın ilk beş kısmı ile başlar. 1873'te başlayıp 1875'te biten, Emin Nihad Bey'in Müsâmeretnâme'si ise ikinci bir deneme olarak kabul edilebilir. 1875'te Şemseddin Sâmi'nin Ta'aşşuk-ı Talat ve Fitnat'ı, 1876'da ise N.Kemal'in İntibah'ı ve Recaizâde'nin Araba Sevdası isimli romanı ortaya çıkar. 1880'de Cezmi, 87'de Sergüzeşt, 90'da Küçük Şeyler romanları yazılır. Tabi bu sırada Nabizâde Nazım'ın eseri tamamlanır(1885-87 arası). Ahmed Midhad Efendi'nin Letaif-i Rivâyât'ı içinde bulunan ve ilk tarihi roman olarak kabul edilen Yeniçeriler ile doğu-batı ikiliğini anlatan ilk roman Felatun Bey ve Rakım Efendi'nin yazılması, 1889'da Halid Ziya'nın Nemîde isimli romanı ve yeni hikayenin esaslarını anlatan "Hikâye" isimli esaisini de eklersek dönemin önemli gelişmelerini tamamlamış oluruz.

+Roman Okuyucusu+

 Bu dönemde, batı karşısında Şinasi'nin eseri hariç, bilinçli bir taklit fikrine rastlanamaz. Galatasaray'ın açılışına kadar yabancı dil ve edebiyatlarına olan ilginin bütün çevrelerde çok az olması, desteğin yok denecek kadar az olması nedeniyle o döneme kadar edinilen bütün başarılar tesadüfidir. Bu dönem çevirileri, matbaadan sonra okumaya ilgi duyan ve memurluk yerine yazarlığı tercih etmiş kimseler tarafından yapılmış ve bu kişiler sayesinde gelişim sağlanmıştır. Bu zor dönemlerde, Reşid Paşa'nın Encümen-i Daniş denemesinin sonlandırılmasına üzülmemek elde değildir.

 Aslında böyle bir akademi, ilk tercümeler konusunda çok yararlı olabilirdi. Daha hızlı yol kat' edilebilirdi. Tekrar belirtmeliyim ki Encümen-i Daniş'in kapatılması, Tanzimat döneminin en vahim olaylarından biridir. Bununla beraber, Vefik Paşa'nın Moliére'den sonra Lesage'ın Gil Blas'ını çevirmesi, başlı başına yeni bir düzen getirmeye çalışmak anlamına geliyordu. Ancak savruk üslubu yüzünden bu denemesi tamamen bir hüsran ile sonuçlanmıştır.

 Yusuf Kâmil Paşa'nın Telemak'ı çevirmesi ise bu dönemde rast gelinen nadir ilerlemelerden biridir. Ancak kendisinin "eski üslubu" gereksiz ve yanlış bir zamanda kullandığını inkâr edemeyiz. Yine de bu eser bize Yunan mitolojisinin kapılarını aralamıştır. Ayrıca realite ve Hikâye arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından önemlidir.

 Dediğim gibi tesadüfi olarak edebiyatımıza katılan yenilikler olsa da, pek çok şey atlanmıştır. Aslında ne Cervantes, ne Balzac, ne Stendhal, ne de Dickens, bu dönemde çevrilmiştir. Yalnız Hugo'nun dönüm noktası sayılabilecek Sefilleri (Hikaye-i Mağdurîn) ve Voltaire'in Micromegas'ı çevrilir. Buna karşın Candide atlanmıştır. Yazım hayatına giren gençler önce çevirileri okuyup Fransızca öğreniyor, sonra Fransızca eserlerin en çok beğenilme potansiyeline sahip olanlarını çeviriyor ve halkın beğenisine sunuyorlardı. Bir süre sonra nitelikli bir okuyucu seviyesine erişince dönemin şöhret isimleri dikkati çekiyordu. Bu noktada karşımıza Teodor Kasap ve Ahmed Midhad Efendi çıkıyor. Bu ikisi, her verdikleri eserde biraz daha ustalaşıyorlardı. Okuyucu sayısının arttığına inandıkça asıl edebiyata yaklaşma istekleri artıyordu.

 Bunun başka bir anlamı da "roman okuyucusu" denen kitlenin ortaya çıkmasıdır.

+Nev'in İlk Şartları+

 Şuna dikkat edilmelidir ki, o dönemlerde batıdan fikrî olarak bir şeyler almamız mümkün değil. Yapmaya çalıştığımız şey, batılı hikayeyi bir nev'i olarak almaktı. Burada teknikten bahsetmiyorum. Çünkü teknik, şahsa özel bir şeydir. 1870-1880 devresinin ana özelliği aslında çok derin ve psikolojik özelliklere dayanan ve her şeyi eskisinden çok farklı bir şekilde kuran bir anlatma şeklini, işin güçlüğünü ve derinliğini bilmeden edebiyatımıza katmaktır.

 Doğal olarak bu çalışmanın ilk şartı hayatla temasa geçmek, gezmek ve görmek olacaktı. Ancak imkân yetersizliğinden dolayı bizim yazarlarımız bunları yapamadılar. Bu yüzden ilk eserlerde çok yapmacık bir hava görülmektedir. Ayrıca hayatı tamamen anlamak çok güç bir işti. Ki gelin görün ki bunu Tanzimat denilen kısa dönemde yapabilecek hiç kimse yoktu.

 Bu yüzden yıllarla birlikte, yavaş yavaş bunu gerçekleştirmeye çalışacaktık.

 Halid Ziya'ya kadar, roman hayaliyle büyüyen hiç bir romancımız yoktur. Hepsi roman veya hikaye yazma hevesini sonradan yaşamış insanlardı.

+Eski Hikâyeden Yenisine Doğru+

 İlk yerli hikayenin Ahmed Midhat Efendi'nin Kıssadan Hisse ve ardından Letaif-i Rivayat'ı ile başladığını söyledik. 25 kısımdan oluşan ve uzun bir süre içinde tamamlanan Letaif-i Rivayat, N.Kemal ve Hamid ile Türk realizminin başlangıcının temellerini atar. Kimi orijinal, kimi ise direkt olarak çevrilmiş olan bu eserler, Türk halkını okumaya alıştırmıştır.

 Bununla aynı dönemdei Emin Nihad Bey'in Müsameretname'si tamamlanır. Önemli olan bu eser, birinci, ikinci ve üçüncü kişinin ağzından anlatılan 6 tane hikayeden oluşur. Bu noktada isimlere dikkat çekmek isterim. Letaif-i Rivayat, hikayelerin en güzellerinin seçildiği anlamını taşırken, Müsameretname, gece sohbetleri anlamına gelir. İki yazar da bu eski meddah hikayesini devam ettirmek istiyor olabilirlerdi.

 Müsameretname'nin üslubu, Ahmed Midhat Efendi'nin ilk hikayelerindeki halk konuşmasına daha yakın üslubu ile Halk hikayelerindeki üslup arasındandır. Sonlara doğru bir N. Kemal etkisi görüldüğü de söylenebilir.

 Bu ilk tecrübelerde ne psikoloji, ne canlı karakter, ne etraftaki hayatı canlandırma endişesi yoktur.

+İnsan Tâli'ine Açılış+

 Genel olarak, olayların temelleri, tesadüfen doğan aşklara dayanır. Yine de bazen, gerçekçi durumlara da temas edilir. Midhat Efendi'nin Mihnetkeşân'ı bu cinsten bir eserdir. Bir hayat kadını cezalandırmak yerine, dertlerini anlatmak, bu hale nasıl geldiğini anlatmaya çalışmak, eser dışarıdan alınmış olsa bile önemlidir. Çünkü bu şekilde edebiyatımıza yeni bir tema gelmiş olur. Acıma hissi, kökünü dinden alan bir ahlakın ötesine geçer. Bu anlamda eser, sadece konusuyla, bizde insani ahlakın temellerini atmıştır.

+Müsâmeretname+

 Emin Nihad Bey, ilk olarak Müslümanları Hıristiyan etmeye çalışan bir Avrupalı kadının çarpaşık oyunlarından son anda kurtulan bir Türk gencinin hikayesini anlatır. İkinci hikayesinde seyahatlerinin birinde Londra'da İngiliz bir kıza aşık olan bir Türk kaptanını anlatır. İlk hikaye, Beyoğlu'nda geçer. İkincisi ise yurt dışına çıkar. Ama ne Avrupa ne de Londra gerçeğe yakın anlatılır. Aslında neredeyse hiç alakası yoktur. Bununla birlikte hikayede kültür farklarının anlatılması ve yabancı kişilerin anlatılması, edebiyatımızda bir başlangıç olarak kabul edilebilir.

 Nihad Bey, gençlerin batıya dikkatini çekmeye çalışmıştır. Ayrıca o dönemde Hıristiyanlarla evlenen Türklerin durumdan diğer yazarlar gibi etkilendiğini söylemeliyiz.

 Emin Nihad Bey'in kahramanları adeta birer robottur. Yani psikolojik özelliklerine bir katre olsa da yer verilmemiştir. Ki bu dönemin eserlerinde sıklıkla buna rastlayacağız. Yabancı bir kadınla evlenen Türk erkeği modeli sık sık karşımıza çıkacaktır.

+İkinci Büyük Tema, Esaret Meselesi+

 Esaretin yeni edebiyatımızda etkin olmasında yabancı erkek ve kadınlar, özellikle yabancı ve hür kadınlar büyük rol oynar. Tabii tek nedeni bu değildir. İlk örnekler karşısında alelacele başlayan bir edebiyatta günlük hayal, göze çarpan ilk detay olacaktı ve yazarlarımız bunu kullanacaktı.

 Esirlik, dönemin en duygusal konularından biriydi. Daha küçük yaşta para karşılığı evlerinden koparılan ve esir edilen, zor kulanılarak diyar diyar dolaştırılan zavallı esirlerin macerasında toplumsal öğeler kendiliğinden bulunacaktı. Hamid ve Ahmed Midhat, bu maceraları kendi ailelerinden dinleyecekler ve tanıyacaklardı. O noktadan sonra Hamid'in "Vâlidem" isimli manzumesi, o neslin ortak duygularını anlatacak ve bu duygu Hamdullah Suphi'nin "Annemin Derdi" şiirine kadar sürecekti.

 Bununla birlikte temanın, yazarlarımız tarafından sadece duygusal bir mevzu olarak kullanılması da önemli bir noktadır.

 Doğu hikayesinde, para karşılığı esir tüccarlarına satılıp, o tüccarlar tarafından pazarlarda satılan kölelerin hikayesi çok çok bulunur. Hatta sevgililerini aramak için cariye kılığına giren sultanlar da vardır. Böyle bir hazine yazarlarımız tarafından kaçırılmamıştırç Müsameretname, Leaif-i Rivayat, İntibah, Sergüzeşt ve Zehra'da esir kadın ve erkekler her zaman bulunur. Bu durum ancak "Servet-i Fünun" edibyatıyla arka plana itilir.

 Büyük bir hazine vardı ama yazarlarımız tam olarak yararlanamıyorlardı. Esirlik meselesi, eski düzende, yükselmenin yoluydu. Erkekler yüksek mevkilere gelebiliyor, kadınlar ise en iyi mevkilere gelin olarak gidebiliyordu. Ki sadece bu da değil, dayak ve işkenceyle vatanlarından koparılan esirlerin, geldikleri yerde kazanma, intikam hırsları başlı başına bir malzeme olabilirdi.

+Zihniyet Farkları +

 Ahmed Midhat'ın Felatun Bey ve Rakım Efendi'sinde memlekette Tanzimat ile başlayan zengin züppe ile, memleket şartlarının yetiştirdiği tip karşılaştırılır. Hüseyin Rahmi ve Halid Ziya'ya kadar devam eder. N. Kemal'in İntibah'ında da bu konu başka yönüyle ele alınır. Gelenekler karşılaştırılmasa da duygusuzluk ve umarsızlık anlatılır. Realist olarak anılan Araba Sevdası bir taraftan alafrangalığın, diğer taraftan da yozlaşmanın eleştirisidir. Bu tür eserlerin arasına Mai ve Siyah'ı da katabiliriz.

-----------------

 Fakat bu dönemde Türk romanının asıl örgüsünü teessüri mevzular oluşturur. Romanların bazılarında aile felaketleri görüldüğü gibi Taaşuk-ı Talat ve Fitnat'ta baba ve kızın evlenmesi, bazılarında da Verem'in sadece kader olarak işlendiği romanlar da görülür.

 Halid Ziya'nın Nemide'sine kadar bu hastalık, esas konu olarak alınır. Zira o dönemlerde İstanbul'da verem, belli başlı realitelerden biriydi. 2. Mahmud ve Abdulmecid Verem'den ölmüşlerdir. Yeni edebiyatımızda da olduğu gibi halk bünyesinde gelişen edebiyatımızda da bu tema sık sık görülür.

 Ki erkekçe ve coşkulu bir üslupla yazmaya çalışan Namık Kemal bile bundan etkilenmiştir.

 Bunun yanında dışarıdan gelen kötü örnekler de bu hastalığın ön planda olmasına  neden olmuştur. Avrupa romantizminde aldatılmış kız, hastlıklı kişiler büyük yer kaplar. Nabizade Nazım ve Sezai Bey gibi realist yzarlarda da bu cins kederli mevzular çok görülür. Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt'inde tereddütlü bir realizm ve Servet-i Fünun'da görülen şairane ve hüzünlü hava bulunur.

Romanda Realizm ve Naturalizm Tecrübeleri(Tanpınar, Yeni Türk E., 1. sınıf 2. dönem)


Nabizade'ye gelince,  Karabibik hikayesiyle realist, hatta naturalist bir köylü edebiyatının bir örneğini veren bu yazar bazı eserlerinde (özellikle Zehra'da) bunu bayağı ilerletmiş ve psikolojik tahlillere varan incelemeler yapmıştır.

 1880-1885 yılları arası, Türk edebiyatında yeni bir devre doğru hazırlık dönemi olarak kabul edilebilir. ,ahmet Midhat Efendi, yeni öğrendiği Fransızca'sını Thérése Raquin'de deneyimleyen Muallim Naci, biyoloji meraklısı ve ilerleme fikri müdavimlerinden Beşir Fuad Bey, Namık Kemal mektebi üyesi olmasına rağmen Türk hikayesinin gidişatından memnun olmayan ve mukaddimesiyle adeta realizm'in esaslarını anlatan Samipaşazade Sezai ve Kara Bibik'i ile Nabizade Nazım sonra Halid Ziya ve Recaizade bu yeni edebiyat anlayışını hazırlıyorlardı. 

 Elbette bu hikayelerin eksik yanları da bulunuyordu. Öncelikle insanımızı tanıyamamak bunlardan biriydi. Ki bu sorun o dönemdeki tiyatromuzda da görülüyordu. Bu doğal bir sonuç. Çünkü toplumu tanımak, hayatı tanımak emek ve zaman istiyordu. O dönemde harcanan birkaç yıllık çaba ile birden ortaya çıkamazdı ama sonrası için güzel bir yatırımdı.

 1870 ve 1889 arası Türk hikayeciliğini kuranlar, tıpkı tiyatroyu tesis edenler batıdan gelen sanatlarla uğraşanlar gibi yardımdan mahrum ve bir başına idi. Toplum hakkında bilgileri azdı. Gelişen toplumsal olayları göremiyorlardı. Örneğin Namık Kemal devlet bünyesinde bir yenilik peşindeydi ama "kişileri" yığın olarak görmekten öteye gidemedi. Hikayeleri, romanları çok okunan Ahmet Midhat etrafındaki hayatla babacan bir kucaklaşmadan öte bir ilişki yaşayamadı. Rodos'ta mapushanelerde okullar kuracak kadar hizmet etmeyi sever ama "kişi" kavramını  çözdüğü meçhuldür.

 Diğer yandan, yazarlarımız, Avrupa gibi derin bir kültürün karşısında olduklarını düşünmeden, dönem, zaman ve dünya görüşü gözetmeksizin, seçtikleri eserleri hemen Edebiyatımıza geçirmeye çalışıyorlardı.

 Batı dünyasının o hassas ölçüsünün ve zevkinin farkına varan Ziya Paşa da "Harabat"ında kültürümüzle batı arasındaki farktan korktuğunu belli ediyordu. Bu farklar zamanla ve çabayla ortadan kalkacaktı elbette.

 Bütün bunların yanında bu sanatların başarılı olması için hem dilin hem de insana bakış açısının değişmesi gerekiyordu.

+Tariften Tasvire+

  Her medeniyette sanatlar birbiriyle etkileşim yaşar. Örneğin eski edebiyatımızda minyatür sanatını, çini ve yazı sanatları görülür. Sanatımıza bazeen başka malzemeler girer. Başka eller değer. İşte batı edebiyatı da bizi bu şekilde etkilemiştir. 19. Asır romanında Balzac ile başlayan resim etkisini görmemek mümkün değildir.

 O güne kadar divan şiirinden ve resmi kalemlerden gelen yazılarda bu özellik aranmamıştı. Namık Kemal'e kadar. Yeni nesirle Namık Kemal bize tabiatı, Ahmed Midhat ise özel hayatı acemice anlatmaya çalışırlar. İntibah ile Cezmi arasında edebiyatımız dış dünya ile ilk büyük tanışmasını ve etkileşimini yaşar.

 Tam tasvire belki erişilemez ama Recaizade ve Ahmed Midhat'tan farklı olarak Cezmi, bazı tasvirler ve portrelerle batıya daha yakındır. Ancak hakiki dilini bulamadığı için, duygu ve ihtirasın yerini hisler alır.

 Aynı acemilik, dönemin başarılı isimlerinden Samipaşazade'nin Sergüzeşt'inde de açık olarak görülür. Haremik-selamlık düzeni, yaşanan aşkların perde arkasında yaşanması özel hayatı etkilediği için çevreye ve gerçek hayata daha uzak kalındığını da eklersek, o dönemin Türk hikayesinin şartlarını tamamlamış oluruz.

Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Ders Notları

Çocuk ve Gençlik Edebiyatı
                                                           Ders Notları
-Çocuk, doğumundan ergenliğe kadar olan dönemde yaşayan kişidir.
-Şiir; imge, simge ve mitolojik öğeleri içermesi açısından “açık yapıdır.” Bu insanın doğasından kaynaklanır.
-Açık yapıt olarak şiirler, eğitim açısından çok önemlidir. Metin ile okuyucu arasındaki bağı tekrar olmaktan çıkarır ve okuyucuya çeşitli yeni yorumlar yapma “imkanı” verir. Çocuk, şiiri okurken yeni yorumlar yapma ve bu yolla kendini ifade etme imkanı bulur.
-Sade didaktik amaçlı kullanılan ve temasal yönden bölümlenen şiirler, çocukların hayal dünyasını sınırlamaktadır. “Temaya uygun şiir” kavramı, önemli bir sanat olan şiiri araç düzeyine indirgemiştir.
-Tevfik fikret, çocuk eğitimine önem vermiş ve bu amaçla çocuklar için şiirler yazmıştır.
-“Şermin”deki 32 şiirde toplam 12 değer işlemiştir. Bu değerlerin ilk ikisi akıl ve ahlak eğitimi ile ilgilidir. Tüm değerler içerisinde en geniş yeri manevi ve evrensel bir değer olan “sevgi” tutmaktadır.
-Şermin’deki şiirlerde gençlere çok çalışkan olmalarını öğütlemiş, bu öğüdü verirken “Promete” örneğini kullanmıştır. Doğa, hayvan ve en önemlisi de insan sevgisini aşılamaya çalışmıştır.
-Kendisini, ailesini, vatanını ve milletini seven, hoşgörülü, paylaşımcı , çalışkan ve bilimin ışığında ilerleyen bir neslin yetişmesi için, milli, ahlaki, insani ve bunun gibi değerlerini koruyan bireyler yetişmesi gerekmektedir.
-Çocukların topluma karışması da önemli bir kazanımdır. Bu açıdan eserlerde işlenen konular önemlidir. Çocuk, eserde gördüğü olaylarla, düşüncelerle ve kişilerle bütünleşmektedir. Bunun sonucunda toplumsal bazı olaylara karşı refleksler geliştirmekte ve toplumsal açıdan eğitilmektedir.
-“Bu nedenle hedef kitlesi çocuklar olan eserler, onların gelişim özelliklerine uygun olmalı ve eğitici nitelikler taşımalıdır. Bu eserler, bu sayede okulda verilen eğitimi destekleyecek, varsa açıkları kapatacak ve ailelere eğitim sürecinde katkıda bulunacaktır.
-Edebiyat temelli karakter eğitiminde edebi türün verilmek istenen eğitime uygunluğu ve niteliği gözetilmelidir. Çocuğun okuyabileceği ve anlayabileceği düzeyde olmalı ve onun ilgisini çekecek konular işlenmelidir. Karakterler ve işlenen konular inandırıcı olmalı ve çocuğun özdeşim kurabileceği karakterler ortaya konmalıdır. Öğrenci üzerinde etki kurabilen eserler seçilmeli ya da yazılmalıdır.
--DEDE KORKUT hikayeleri, çocuğun eğitimi üzerinde etkilidir. Öykülerde, çocuk eğitimi açısından çıkarılacak mesajlar bulunmaktadır.
*Kahramanlar, değer kazanma sürecinde çaba sarf etmişler ve kazandıkları başarılardan sonra kabul görmeye başlamışlardır. “Kendini topluma kabul ettirmeye çalışan bir çocuk için bu önemli bir iletidir.
*Öykülerin tümünde anne-babalar kutsaldır ve onlara sevgi-saygı esastır. Kendi tarihinde bu kavramlara önem verildiğini gören çocuk, yaşadığı dönemde de ailenin kutsallığını en önemli amaç olarak kabul edecektir. Öykülerde annenin de en az baba kadar söz sahibi olduğu gözlenmektedir. Ailenin kutsallığı çatısı altında kardeş için gerekirse tüm zorlukların göze alınması gerektiği de aşılanmaktadır.
*Kadın hem iyi bir eş hem de savaşçıdır. Yani toplumda çok önemli bir yere sahiptir. Dede Korkut hikayelerine göre kadın gelecek nesilleri yetiştirecek ve şekillendirecek en yetkili kişidir. Toplumun temel taşıdır. Bu mesajın çocuklara ulaşması önemlidir.
*Sadakatin önemi pek çok öyküde işlenmiş ve eşlerin birbirlerine sadakatle bağlanması gerektiği vurgulanmıştır. Yardımlaşma ve birlik esastır çünkü birlikten kuvvet doğar.
*Doğa kutsaldır, sevilmelidir.
*İnsan cömert olmalıdır.
*Haksız kazanç doğru değildir.
*İyilik eden iyilik bulur
*Cesur olmak gerektiği yerde risk almak başarı getirir.

-BEHİÇ AK, kitaplarında çevre problemlerine dikkat çekmiştir. Konuyu işlerken çocukların ilgilerini esas almış ve onların yaratıcılıklarını kullanmıştır. Çocukların hayal dünyalarının zenginliğinden yararlanmıştır. Doğa, onun eserlerinde sadece konu değil, aynı zamanda kahraman olarak da yer almıştır.

-ÇETİN ÖNER, Gülibik ve Portakal adlı eserlerinde yoksul köylerde yaşayan çocukların hayal dünyasını işlemiştir. Yoksulluk ve imkansızlıkların çevresinde kurulan arkadaşlıklar dikkatleri çekmektedir. Bu arkadaşların hayallerinin ortak olması dikkate değerdir. Her iki öykünün de anlatım biçimi çocuğa düşünme sorumluluğu verir. Örneği Gülibik’te horozun öldüğü söylenmez bunu çocuğun tahmin etmesi beklenir.
*Üslup açısından bakıldığında deyimlere, ikilemelere, sıfatlara ve şiirsel söyleyişlere yer verildiği görülür.
*Bütün bunlardan hareketle denilebilir ki çocukların hayal dünyasına hitap eden kahramanların yer aldığı, olayların ve kişilerin çocuk gerçekliğine uygun olduğu, iletilerin ezberci bir yaklaşımla değil, düşünme sorumluluğu verilerek ulaştırıldığı, çocukları düşünmeye iten eserlerle çocukları yetiştirmek mümkündür.

-GÜLTEN DAYIOĞLU, çocuk ve gençlik edebiyatının önemli isimlerindendir. Eserlerinde fantastik öğeleri kullanmıştır. Çocukları düşsel alana çekmiş ve hayal güçlerini geliştirmelerine yardımcı olmuştur. En güzel örnek “Dünya Çocukların Olsa” eseridir. Dayıoğlu bu eserde fantastik imgelem üzerinden politik telkinler yapmış, çocuklara ve gençlere dünya barışı isteğini aşılamaya çalışmıştır.

-TÜRKİYE’DE Eğitim alanında çocuk haklarıyla ilgili çalışmalar yürütülmektedir. Ancak katılım hakkı “Çocuk hakları sözleşmesi”nde yeni ele alınmaya başlamıştır. Kitaplardaki katılım hakkını olumsuz örneklendiren konuşmalar, çocuk okuru okuma eğiliminden uzaklaştırabilmektedir. Bununla birlikte çocuk kendi yaşamına yönelik olumsuz deneyimler edinebilir ve kendi haklarının farkında olamayabilir. Bu olumsuz koşullardan korunabilmek için Türkiye’de çocuk edebiyatı alanında “çocuk hakları” üzerinden işlenen konuların sayısının artırılması gerekmektedir.
-ÖMER SEYFETTİN, Milli Edebiyat’ın en önemli kalemlerinden biridir. Meşrutiyetin ilanından sonra esen özgürlük ve milliyetçilik rüzgarları onu da etkilemiştir. Dilin yenileşmesi me Türkçe’nin kullanımı meselesinde ısrarlı çabaları olmuştur.
*Yazdığı öykülerin büyük çoğunluğu yetişkinlere yönelik yazılmıştır. Bunların bazıları da gençlere yöneliktir. Çünkü Türkçülük ve milliyetçilik ilkelerinin istikbalini gençlerin elinde görmektedir.
*Öykülerinin çoğunda şiddet öğeleri, cinsel içerikli öğeler, dinsel öğeler, ayrımcılık içeren anlatımlar ve şiddet yanlısı söylemler de yer almıştır. Öyküleri, çocuğun yaşı gereği anlamakta güçlük çekeceği kavramları içerir. Ayrıca yayımladığı kitapların kapaklarını da konuya uygun seçmiştir.
*Yergi ve güldürü öğelerini sıkça kullanmış ancak gerçeklikten asla taviz vermemiştir. Bu da onu başarılı kılar. Uzun süre önce yazdığı öykülerin günümüze kadar gelmesinin nedeni budur. Ancak yüzyıl önce edindiği deneyimlerin, düşünce akımlarının etkilediği eserleri, bugün “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı” kriterlerine uygun değildir.
*Çocuk yaşta bir bireyin bu eserlerden kötü etkileneceği açıktır. Şiddet, ayrımcılık gibi öğeler, çocuğun akli dengesini etkileyebilir, psikolojik sorunlara yol açabilir. Bu bakımdan bunları içeren öykülerin çocuklar tarafından okunması doğru bulunmamaktadır.
*Evrensel ve insâni değerlere saygılı, barış ve demokrasi kültürünü edinmiş bireylerin yetişmesi bu eserlerle mümkün olamaz.
*Öyküleri, “örtük yapıları” yoğunlukla içerir. Anlatım “sezdirme” yoluyla yapılmıştır.
*Ayrıca okuma açısından öğrencilere kazanımlar sunabilecek yapıdadır.

-Aile, bir toplumun çekirdeğini oluşturan, kültürünü korumasını ve aktarmasını sağlayan çekirdek bir kurumdur. Çocuğa güven duygusu aşılar, sosyal açıdan yetiştirir ve içinde yaşadığı topluma yararlı bir birey olması için eğitir. ZEYNEP CEMALİ’nin romanlarında çeşitli yönleriyle farklı ailelerinin kurgulandığı görülmüştür. Bu ailelerin yaşadıkları çevreler farklıdır, yapıları ve bulundurdukları bireyler farklıdır. Çocuk bireyler de farklı yaşam koşullarına sahiptir.
*Çocuk farklı aileleri okuyup kişisel gelişimine katkı sağlayabilir.

-AYTÜL AKAL, “çocuğa görelik” ilkesini benimsemiştir. Öyküleri, çocuğun bakış açısıyla ele alınmış, çocuğun yaşamından önemli kesitler sunarak ilgisini cezbetmiş ve okumaya itmiştir. Yazarın esas amacının çocukları kitaplara çekmek olduğu görülmektedir.
*”Oğlum Neredesin “ ve “Kızım Neredesin” eserlerinde ebeveyn-çocuk ilişkisi sanatçı duyarlılığı ile işlenmiş ve okuyucunun beğenisine sunulmuştur.
*Yapıtlarda yer alan ergen kız ve ergen erkek çocuk kahramanlar, okuyucu kitlenin özdeşim kurabileceği niteliktedir. Ancak anne kahramana tanınan monolog imkanı çocuklara da tanınsaydı, bu özdeşim artırılabilirdi.

*AKAL, çocuklarla iletişim kurmayı başarmıştır. Onlara otoriter bir yaklaşımdan çok arkadaş canlısı ve anlayışlı biri olarak yaklaşmıştır. 

-Romancılar, gençlerin bakış açısıyla yazarlar. 
-Genelde bu kitaplarda anne babalar ve yetişkinler gençleri anlamazlar. 
- Gençlik kitaplarında olayların akışı hızlı gerçekleşmektedir. 
- Gençlik kitapları genç erişkinlere özgü konuları işlemektedir. 
-Gençlik kitaplarında karakterlerin başarıları ve iyimser bir hava vardır. 
- Bu türde gençlerin önemsediği duygular anlatılır. 

Gençlerin seçtikleri kitaplar şu şekildedir:

- Karakterler açısından romanlara bakıldığında esas kahramanlar genellikle gençtirler.  Esas kahramanlar, genç erişkin okurların kendilerini bulabilecekleri fiziksel, ruhsal özelliklere sahiptir. - Esas kahramanların aksine diğer kahramanlar geliştirilmez.  Diğer yetişkin karakterler, genç erişkinlere kılavuzluk yapıyorken gösterilmektedir. Ancak anne babalar ya tek boyutlu ya da esas öykünün dışında verilirler. 
- Esas kahramanın akranı olan karakterler ya sorunun kaynağı ya esas kahramanın en iyi arkadaşı olarak gösterilirler. 
- Öykü esas kahramanın bakış açısından anlatılır ve ses esas kahramanındır. 
- Öykü, birinci kişi bakış açısından anlatılır; fakat bazen üçüncü kişi ya da her şeyi bilen anlatıcı da yazar tarafından kullanılır. Bazen öykünün daha olgun bir kahraman tarafından anlatıldığı da görülür. 
- Anlatımın süreç içerisinde gelişmiş olmasına rağmen öykünün akışı hala gerçekçi ve hızlıdır. 
- Genç erişkinler tarafından seçilen kitaplar, tekli olay örgüsüne sahiptir. 
- Konular değişken olmasına rağmen genelde genç erişkinlerin yaşamlarıyla ilgilidir. Genelde öykülerde reşit olma, yabancılaşma, benlik saygısı, hayat mücadelesi ve kahramanlık konu olarak işlenir

Kiralık Konak Roman Özeti ve İncelemesi

    Kiralık Konak

 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, girilen yeni medeniyet dairesinin nesiller üzerinde etkilerini konu alır. Tanzimat’ın yarattığı insan tiplerini, değer yargılarını ve kuşaklar arasındaki uyumsuzluğu gösterir. Y.Kadri 1922’ye kadar toplumdan uzaktır. Ancak 22’den sonra Ziya Gökalp’in etkisiyle Milli kimliğine bağlanmayı seçer.

   Konak, Osmanlı’nın son dönemlerdeki kültürel bütünlüğünü temsil eder. Konakta Osmanlı’nın son dönemlerine tanıklık eden ve yaşayış biçimini benimseyen  “Naim Efendi” , evli kızı, torunları ve torunlarının mürebbiyesi bir arada yaşamaktadır. Naim Efendi, babasından kalan serveti gençliğinden beri büyük dikkatle idare eden düzenli ve müşfik bir insandır. Memuriyetten gelir, memurluk zamanında resmi ve gayriresmi bütün her şeyi görmüştür. Kendisi “Konağına” ve onun nezdinde “Osmanlı’ya” bağlıdır. Konaktaki insanlara yabancılık çektiği sırada tek dayanağı olan Konak’taki odasına sığınır. Oda onu hem maddi hem manevi kötü etkilerden korur. Yani Konak, Naim Efendi’yi “yozlaşmış insani ilişkilerden koruyan ve eski günlerin hasretine ilaç olan” bir mekan haline gelir. Naim Efendi maddi sıkıntılar çektiğinde bile konağı satmaktan kaçınır.

    Tanzimat döneminin sonrasında yetişen bürokratlar değişimlere yabancılık çekmese de evlerinin dışındaki sosyal hayattan kaçınmak için evlerinin “iç” hayatına çekilmişlerdir. Bu şekilde alışık olmadıkları ancak; yabancı da olmadıkları bu yeni sosyal düzenden kendilerini korumaya çalışırlar.

  Osmanlı geleneğini temsil eden Naim Efendi’nin karşısına Tanzimat’ın meyvesi, batı kültürüyle yetişen, Galatasaray Lisesi’nde Fransız terbiyesi almış, damadı, Duyûn-ı Umumiye Müfettişi “Servet Bey” çıkarılır. Kendisi “Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur.” (Karaosmanoğlu 1999:25) Çevresinin gerçeklikleri ile aldığı terbiye sürekli birbiriyle çatışma halindedir ve bu uyumsuzluk ona birtakım garip huylar edindirmiştir. Servet Bey, batıya o kadar hayrandır ki Meşrutiyet’in ilanından sonra evde Türkçe konuşulmasını yasaklar. Yakup Kadri’nin bunu yaptırması önemlidir. Çünkü ona göre “Anadilinden kaybeden insan aslında kendisinden uzaklaşan insandır.”
  
  Konaktaki çatışmanın en büyük kaynağı Servet Bey’dir. Kızı Seniha oğlu Cemil’i nereden geldiği bilinmeyen “yabancı” bir mürebbiyenin eline teslim etmiş, kayınpederine karşı tavizsiz bir tutum sergilemiş ve “eski” düşüncelere adeta düşman kesilmiştir. Bu da çatışmaları körükler. Adeta bir batı hayranıdır ve doğuya tahammülü yoktur. Bu yüzden de Naim Efendi’nin aksine “Konak’ta kendisini rahat hissetmez. Dolayısıyla da Osmanlı’da rahat hissetmediğini anlarız.  Onun evi hem iç hem de dış açıdan “batı”ya uygun olan Şişli’deki apartman dairesidir. Tanzimat’ın ikinci neslinin durumu özetle budur.

    Tanzimatın birinci ve ikinci neslinin arasındaki çatışma ortadadır. Ancak Yakup Kadri, çatışmayı derinleştirmek için üçüncü nesil olan Seniha’yı romana eklemiştir. Seniha Servet Bey’in kızıdır. Tanzimat’ın o meşhur alafranga tipidir. Konaktan nefret eder. Hatta orayı bir “mezar” olarak tanımlar. O kadar ki sadece dedesine değil, babasına da yabancılaşmıştır. Batıya ilgisi çok fazladır. Hatta Avrupa’da yaşamak istemektedir. Ona sürekli Avrupa’yı öve öve bitiremeyen Madam Kronski’nin bunda etkisi büyüktür. Romanda 3.Neslin durumunun daha iyi anlaşılması için –konak- dışından da gençler örneklemiştir. Bu gençler yer yer çay partileri vermekte, kumar oynamakta ve sabahlara kadar eğlenceler düzenlemektedirler. Kendisi de ayrı bir konakta oturan Naim Efendi’nin kızkardeşi Selma Hanım ‘a göre bu gençlerin en büyük sorunu utanç duygusundan yoksun olmalarıdır.

   Seniha, bu arkadaş grubunda bulunan, Avrupa’da bulunmuş zengin ve varlıklı Faik Bey’e aşıktır. Arzu ettiği yaşam tarzını Faik Bey gibi zengin biriyle elde edebileceğini düşünmektedir. Faik Bey aynı zamanda kumar düşkünüdür. Seniha kendisini kısa sürede Faik Bey’e kaptırır. Bu ilişki Tanzimat’ın birinci nesline mensup olan Naim Efendi’nin kız kardeşi Selma Hanım tarafından “utanç verici” olarak görülmekteyken, bir kuşak sonrasına mensup olan Servet Bey’in kızkardeşi “Necibe Hanım”  tarafından da bizzat desteklenir. Bu iki gencin ilişkisini bütün İstanbul duyar. Bu gelişme Seniha’yı üzer ama Seniha esas yıkımı kumar yüzünden parasız kalan Faik Bey’in ondan borç istemesi yaşatır. Seniha, arzu ettiği yaşama Faik Bey ile de ulaşamayacaktır.

   Faik Bey parasız kalınca gerçek yüzünü gösterir. Aslında kendisi o dönemin Avrupa’nın büyüsüne kapılmış, aşırı Batılılaşmış ve hayat karşısında tek başına kalınca çaresiz düşen gençlerini temsil eder.

  Seniha Faik Bey ile ilişkisini keser ve yabancılaşmakta olan arkadaş grubunun arasına yeniden katılır.

  Eserde Tanzimat’ın 3. Nesline dahil edilebilecek ancak o neslin insanlarından biraz farklı biri daha vardır. O da Naim Efendi’nin yeğeni “Hakkı Celis” tir. Bu genç, Fecr-i Ati çizgisinde şiirler yazan duygulu biridir ve içten içe Seniha’ya aşıktır.  Ancak Seniha onun aşkını görmezden gelmekte ve ona yüz vermemektedir. Yazar, Hakkı Celis’in aşk merkezli biri olduğunu ön plana çıkarmak için onu Necibe Hanım’ın köşkünde işler. Bu köşk, “Konak”ın sakin havasının yerine daha karmaşık, kaotik ve yozlaşmanın, ötekileşmenin merkezi haline gelmiş bir yerdir. Bu köşkteki partilerin birinde Hakkı Celis, Seniha’ya aşkını ilan eder. Reddedilir, hatta köşkteki insanlar tarafından alaya alınır. Bu olaydan sonra aşkı söner, git gide içine kapanır, insanlardan uzaklaşır.

    Bu sırada savaş yaklaşmaktadır. Hakkı Celis askerliğe gider, Seniha da Avrupa’ya gider. Seniha Avrupa’dan döndüğü sırada talimlerden izin alıp onu görmeye gider. Seniha tarafından bir daha aşağılanınca duygusal bir değişim yaşar ve Seniha’ya olan aşkı, vatan/millet aşkına dönüşür.
  
  Sonuç olarak evde yaşanan muazzam huzursuzluk sonrasında bu gergin ortamda rahat edemeyenler kendilerine yeni ortamlar ararlar. Naim Efendi, birinci neslin temsilcisi, konakta rahat edebilen tek kişidir. O konakta kalır, kızı, damadı ve biricik torunu Seniha onu terk edince yalnız kalır. Bu yüzden kardeşi Selma Hanım  konağı kiraya vermek ister, böylece Naim Efendi’yi yalnız kalmasın diye kendi yanına taşınmaya mecbur edecektir. Ancak Naim Efendi buna yanaşmaz. Ne olursa olsun konağına bağlıdır. Bu da onun Osmanlı’ya bağlılığını simgeler. 
    
  Konakta daha fazla kalamayan Servet Bey oradan taşınır ve Şişli’de bir apartman dairesine yerleşir. Orada kendisi gibi insanlarla bir araya gelir, her gün eğlenceler düzenler. Duyun-ı Umumiye’den bir şekilde yolunu bulur ve savaş sonrası zenginlerinden biri olur. Hayatını kendi dünyasında devam ettirir. Bu değişim aynı zamanda biten Osmanlı/konak hayatının yerini alacak hayat tarzına işaret etmektedir.
  
    Seniha ise Avrupa’ya kaçar. Lüks otellerde her gün başka bir zenginle düşüp kalkar. Parası bitip de babasının yanına döndüğünde artık babasının zengin arkadaşlarının ilgisini çeker ve eski iş ortaklarından biriyle vicdanını rahatlatmaya çalışır.

    Hakkı Celis ise Seniha ve Faik Bey gibi kendine yabancılaşıp tükenen insanları gördükten sonra hayata dair çok önemli dersler çıkarır. İçine kapandığı sırada bir vatan-millet tezine ulaşır. Buna göre “millet” denilen toplum Naim Efendi, Faik Bey ve Seniha gibi insanlardan oluşamayacağını düşünür. Yeni bir başlangıca ve tazelenmeye ihtiyaç vardır. Bu tip insanlar toplumun çürüyen parçalarıdır ve kesilip atılması gerekmektedir. Bu yüzden Hakkı Celis, Çanakkale’ye savaşmaya gider.
  
    Hakkı Celis’in ölüme gidişi anlamlıdır. Seniha gibi insanlar için ölüm bir son olabilir ama kendisi için bir başlangıçtır. Kendi özünden kopmayan yeni bir nesil için Çanakkale’ye savaşmaya gider.


    Bu şekilde, Tanzimat’ın yarattığı çeşitli nesillere mensup kişiler aynı ortamda verilmiş ve her biri kendi “çevrelerini, evlerini” bulmuşlardır.  

1960 Sonrası Türk Şiiri (İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)

1960 Sonrası Dönemi
İkinci Yeni: 1955-1965 yılları arası kendisini gösteren İkinci Yeni Şiir, ortak nitelikleriyle beliren bir akım değildir. Yeniyi deneyen, dünya görüşü, yetişme şekilleri ve beslenme kaynakları bakımından birbirinden çok farklı olan şairlerin eserlerindeki benzerliklere dayanılarak ona bu ad verilmiştir. 1955­1965 yılında Yeditepe dergisinde, bir önceki hareketten farklılığını hissettiren bu şiir anlayışında İlhan Berk (d. 1916), Turgut Uyar (1927-1985), Cemal Süreya (1931-1989) öncüler olarak görülür.

Papirüs dergisinde yayımlanan antolojide9 Mehmet H. Doğan bu akımın çıkışıyla ilgili bilgi verir. Garip hareketinin yozlaşmasına tepkiden doğan bu harekette, semboller ön plana çıkar. Basitlik, alelâdelik şairlere yetmemektedir. Günlük konuşma dilinden uzaklaşarak, anlaşılması güç bir dile dönmek, bu şiirin okunmasını da, anlaşılmasını da zorlaştırmıştır. Halk kültürüne genelde karşıdırlar, dikkatleri büyük şehrin kalabalıklığında kaybolmuş olan, yalnız insana çevirmiştir. Yeni bir duygu dalgası ve yoğun bir çağrışımlar ağı ören bu şairler, vezin ve kafiyeyi bütünüyle reddetmemekle birlikte, zaman zaman yeniden mensur şiir denilebilecek tarzı denerler. Bütün edebî sanatlar, bol semboller, çok karışık cümle yapısı, öztürkçeden, çeşitli yabancı dillerden alıntılara kadar zengin, fakat belirli bir çağrışım uyandırmaktan uzak kelime kadrosu kullanmak bu akımın belli başlı özellikleriydi. Şiirler çok uzundu. Bazıları Divan şekillerinin sadece adlarını taşıyorsa da, o şekillerin kurallarından uzaktı. Bu şiirin "yeni gerçekçilik" olduğunu ileri sürenler oldu. Sezai Karakoç (d. 1933) "Dişimizin Zarı" adlı yazısında bunu açıklamıştır: "Ben'in en küçük davranışı bile büyük bir haber gibidir. Yaşama vardır ve önemlidir. Ama bir haber olarak. Neyin haberi? Bunu şair de bilmez. Orhan Veli akımı günlük çırpınışların şiiriydi, bu şiir ise yaşamayı, gerçek yaşamayı cevheriyle görmeye, yakalamaya çalışıyor."10
Şiirlerinde gelenekten orijinal şekilde yararlanmış olan şairler -özellikle "Folklor şiire düşman" diyen Cemal Süreya ve Turgut Uyar-, genel olarak folklora karşıdırlar.

İkinci Yeni şairleri şiir görüşlerini de açıklamışlardır. Bu onların şiirin kuramı üzerinde de durduklarını gösterir.

Faydacı şiirden yana olanlar, İkinci Yeni'nin toplumsal yarar açısından değerlendirilmesini istiyorlardı.

Ahmet Oktay "Bir sanat yapısının ana özelliği insanlar arasında bir anlaşma aracı olmasıdır. Seslendiği insanlar arasında bir ortak dil kurmasıdır" demektedir.11 Benzer bir karşı çıkış Asım Bezirci'nin bir makalesinde de yer alır.12 İkinci Yeni ortak bir hareket olmamakla birlikte, anlamsızlığı savunması, kelimeciliği, orjinal hayalleriyle 1957-1961 arası kendisini kuvvetle hissettirdi ve anlamsızlığı çözmeye uğraşmaktansa ne dediği açıkça anlaşılan ama şiir duygusunu kaybettiren, kalabalıkları kışkırtıcı bir şiir ihtiyacını ortaya çıkarmaya vasıta oldu.

Oktay Rifat (Perçemli Sokak, 1956), Edip Cansever (1928-1986) (Yerçekimli Karanfil, 1957), Cemal Süreya (Üvercinka, 1958), İlhan Berk (Galile Denizi, 1958), Turgut Uyar (Dünyanın En Güzel Arabistanı, 1959), Sezai Karakoç (Körfez, 1959), Kemal Özer (d. 1935) (Gül Yordamı, 1959), Ülkü Tamer (Soğuk Otların Altında, 1959), Ece Ayhan (Kınar Hanımın Denizleri, 1959), Ercüment Uçarı (1028-1996) (Et, 1960) bu hareket içinde yer alan şairlerdi.

Bu şairlerden bir kısmı ömür boyu kendi çizgilerini aradılar, kendilerini geliştirdiler. Bu akımdan da yine kendi kendisi olmayı bilen şahsiyetler ortada kaldı. Şiiri hayatının tek gayesi olarak alanlar önceki nesillere mensup şairlerle birlikte, şiirimize katkıda bulundular. Bir kısım şairler ise, sosyalist, komünist propagandasının aleti olarak birçok defa basılan kitaplar yazdılar ve adları şiir sanatının dışında "toplumsal savaşın öncüleri" arasında kaldı.

İkinci Yeni'nin öncülerinden Cemal Süreya Seber (1931-1990) Papirüs dergisiyle İkinci Yeni hareketinin toplayıcısı oldu. Cemal Süreya'nın kendine has bir dil oluşturduğu görülmektedir. Bu dili yaratırken halk deyimlerinden yararlanmıştır. Açık veya kapalı bütün şiirleri anlam yüklüdür. Şiirin belirli kalıplara hapsedilerek yazılamayacağını, geleneğin yeterli olmadığını da çok çarpıcı başlıklar taşıyan ("Şiir Anayasaya Aykırıdır", "Folklor Şiire Düşman") yazılarında ortaya koydu. Cemal Süreya'nın şiir anlayışını gösteren yazılar düşündürücü, dikkat çekici görüşlerin yer aldığı yazılardır.

Marksizm ile sürrealizm arasında ilişki kurarak, şahsiyeti ön plana alarak, biçimin önemini belirterek, ilk bakışta birbirine zıt görünen görüşler de ileri sürmüştür. Bu görüşler daha önceleri başka yazarlar tarafından da zaman zaman söylenmiş olmakla birlikte, slogan şiirinden bıkanlara çok taze görünmüştür.
İkinci Yeni'nin orjinal şairlerinden olan İlhan Berk (d. 1916) bu akımın en yaşlı üyesidir. Hece vezniyle olan şiirlerini ilk defa 1935'te kitaplaştıran İlhan Berk, sürekli denemelerle şiirin yapısını da değiştirir. Gündelik yaşayış sahnelerini tasvirden, zamanla nesre yaklaşan bir anlatıma yönelir. Zengin çağrışımlar, anlamsız, yığın tesiri uyandıran ifadeler, İstanbul yorumları, tarihe olumsuz bakış, cinsiyetle ilgili yer yer pornografiye ulaşan yoğun telmihler İlhan Berk'in şiirinden alınan ilk izlenimlerdir.

Sezai Karakoç (d. 1933) İkinci Yeni şairleriyle aynı zamanda eser vermesi ve kapalılığı dolayısıyla bu akım mensupları arasında sayıldı. İslamî düşünüş, önce dağınık hayallerinde, sonra destansı şiir anlayışında göründü. Sezai Karakoç kutsal kitapların kıssalarını büyük bir başarı ile çağdaş bir anlatım ile dile getirmiştir. Dağınık imajlar ve çeşitli göndermelerle bugünü -teknik medeniyeti de içine alacak şekilde- anlatan Sezai Karakoç hakkında yapılmış olan değerlendirmelerde henüz yeterince aydınlatılamamış olan şairlerdendir.13 Bu onun eserlerindeki derin dinî bilgi ve Batı edebiyatı örneklerini tanımasından kaynaklanır. Bu kaynaklara hakim olmadan onu yorumlamak güçtür. Şairin yer yer epik anlatımı büyük bir coşkunlukla devam eder ve göndermeleri farketmeyen okuyucuyu da bir bilinmeze doğru götürür. Sezai Karakoç'u ilk meşhur eden şiiri 1952'de söylediği "Monna Rosa"dır. Bu aşk şiiri uzun zaman dillerde gezmiş ve kendisinden övgüyle söz ettirmiştir. İlk şiirlerinin heceyle olmasına karşılık sonraları serbest şiire döner.

Cahit Zarifoğlu (1940-1987) ve Erdem Bayazıt (d. 1939) da şiirlerinde yer yer hamasî tonda sürekli ölümden söz eden İslâmcı şairlerdendir. Ülkü Tamer (d. 1937) ölüm ve yiğitlik temalarını aşk temasının etrafında işler. Ülkü Tamer'in İngilizceden yaptığı başarılı çeviriler yanında Alleben Öyküleri (1991) adını taşıyan çok güzel bir hikâye kitabı da bulunmaktadır. Edebiyatımızda şairaneliği yıkan, kara mizaha kadar varan güçlü ironiyi kullanan Süreyya Berfe (d. 1943) bu akım içinde yer alır.

İkinci Yeni'yi postmodern anlayışın şiirimizdeki erken tezahürü sayabiliriz. Bu zor işi başaramayan unutulur, başaranlar da edebiyat dünyasındaki yerlerini alırlar. İkinci Yeni en azından Garip hareketi kadar şiirimizde etkili olmuş, değişik dünya görüşüne sahip yazarları da sürüklemiştir.

1960'tan sonra İkinci Yeni dışında dikkati çekenler arasında Türkçeye yeni ifade imkânları sağlayanlar bulunmaktadır.

Can Yücel (1926-1999), Kıbrıslı Osman Türkay (1927-2001), Talât Sait Halman (d. 1931) -aruzla rubaî denemeleri vardır-, Turan Oflazoğlu (d. 1932), Ahmet Necdet (Sözer) (d. 1933), Özdemir İnce (d. 1936), Hilmi Yavuz (d. 1936), Hüsrev H. Hatemi (d. 1939), Yüksel Pazarkaya (d. 1940) -Almanya'da bulunan yazar hem Türkçe hem Almanca şiir yazmakta ve çeviriler yapmaktadır-, Ataol Behramoğlu (d. 1942), Refik Durbaş (d. 1944), İsmet Özel (d. 1944) kendi yollarında devam etmekte olan şairlerdir.
Kıbrıs'ın sesini hamasî tonda duyurmuş olan Özker Yaşın'dan (d. 1932) farklı olarak Osman Türkay bütün zamanları ve mekânları uzayın sonsuzluğunda yakalamak ister. Şiirdeki sonsuz dağılıp birleşmeler, bol sıfatlı imajist üslûp, şiirinin özelliklerindendir. Sonsuzluk içinde çok somut sahneler, okuyucuyu zapteder.

Gülten Akın (d. 1933) Halk edebiyatı geleneğinden başarıyla yararlanmış, eserlerinde kadının savunmasına da ağırlık vermiştir. İlk şiirlerinde kendi duyguları ve duygulanmalarına ağırlık verirken sonraları toplumsal konulara yönelmiştir.

1970'lerden sonra şiirimiz, adlarını daha önce andıklarımıza eklenen çok daha gençlerle (1950 doğumlular) birlikte, bu çizgilerde devam etmektedir Çok açık seçik ifadeden sonra, kapalılık arzusu, hattâ kelimeleri redde kadar giden yeni bir lettrizm, anlaşılmazı çözmekten usanınca, vuzuh merakı şiirimizde sırasıyla birbirini takip etmektedir. Günümüz şiirinde geniş bir kitlenin, adı etrafında heyecanla birleştiği bir şair adı zikredemeyeceğim.

1920'lerin memleket şiirleri anlayışını günümüzde de devam ettirenlerin yanında, didaktik, ihtilâlci, dinî, bütünüyle anlamsız veya son derece kaba ve müstehcen yazıları şiir olarak sunanlar bir arada görünmektedir. Bunların dar okuyucu zümreleri vardır. Okuyucuları ne kadar dar olursa olsun son yıllarda sayfalarında şiire yer ayıran dergilerin yanı sıra müstakil şiir dergileri çıkmıştır (Sombahar, Broy). Yayımlanan şiir kitaplarının sayısında azalma olmamıştır, şiir antolojileri belki eskisinden daha zengin basılmaktadır. Dünya şiirini etkileyen şairlerin eserleri dilimize çevrilmekte, eski yazarlarımızın şiir kitapları yeni baskılarını yapmaktadır. Bunlar şiirin hayatımızdaki güçlü devamlılığının ve canlılığın işaretleridir.

1980'den itibaren şiirlerini yayımlayanlar, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra toplumsal gerçekçi şairler "açıklık politikası"nın sonucu olarak "Yenibütüncü" adını verdikleri yeni yapılanmaya ve adlandırmaya gitmişlerdir. Seyit Nezir, Veysel Çolak, Hüseyin Haydar, Metin Cengiz, Tuğrul Keskin tarafından imzalanan "Yenibütün: kendini Biriktiren Bireyin Şiiri" adını taşıyan bildirileri Broy dergisinde çıkmıştır. "Yenibütüncü şiir, politikayla barışık olmayan insanî politikleşmedir"14 diyen Ahmet Oktay, bu hareketin canlı tartışmalara yol açacağını umar.
Son yıllarda kendilerini kabul ettirmiş şairler arasında Ebubekir Eroğlu (d. 1950), Enis Batur (d.1952) , Erol Çankaya (d. 1953), Tuğrul Tanyol (d. 1953), Metin Cengiz'in (d. 1953), Tarık Günersel (d.1953) , Veysel Çolak (d. 1954), Ali Cengizkan (d. 1954), Murathan Mungan (d. 1955), Haydar Ergülen (d. 1956), Lâle Müldür (d. 1956), Enver Ercan (d. 1958), Ahmet Erhan (d. 1958), Hüseyin Atlansoy (d. 1962)'un adları da yer almaktadır.

Cumhuriyet dönemi şiirinin ilk yıllarından 1960'a kadarki devresi hakkında hükümler kesinleşmiş sayılabilir. Ancak ondan sonraki yıllarda ortaya çıkan şairlerin ve şiirlerinin değerlendirilmeleri, şüphesiz ki tartışmaya açıktır. Burada adını zikrettiğim şairlerin de çok büyük bir kısmını zaman, her halde tasfiye edip götürecektir.
Cumhuriyet dönemi, ihtiyaçlar, arayışlar doğrultusunda şairlerinin teklifleriyle zengindir. Güzel şiirler yazılmıştır, bitmez tükenmez arayışlarla şairler dünyamızı zenginleştirmiştir. Bazen tek bir şiir ebedileşir. Bundan dolayı antolojilerde yer alabilecek nice şiir olduğu halde edebiyat tarihinde o şairlerin adları bulunmayabilir. Şair ölümsüzü içinde taşıyan o, bir mısranın peşindedir. Tıpkı Ragıp Paşa'nın dediği gibi:
"Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir."