n1
openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6
Şu Notu Ara:
milli edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mart 2018 Pazartesi
Thérèse Raquin Roman İncelemesi(Yeni Türk Ed. Giriş, 2.dönem)
Fransız yazar Émile Zola tarafından yazılmıştır. Yazar naturalist'tir. Romanın amacının "kişilerin aktiviteleri" değil, psikolojileri olduğunu belirtir. Yani deney yapar. Kişileri serbest bırakır ve davranışlarını incelemeye başlar.
Thérèse Raquin – Madame Raquin 'in erkek kardeşinin üvey kızıdır.
Camille Raquin – Thérèse'in öz kuzeni ve kocası.
Madame Raquin – Camille'in annesi Thérèse'in halası. Ailesine destek olmak için çarşıda esnaflık ypıyor.
Laurent – Camille'in çocukluk arkadaşı.
Michaud – Madame Raquin'in arkadaşı, polis memuru.
Olivier – Michaud''un oğlu, polis istasyonunda çalışıyor.
Suzanne – Olivier'ın eşi.
Grivet – Orléans Tren Şirketi'nin eski bir çalışanı. (Camille de orada çalışıyor)
François – Raquin ailesinin kedisi.
Olay Örgüsü
Thérèse Raquin, Fransız bir askerin ve Cezayirli bir kadının kızıdır. Annesi öldükten sonra, babası onu halası "Madame Raquin ve hasta oğlu "Camille"in yanına gönderir. Annesi, hasta olduğu için, Camille'in üzerine çok düşer, çok ilgi gösterir. Bu yüzden çocuk, şımarık ve bencil biri olur. Thérèse ve Camille birlikte büyürler. Thérèse 21 yaşındayken, Camille ile evlendirir. Hemen sonra oğlunun bir kariyer yapabilmesi için Paris'e taşınma kararı alır.
Thérèse ve Madam Raquin, Pont Neuf isimli bir pasajda, iş arayan Camille'e yardım etmek için, bir dükkan açarlar. Camille, Orleans Demiryolları Şirketi'nde işe başlar. Orada çocukluk arkadaşı Laurent ile karşılaşır. Laurent, Raquin ailesinin evine sık sık gelip gider. Yalnız Thérèse ile bir ilişki yaşamak ister çünkü artık hayat kadınlarını istememekte, parası yetmemektedir. Ancak bu ilişki, ileride ateşli bir aşka dönüşecektir.
Thérèse'in odasında düzenli olarak, gizlice buluşurlar. Bir süre sonra Laurent'in patronu, onun erken çıkmasını yasaklar. Önü kesilen aşıklar, artık başka bir yol bulmak durumundadır. Thérèse, Camille'i öldürmeyi teklif eder. Daha sonra onu bir tekne gezisinde boğarak öldürmeye girişirler. Camille, direnirken Laurent'in boğazını ısırır. Ama sonunda Camille, ölür. İnsanlara bunun bir kaza olduğunu söylerler. Ama annesi, durumdan şüphelenir. İnsanlar bu hikayeye inanır ama annesi inanmaz.
Laurent, Camille'in ölümünden emin olamaz ve sık sık morga gider. En sonunda Laurent'in cesediyle karşılaşır. Bütün bunlara rağmen, Thérèse kâbuslar görmektedir. Cinayetin etkisinden çıkamamıştır. Aile dostları Michaud, Thérèse'in tekrar evlenmesi gerektiğini ve Laurent'in ideal koca adayı olduğunu söyler. Ancak evlendikten sonra bile bu cinayet aklından çıkamaz. Laurent ve Thérèse, yatak odalarında Camille'in ölü bedeninin hayallerini görmeye başlarlar. O kadar ki bu hayal, onların birlikte olmalarına bile engel olur. Bir sanatçı olan Laurent, çizdiği her tabloda, Camille'e benzeyen insanları çizmekten kendini alıkoyamaz.
Bunların yanında, Camille'in annesi oğlunun ölümünün ardından kalp krizi geçirir. İkinci kalp krizinde felç olur. Ancak gözleri hala görmektedir. Kulakları da duymaktadır. Ve bir tartışma sırasında gerçekleri onların ağzından duyar. Bu durumu anlatmaya çalışsa da başarısız olur.
En sonunda Thérèse ve Laurent birlikte yaşayamaz olurlar. Birbirlerinden gizli olarak birbirlerini öldürme planı yaparlar. Ancak öldüremezler. En sonunda zehir içerek intihar etmek isterler. Ve Madam Raquin'in önünde zehir içerler. Madam Raquin, ölümlerini ve oğlunun intikamını zevkle izler.
Kiralık Konak Roman Özeti ve İncelemesi
Kiralık Konak
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, girilen yeni medeniyet dairesinin nesiller üzerinde etkilerini konu alır. Tanzimat’ın yarattığı insan tiplerini, değer yargılarını ve kuşaklar arasındaki uyumsuzluğu gösterir. Y.Kadri 1922’ye kadar toplumdan uzaktır. Ancak 22’den sonra Ziya Gökalp’in etkisiyle Milli kimliğine bağlanmayı seçer.
Konak, Osmanlı’nın son dönemlerdeki kültürel bütünlüğünü temsil eder. Konakta Osmanlı’nın son dönemlerine tanıklık eden ve yaşayış biçimini benimseyen “Naim Efendi” , evli kızı, torunları ve torunlarının mürebbiyesi bir arada yaşamaktadır. Naim Efendi, babasından kalan serveti gençliğinden beri büyük dikkatle idare eden düzenli ve müşfik bir insandır. Memuriyetten gelir, memurluk zamanında resmi ve gayriresmi bütün her şeyi görmüştür. Kendisi “Konağına” ve onun nezdinde “Osmanlı’ya” bağlıdır. Konaktaki insanlara yabancılık çektiği sırada tek dayanağı olan Konak’taki odasına sığınır. Oda onu hem maddi hem manevi kötü etkilerden korur. Yani Konak, Naim Efendi’yi “yozlaşmış insani ilişkilerden koruyan ve eski günlerin hasretine ilaç olan” bir mekan haline gelir. Naim Efendi maddi sıkıntılar çektiğinde bile konağı satmaktan kaçınır.
Tanzimat döneminin sonrasında yetişen bürokratlar değişimlere yabancılık çekmese de evlerinin dışındaki sosyal hayattan kaçınmak için evlerinin “iç” hayatına çekilmişlerdir. Bu şekilde alışık olmadıkları ancak; yabancı da olmadıkları bu yeni sosyal düzenden kendilerini korumaya çalışırlar.
Osmanlı geleneğini temsil eden Naim Efendi’nin karşısına Tanzimat’ın meyvesi, batı kültürüyle yetişen, Galatasaray Lisesi’nde Fransız terbiyesi almış, damadı, Duyûn-ı Umumiye Müfettişi “Servet Bey” çıkarılır. Kendisi “Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur.” (Karaosmanoğlu 1999:25) Çevresinin gerçeklikleri ile aldığı terbiye sürekli birbiriyle çatışma halindedir ve bu uyumsuzluk ona birtakım garip huylar edindirmiştir. Servet Bey, batıya o kadar hayrandır ki Meşrutiyet’in ilanından sonra evde Türkçe konuşulmasını yasaklar. Yakup Kadri’nin bunu yaptırması önemlidir. Çünkü ona göre “Anadilinden kaybeden insan aslında kendisinden uzaklaşan insandır.”
Konaktaki çatışmanın en büyük kaynağı Servet Bey’dir. Kızı Seniha oğlu Cemil’i nereden geldiği bilinmeyen “yabancı” bir mürebbiyenin eline teslim etmiş, kayınpederine karşı tavizsiz bir tutum sergilemiş ve “eski” düşüncelere adeta düşman kesilmiştir. Bu da çatışmaları körükler. Adeta bir batı hayranıdır ve doğuya tahammülü yoktur. Bu yüzden de Naim Efendi’nin aksine “Konak’ta kendisini rahat hissetmez. Dolayısıyla da Osmanlı’da rahat hissetmediğini anlarız. Onun evi hem iç hem de dış açıdan “batı”ya uygun olan Şişli’deki apartman dairesidir. Tanzimat’ın ikinci neslinin durumu özetle budur.
Tanzimatın birinci ve ikinci neslinin arasındaki çatışma ortadadır. Ancak Yakup Kadri, çatışmayı derinleştirmek için üçüncü nesil olan Seniha’yı romana eklemiştir. Seniha Servet Bey’in kızıdır. Tanzimat’ın o meşhur alafranga tipidir. Konaktan nefret eder. Hatta orayı bir “mezar” olarak tanımlar. O kadar ki sadece dedesine değil, babasına da yabancılaşmıştır. Batıya ilgisi çok fazladır. Hatta Avrupa’da yaşamak istemektedir. Ona sürekli Avrupa’yı öve öve bitiremeyen Madam Kronski’nin bunda etkisi büyüktür. Romanda 3.Neslin durumunun daha iyi anlaşılması için –konak- dışından da gençler örneklemiştir. Bu gençler yer yer çay partileri vermekte, kumar oynamakta ve sabahlara kadar eğlenceler düzenlemektedirler. Kendisi de ayrı bir konakta oturan Naim Efendi’nin kızkardeşi Selma Hanım ‘a göre bu gençlerin en büyük sorunu utanç duygusundan yoksun olmalarıdır.
Seniha, bu arkadaş grubunda bulunan, Avrupa’da bulunmuş zengin ve varlıklı Faik Bey’e aşıktır. Arzu ettiği yaşam tarzını Faik Bey gibi zengin biriyle elde edebileceğini düşünmektedir. Faik Bey aynı zamanda kumar düşkünüdür. Seniha kendisini kısa sürede Faik Bey’e kaptırır. Bu ilişki Tanzimat’ın birinci nesline mensup olan Naim Efendi’nin kız kardeşi Selma Hanım tarafından “utanç verici” olarak görülmekteyken, bir kuşak sonrasına mensup olan Servet Bey’in kızkardeşi “Necibe Hanım” tarafından da bizzat desteklenir. Bu iki gencin ilişkisini bütün İstanbul duyar. Bu gelişme Seniha’yı üzer ama Seniha esas yıkımı kumar yüzünden parasız kalan Faik Bey’in ondan borç istemesi yaşatır. Seniha, arzu ettiği yaşama Faik Bey ile de ulaşamayacaktır.
Faik Bey parasız kalınca gerçek yüzünü gösterir. Aslında kendisi o dönemin Avrupa’nın büyüsüne kapılmış, aşırı Batılılaşmış ve hayat karşısında tek başına kalınca çaresiz düşen gençlerini temsil eder.
Seniha Faik Bey ile ilişkisini keser ve yabancılaşmakta olan arkadaş grubunun arasına yeniden katılır.
Eserde Tanzimat’ın 3. Nesline dahil edilebilecek ancak o neslin insanlarından biraz farklı biri daha vardır. O da Naim Efendi’nin yeğeni “Hakkı Celis” tir. Bu genç, Fecr-i Ati çizgisinde şiirler yazan duygulu biridir ve içten içe Seniha’ya aşıktır. Ancak Seniha onun aşkını görmezden gelmekte ve ona yüz vermemektedir. Yazar, Hakkı Celis’in aşk merkezli biri olduğunu ön plana çıkarmak için onu Necibe Hanım’ın köşkünde işler. Bu köşk, “Konak”ın sakin havasının yerine daha karmaşık, kaotik ve yozlaşmanın, ötekileşmenin merkezi haline gelmiş bir yerdir. Bu köşkteki partilerin birinde Hakkı Celis, Seniha’ya aşkını ilan eder. Reddedilir, hatta köşkteki insanlar tarafından alaya alınır. Bu olaydan sonra aşkı söner, git gide içine kapanır, insanlardan uzaklaşır.
Bu sırada savaş yaklaşmaktadır. Hakkı Celis askerliğe gider, Seniha da Avrupa’ya gider. Seniha Avrupa’dan döndüğü sırada talimlerden izin alıp onu görmeye gider. Seniha tarafından bir daha aşağılanınca duygusal bir değişim yaşar ve Seniha’ya olan aşkı, vatan/millet aşkına dönüşür.
Sonuç olarak evde yaşanan muazzam huzursuzluk sonrasında bu gergin ortamda rahat edemeyenler kendilerine yeni ortamlar ararlar. Naim Efendi, birinci neslin temsilcisi, konakta rahat edebilen tek kişidir. O konakta kalır, kızı, damadı ve biricik torunu Seniha onu terk edince yalnız kalır. Bu yüzden kardeşi Selma Hanım konağı kiraya vermek ister, böylece Naim Efendi’yi yalnız kalmasın diye kendi yanına taşınmaya mecbur edecektir. Ancak Naim Efendi buna yanaşmaz. Ne olursa olsun konağına bağlıdır. Bu da onun Osmanlı’ya bağlılığını simgeler.
Konakta daha fazla kalamayan Servet Bey oradan taşınır ve Şişli’de bir apartman dairesine yerleşir. Orada kendisi gibi insanlarla bir araya gelir, her gün eğlenceler düzenler. Duyun-ı Umumiye’den bir şekilde yolunu bulur ve savaş sonrası zenginlerinden biri olur. Hayatını kendi dünyasında devam ettirir. Bu değişim aynı zamanda biten Osmanlı/konak hayatının yerini alacak hayat tarzına işaret etmektedir.
Seniha ise Avrupa’ya kaçar. Lüks otellerde her gün başka bir zenginle düşüp kalkar. Parası bitip de babasının yanına döndüğünde artık babasının zengin arkadaşlarının ilgisini çeker ve eski iş ortaklarından biriyle vicdanını rahatlatmaya çalışır.
Hakkı Celis ise Seniha ve Faik Bey gibi kendine yabancılaşıp tükenen insanları gördükten sonra hayata dair çok önemli dersler çıkarır. İçine kapandığı sırada bir vatan-millet tezine ulaşır. Buna göre “millet” denilen toplum Naim Efendi, Faik Bey ve Seniha gibi insanlardan oluşamayacağını düşünür. Yeni bir başlangıca ve tazelenmeye ihtiyaç vardır. Bu tip insanlar toplumun çürüyen parçalarıdır ve kesilip atılması gerekmektedir. Bu yüzden Hakkı Celis, Çanakkale’ye savaşmaya gider.
Hakkı Celis’in ölüme gidişi anlamlıdır. Seniha gibi insanlar için ölüm bir son olabilir ama kendisi için bir başlangıçtır. Kendi özünden kopmayan yeni bir nesil için Çanakkale’ye savaşmaya gider.
Bu şekilde, Tanzimat’ın yarattığı çeşitli nesillere mensup kişiler aynı ortamda verilmiş ve her biri kendi “çevrelerini, evlerini” bulmuşlardır.
Cumhuriyet Döneminde Deneme (İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)
Fikirden fanteziye kadar geniş bir konu alanı olan deneme türü süreli yayımlar sayesinde çok gelişen bir türdür. Edebiyatçılarımızın büyük bir kısmı bu alanda kalemlerini denemişlerdir. Aralarından Ataç gibi bu türün büyük ustası çıkmıştır.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında hemen hemen bütün yazarlarımızın denemelerini görüyoruz: Ahmet Rasim (1864-1932), Ruşen Eşref Ünaydın (1892-1959), Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), İsmail Habib Sevük (1892-1954), Malik Aksel (1901-1987), Hasan Ali Yücel (1897-1961). Ahmet Haşim (1887-1933) deneme türünün en meşhur adlarındandır. Haşim, şiirinde o kadar uzaklaşmaya çalıştığı günlük meseleleri nesrinde dile getirmiştir. Zengin kültürü, parlak zekâsı ile o, fıkralarında fanteziyi arar. Gurabahâne-i Laklakan (1928), Bize Göre (1928) ve Frankfurt Seyahatnâmesi (1933)'nde toplamıştır. Hemen her denemesinde zıtlıkların birleşmesinden çakan şimşekler ışığında okuyucu her alelâdenin hârıkulâdeye dönüştüğünü görür. O her şeyi, "hayalinin havuzunda" seyreder ve seyrettirir.
Nurullah Ataç (1898-1957) kendisini "günde yirmi dört saat edebiyatçı olan" diye niteleyen bir denemeci ve tenkitçidir. Yahya Kemal'i ve öğrencilerini tanımış (1922) ve ilk eserlerini Dergâh'ta yayımlamıştır. Fransızca, edebiyat ve sanat tarihi öğretmenliği yapmış olan Ataç'ın çok başarılı bir öğretmenlik hayatı olduğu, öğrencilerinin onun hakkında yazdıkları hatıralardan anlaşılmaktadır. Türk Dil Kurumu'nda Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışan ve Türk Dili dergisini yöneten (1951-1957) Ataç'ın bu dergide "Dergiler Arasında" başlığıyla yazdığı denemeleri kitap hâlinde yayınlanmıştır (1980).
Cumhuriyet'in ilk yıllarında hemen hemen bütün yazarlarımızın denemelerini görüyoruz: Ahmet Rasim (1864-1932), Ruşen Eşref Ünaydın (1892-1959), Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), İsmail Habib Sevük (1892-1954), Malik Aksel (1901-1987), Hasan Ali Yücel (1897-1961). Ahmet Haşim (1887-1933) deneme türünün en meşhur adlarındandır. Haşim, şiirinde o kadar uzaklaşmaya çalıştığı günlük meseleleri nesrinde dile getirmiştir. Zengin kültürü, parlak zekâsı ile o, fıkralarında fanteziyi arar. Gurabahâne-i Laklakan (1928), Bize Göre (1928) ve Frankfurt Seyahatnâmesi (1933)'nde toplamıştır. Hemen her denemesinde zıtlıkların birleşmesinden çakan şimşekler ışığında okuyucu her alelâdenin hârıkulâdeye dönüştüğünü görür. O her şeyi, "hayalinin havuzunda" seyreder ve seyrettirir.
Nurullah Ataç (1898-1957) kendisini "günde yirmi dört saat edebiyatçı olan" diye niteleyen bir denemeci ve tenkitçidir. Yahya Kemal'i ve öğrencilerini tanımış (1922) ve ilk eserlerini Dergâh'ta yayımlamıştır. Fransızca, edebiyat ve sanat tarihi öğretmenliği yapmış olan Ataç'ın çok başarılı bir öğretmenlik hayatı olduğu, öğrencilerinin onun hakkında yazdıkları hatıralardan anlaşılmaktadır. Türk Dil Kurumu'nda Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışan ve Türk Dili dergisini yöneten (1951-1957) Ataç'ın bu dergide "Dergiler Arasında" başlığıyla yazdığı denemeleri kitap hâlinde yayınlanmıştır (1980).
Ataç'ın denemeleri kadar önemli bir başka çalışma alanı çevirilerdir, pek çok dünya yazarından seçme eserleri Türkçeye kazandırmıştır.
Ataç dil konusundaki tutumu ve değerlendirmelerinde kendi zevkini hâkim kılan izlenimci tavrı dolayısıyla hem çok beğenilmiş hem de çok yerilmiştir. Divan, halk ve Avrupa edebiyatını iyi bilmesi, onun hükümlerinde sağlam bir zemin oluşturmuştur. Eskiyi iyi bilmesi, yeniyi sürekli takip etmesi ve beğendiklerini açıkça söylemekten çekinmemesi ona -ister yazdıklarını beğensinler, ister beğenmesinler- geniş bir okuyucu kitlesi kazandırmıştır. Bir yazarın ilk denemeleri hakkındaki görüşlerini bile yazmaktan çekinmemiş ve böylece genç yazarları teşvik etmiş, uyarmıştır. Ataç hakkındaki yazılar gözden geçirildiği zaman onun değerlendirilmesinde tek bir tavrının esas alındığı görülür. Elbette dil konusundaki tutumu çok yankı uyandırmış, "dil devriminin" öncüsü sayılmıştır. Bu konuda benzer bir tavrı benimsemiş ve uygulamış olan Ömer Seyfettin'i pek anmaması yadırgatıcı görülebilirse de Ataç, daha önceleri dil sadeleşmesi konusunu anlamadığını söyler. Bunun bir sebebi Ataç'ın yazdıklarında tarihî gelişimi dikkate almamasıdır. Onun zengin kültür birikimiyle bütün dünya edebiyatını, divan ve halk geleneklerimizi bir arada anması, insanlığın ortak davranışlarının, değerlerinin edebiyata yansımasını ortaya çıkarır. Ataç hayranları onun hemen daima şikâyet ettiği bir tavrı benimsemiş ve toptan ve kesin hükümlere yönelmişlerdir.
Ataç dil konusundaki tutumu ve değerlendirmelerinde kendi zevkini hâkim kılan izlenimci tavrı dolayısıyla hem çok beğenilmiş hem de çok yerilmiştir. Divan, halk ve Avrupa edebiyatını iyi bilmesi, onun hükümlerinde sağlam bir zemin oluşturmuştur. Eskiyi iyi bilmesi, yeniyi sürekli takip etmesi ve beğendiklerini açıkça söylemekten çekinmemesi ona -ister yazdıklarını beğensinler, ister beğenmesinler- geniş bir okuyucu kitlesi kazandırmıştır. Bir yazarın ilk denemeleri hakkındaki görüşlerini bile yazmaktan çekinmemiş ve böylece genç yazarları teşvik etmiş, uyarmıştır. Ataç hakkındaki yazılar gözden geçirildiği zaman onun değerlendirilmesinde tek bir tavrının esas alındığı görülür. Elbette dil konusundaki tutumu çok yankı uyandırmış, "dil devriminin" öncüsü sayılmıştır. Bu konuda benzer bir tavrı benimsemiş ve uygulamış olan Ömer Seyfettin'i pek anmaması yadırgatıcı görülebilirse de Ataç, daha önceleri dil sadeleşmesi konusunu anlamadığını söyler. Bunun bir sebebi Ataç'ın yazdıklarında tarihî gelişimi dikkate almamasıdır. Onun zengin kültür birikimiyle bütün dünya edebiyatını, divan ve halk geleneklerimizi bir arada anması, insanlığın ortak davranışlarının, değerlerinin edebiyata yansımasını ortaya çıkarır. Ataç hayranları onun hemen daima şikâyet ettiği bir tavrı benimsemiş ve toptan ve kesin hükümlere yönelmişlerdir.
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) Beş Şehir (1946)'de tarih, toprak ve kültür içinde oluşup bugüne ulaşan insanı, günlük yaşayışı, geçmişe bakışı ve geleceğe uzanışıyla, bazı şehirlerin ekseninde anlatır. Bu şehirler Anadolu'nun yurt edinilmesindeki safhaları da belirleyen tarihin her an kendisini hissettirdiği Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul'dur. Yazar eserinde bu şehirleri kültürümüzün aynaları hâline getirir. Tanpınar'ın öteki denemeleri Yaşadığım Gibi (1970)'dedir.
Abdülhak Şinasi Hisar geçmiş zaman hatıralarını, eşya tasvirleriyle tespit eder. Suut Kemal Yetkin (1903-1980) denemelerinde özellikle edebiyat konularını işlemiştir.
Yeni Sabah gazetesindeki fıkraları henüz kitaplaşmamış olan Sabri Esat Siyavuşgil (1907-1968) hakkı bilinmemiş deneme yazarlarımızdandır. O bu denemeleriyle kültür hayatımızı, zaman zaman biraz alaycı bir dille yansıtmıştır.
Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyuboğlu (1908-1973) da deneme yazmıştır. Haldun Taner (1915-1986)'in Devekuşu'na Mektupları abesin ironisini yakalar.
Salâh Birsel (1919-1999), gerek şiirlerinde gerek denemelerinde çok özel, kendisinden başka hiç kimseye benzemeyen bir sanatçıdır. Çok renkli ve canlı, geniş bir kültürden süzülmüş olan nesri, her an yeni ve tazedir. Kendisini yazılarında sakladığını söyleyen, ironinin her türünü ve tonunu başarıyla kullanan yazar, nice basmakalıptan yararlandığı halde asla basmakalıp izlenimi uyandırmaz. Ancak kelimeleri, deyimleri sürekli olarak yenilemesinin bir noktadan sonra okuyucuyu yorduğu da unutulmamalıdır.
Fikir yazıları ve edebiyat tarihi çalışmalarıyla tanınan Mehmet Kaplan (1915-1986) Alain'in "yazarak düşünmek" metodunu benimsemiştir. Bu tür yazılarında fikir ile duyguyu da birleştirir.
Fethi Naci (Kalpakçıoğlu) (d. 1927) kendisini bütünüyle edebiyat incelemelerine veren "Toplumcu sanatın teorisini kurmaya savaşan, bilimsel yöntemle çalışan" günümüz eleştirmeci ve denemecilerindendir. Günlük şeklinde dergilerde yazdığı deneme/eleştirilerinde edebiyatı günü gününe takip ederek, seçmelerini ve yorumlarını/izlenimlerini okuyucularına aktaran Fethi Naci Nurullah Ataç'ı andırmaktadır.
Deneme türünün öteki adları şunlardır: Vedat Günyol (d. 1912), Oktay Rifat (1914-1988), Orhan Burian (1915-1953), Melih Cevdet Anday (d. 1915); Bedri Rahmi Eyuboğlu; Vedat Türkali (d. 1919); Oktay Akbal (d. 1923), Attilâ İlhan (d. 1925), Nermi Uygur (d. 1925); Memet Fuat (d. 1926), Asım Bezirci (1927-1993), Bilge Karasu (1930-1995), Orhan Okay (d. 1931), Turan Oflazoğlu (1932), Orhan Duru (d. 1933), Ahmet Oktay (d. 1933), Onat Kutlar (1936-1995), Oğuz Demiralp, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Kutlu (d. 1947), Selim İleri (d. 1949). Günümüzde edebiyat dergilerinde ve gazetelerde pek çok deneme yazılmaktadır.
Abdülhak Şinasi Hisar geçmiş zaman hatıralarını, eşya tasvirleriyle tespit eder. Suut Kemal Yetkin (1903-1980) denemelerinde özellikle edebiyat konularını işlemiştir.
Yeni Sabah gazetesindeki fıkraları henüz kitaplaşmamış olan Sabri Esat Siyavuşgil (1907-1968) hakkı bilinmemiş deneme yazarlarımızdandır. O bu denemeleriyle kültür hayatımızı, zaman zaman biraz alaycı bir dille yansıtmıştır.
Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyuboğlu (1908-1973) da deneme yazmıştır. Haldun Taner (1915-1986)'in Devekuşu'na Mektupları abesin ironisini yakalar.
Salâh Birsel (1919-1999), gerek şiirlerinde gerek denemelerinde çok özel, kendisinden başka hiç kimseye benzemeyen bir sanatçıdır. Çok renkli ve canlı, geniş bir kültürden süzülmüş olan nesri, her an yeni ve tazedir. Kendisini yazılarında sakladığını söyleyen, ironinin her türünü ve tonunu başarıyla kullanan yazar, nice basmakalıptan yararlandığı halde asla basmakalıp izlenimi uyandırmaz. Ancak kelimeleri, deyimleri sürekli olarak yenilemesinin bir noktadan sonra okuyucuyu yorduğu da unutulmamalıdır.
Fikir yazıları ve edebiyat tarihi çalışmalarıyla tanınan Mehmet Kaplan (1915-1986) Alain'in "yazarak düşünmek" metodunu benimsemiştir. Bu tür yazılarında fikir ile duyguyu da birleştirir.
Fethi Naci (Kalpakçıoğlu) (d. 1927) kendisini bütünüyle edebiyat incelemelerine veren "Toplumcu sanatın teorisini kurmaya savaşan, bilimsel yöntemle çalışan" günümüz eleştirmeci ve denemecilerindendir. Günlük şeklinde dergilerde yazdığı deneme/eleştirilerinde edebiyatı günü gününe takip ederek, seçmelerini ve yorumlarını/izlenimlerini okuyucularına aktaran Fethi Naci Nurullah Ataç'ı andırmaktadır.
Deneme türünün öteki adları şunlardır: Vedat Günyol (d. 1912), Oktay Rifat (1914-1988), Orhan Burian (1915-1953), Melih Cevdet Anday (d. 1915); Bedri Rahmi Eyuboğlu; Vedat Türkali (d. 1919); Oktay Akbal (d. 1923), Attilâ İlhan (d. 1925), Nermi Uygur (d. 1925); Memet Fuat (d. 1926), Asım Bezirci (1927-1993), Bilge Karasu (1930-1995), Orhan Okay (d. 1931), Turan Oflazoğlu (1932), Orhan Duru (d. 1933), Ahmet Oktay (d. 1933), Onat Kutlar (1936-1995), Oğuz Demiralp, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Kutlu (d. 1947), Selim İleri (d. 1949). Günümüzde edebiyat dergilerinde ve gazetelerde pek çok deneme yazılmaktadır.
***
Roman ve hikâye başta olmak üzere edebiyatımızdaki özellikler şu maddelerde toplanabilir:
1. Başlangıçta İstanbul dışı ve Ankara ile savaş bölgeleri; burada yaşayan köylüler ve onlarla karşılaşan İstanbullu görevliler ve aydınlar işlenir. Millî Mücadele ve inkılâpların anlatılması. İstanbul'dan Anadolu'ya bakış daha sonra ele alınır.
2. Eskiye ve İstanbul'a karşı, yeni değerlerin ve Ankara'nın yüceltilmesi. Son yıllarda bu bakış tarzında değişme olmuş ve yazarlar gözlerini yine İstanbul'a çevirmişlerdir.
3. Zaferle sonuçlanan mücadele ve vatanın kurtulması, yeni zaferlerin kazanılacağı umudunu verir. Bundan doğan iyimserlikle tabiat, yoksulluk ve cehaletle mücadele hedeflenir. Yine de romanımızda kötümser bir şekilde fakirlik tabloları yer alır. İhmal edilen, unutulan köy. İdeolojik bakış açılarıyla romanlar ve hikâyeler yazılmıştır. Bunları Anadolu'dan büyük şehirlere, özellikle İstanbul'a göçün ortaya çıkardığı gecekondu bölgelerinin anlatılması ve işçi romanları takip etmiştir.
4. Maziyle hesaplaşma bugüne kadar sürmekle beraber, 1930'dan sonra mazi ile barışılmış, hatıraların güzelliği dile getirilmeye, Osmanlı'ya karşı daha müsamahalı bakılmaya başlanmıştır.
5. Aşk romanları, savaş sonrasının getirdiği ahlâk çöküntüsünü özellikle İstanbul mekânında işlemiştir. Son yıllarda cinselliğin her türü bol miktarda işlenmektedir.
6. Psikolojik eserler ve sıradan insanların hikâyeleri bugün de devam etmektedir.
7. Kadın başlangıçtan itibaren yazarların konusu olmakla birlikte, kadın yazarların sayısının artmasıyla konu, çeşitli cephelerden işlenmiştir. 1970 sonrası kadın konusu artık sadece aile ve çalışma hayatında değil, cinsellik açısından da ele alınmaktadır.
8. Medeniyet değiştirme konusu bir aydın romanı oluşturmaktadır. Aydın halk farkı, memur romanları diyebileceğimiz eserlerde Anadolu gerçeğine yeni bir gözle bakılmasına yol açmıştır. Aydına bakış farklılaşmaktadır.
9. II. Dünya Savaşı'nın izleri ve izlenimleri, gençlik üzerindeki etkisi ve Türkiye dışındaki bazı olayların işlenmesini demokratikleşme süreci takip eder. Siyasî partilerin kurulması, ihtilâller, romanların konusu olurken, siyasî görüşlere göre romanlar yazılmaktadır. İhtilâl ve askerî müdaheleler (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül) özellikle son yirmi yılın hikâye ve romanlarında çoktur. Yazarların büyük bir kısmı konularını kendi tecrübelerinden almaktadırlar. Son yıllarda romancı olmayanlar da bu tür eserler yazmaktadır.
10. Tarihî romanlar başlangıçtaki işlevlerinin dışına çıkmıştır. Günümüzde bu tür eserlerin gördüğü ilginin sonucu olarak hiç bir sağlam tarih bilgisine dayanmayan eserler tarih gerçekleri olarak sunulmaktadır. Tarihî romanlarda yeni bakış açıları doğmuştur.
1. Başlangıçta İstanbul dışı ve Ankara ile savaş bölgeleri; burada yaşayan köylüler ve onlarla karşılaşan İstanbullu görevliler ve aydınlar işlenir. Millî Mücadele ve inkılâpların anlatılması. İstanbul'dan Anadolu'ya bakış daha sonra ele alınır.
2. Eskiye ve İstanbul'a karşı, yeni değerlerin ve Ankara'nın yüceltilmesi. Son yıllarda bu bakış tarzında değişme olmuş ve yazarlar gözlerini yine İstanbul'a çevirmişlerdir.
3. Zaferle sonuçlanan mücadele ve vatanın kurtulması, yeni zaferlerin kazanılacağı umudunu verir. Bundan doğan iyimserlikle tabiat, yoksulluk ve cehaletle mücadele hedeflenir. Yine de romanımızda kötümser bir şekilde fakirlik tabloları yer alır. İhmal edilen, unutulan köy. İdeolojik bakış açılarıyla romanlar ve hikâyeler yazılmıştır. Bunları Anadolu'dan büyük şehirlere, özellikle İstanbul'a göçün ortaya çıkardığı gecekondu bölgelerinin anlatılması ve işçi romanları takip etmiştir.
4. Maziyle hesaplaşma bugüne kadar sürmekle beraber, 1930'dan sonra mazi ile barışılmış, hatıraların güzelliği dile getirilmeye, Osmanlı'ya karşı daha müsamahalı bakılmaya başlanmıştır.
5. Aşk romanları, savaş sonrasının getirdiği ahlâk çöküntüsünü özellikle İstanbul mekânında işlemiştir. Son yıllarda cinselliğin her türü bol miktarda işlenmektedir.
6. Psikolojik eserler ve sıradan insanların hikâyeleri bugün de devam etmektedir.
7. Kadın başlangıçtan itibaren yazarların konusu olmakla birlikte, kadın yazarların sayısının artmasıyla konu, çeşitli cephelerden işlenmiştir. 1970 sonrası kadın konusu artık sadece aile ve çalışma hayatında değil, cinsellik açısından da ele alınmaktadır.
8. Medeniyet değiştirme konusu bir aydın romanı oluşturmaktadır. Aydın halk farkı, memur romanları diyebileceğimiz eserlerde Anadolu gerçeğine yeni bir gözle bakılmasına yol açmıştır. Aydına bakış farklılaşmaktadır.
9. II. Dünya Savaşı'nın izleri ve izlenimleri, gençlik üzerindeki etkisi ve Türkiye dışındaki bazı olayların işlenmesini demokratikleşme süreci takip eder. Siyasî partilerin kurulması, ihtilâller, romanların konusu olurken, siyasî görüşlere göre romanlar yazılmaktadır. İhtilâl ve askerî müdaheleler (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül) özellikle son yirmi yılın hikâye ve romanlarında çoktur. Yazarların büyük bir kısmı konularını kendi tecrübelerinden almaktadırlar. Son yıllarda romancı olmayanlar da bu tür eserler yazmaktadır.
10. Tarihî romanlar başlangıçtaki işlevlerinin dışına çıkmıştır. Günümüzde bu tür eserlerin gördüğü ilginin sonucu olarak hiç bir sağlam tarih bilgisine dayanmayan eserler tarih gerçekleri olarak sunulmaktadır. Tarihî romanlarda yeni bakış açıları doğmuştur.
11. Sosyal değişmeler ve propaganda nitelikli romanlar köylü, iş-işveren ilişkileri ile devam etmiş Almanya'daki işçilerin maceraları ayrı bir küme oluşturacak kadar artmıştır.
1960 sonrası Almanya'daki Türklerin maceralarını işleyen eserler, parçalanmış aileler, geleneksel gurbet temi şehirleşme, sanayileşme ve yabancı ülkelerde ekmeğini arama çabasının getirdiği bin bir sıkıntı ile yoğrulur. Özellikle arkada kalan kadınlar ve çocukların hikâyeleri yazarlara yeni bir alan oluşturur. Almanya'dan sonra başka ülkelere gidenler de ele alınır.
Almanca öğrenen, Alman okullarında okuyan ikinci ve üçüncü nesiller yazdıkları eserlerle hem Alman hem de Türk edebiyatında kendilerine yer edinmektedirler.
12. Günümüzde "İslâmî içerikli roman" türü diye bir nitelendirme mevcut.96 Bu küme içinde başlangıç Hekimoğlu İsmail'dir (asıl adı: Ömer Okçu, d. 1932). Minyeli Abdullah (40 b.1989) Maznun (1970, 14.b. 1988) adlı romanlarının dışında İslâmî konuları işleyen denemeleri de bulunmaktadır. Son yıllarda sayısı artan dinî amaçlı yayınlar ve bu tür eserleri basan yayınevleri çoğalmıştır. Bu eserler edebiyattan ziyade sosyolojik bir önem taşımaktadır.97
13. Yazarlarımız eğitim ve kültür düzeyleri bakımından farklılık göstermektedirler. Başlangıçta Halide Edib'in dışındaki İstanbullu yazarlar, genellikle Fransız edebiyatıyla yetişmişlerdir. Bu yazarlar realist, naturalist ve romantik yazarların etkisindedir. Yakup Kadri, Peyami Safa, Abdülhak Şinasi ve Ahmet Hamdi Tanpınar'da Dostoyevski'nin yanı sıra Proust, Joyce ve Huxley'den gelen bilinçaltı roman akımı etkilidir. 1935 sonrası doğanların yabancı dilleri iyi öğrenmeleri ve dünyaya açılabilmeleri, bütün akımların sıcağı sıcağına ülkemizde de uygulanmasına yol açmıştır. Önceki etkiler Wolf, Kafka ve D. H. Lawrence'ye, Umberto Eco da eklenmiştir.
Başlangıçtan itibaren söz konusu edilen temaların hepsini bir arada, günlük hayatın karmaşıklığını verme amacıyla "Postmodern" yöntemle anlatma son yıllarda yaygınlaşmıştır.
14. Her dönemde belirli isimler etrafında kıyamet kopmuştur. Bunların büyük bir kısmı edebiyatla doğrudan doğruya ilgisi olmayan sebeplerle kamuouyunda duyulmuştur. Bazı isimler ise sürekli olarak gündemde yine benzer sebeplerle canlı tutulabilmiştir.
15. Değerlendirmeler edebiyat dışı yapılmış, yazarlarımız toplumun bölünmesine yol açacak taraflar oluşturmuşlardır. Sağ, sol, dinci, Türkçü ayırımları, yazarlarla ilgili sıhhatli değerlendirmeleri engellediği gibi bazı durumlarda onların yok sayılmalarına yol açmıştır. Bu gibi kümelendirmeler ancak edebiyat değeri olmayanlar için yapılabilir.
16. Tiyatromuzda yerli yazarların sayısı artmıştır. Yarına kalacak önemli drama yazarlarımız vardır.
17. Tenkit de ise edebiyat tarihi açısından incelemeler ile çağdaş yeni değerlendirme yöntemleri ayrı yollarda ilerlemektedir.
12. Tenkit alanında süregiden inanılmaz taassup, bazı konular etrafında tabular örüyor. O kadar sık tekrarlanan özgür düşünce sözde kalıyor.
18. Cumhuriyet'in ilk dönem yazarlarının büyük bir kısmının eserleri bugün okunmaz olmuştur. Bunda dilimizin hızlı değişmesinin etkisi olduğu gibi, kültür eserlerini tanımak ve tatmak için önce dile sahip olma gerçeğinin çocuklara ve gençlere telkin edilmemesi ve öğretilmemesi de etkilidir.
Büyük bir kısmı yazara, sanata ve okuyucuya karşı hiç bir saygısı olmadığı anlaşılan sadeleştirmelerle okuyucuya sunulan eserler veya özetleri, genç okuyucuları da haklı olarak uzaklaştırmaktadır. Bunun doğrudan doğruya bir eğitim konusu olduğu açıktır. Zira hiç bir edebiyat eseri dil malzemesine sahip olmadan tadılamaz. Ancak son yıllarda bu yozlaşmaya karşı çıkan yayınevlerinin, eserlerin asıllarını yayımlama çabalarını saygıyla anmak gerekir.
19. Edebiyatın gelişmesinde yayımcılığın ve dergiciliğin de etkisi çoktur. Türkiye'de farklı nitelikte yayımcılar vardır. Okuyucunun küçük yaşlarda hazırlanması ihtiyacının ortaya çıkardığı çocuk edebiyatı da biraz başı boş olmakla birlikte yayılmaktadır.
Roman ve hikâyemizin yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi çok geniş bir yelpazeye dağıldığı görülmektedir. Bu geniş yelpazede her türlü aşırılık yer aldığı gibi, öğreticilik vasfı da güçlü bir şekilde devam etmektedir. Bunların büyük bir kısmının yarına kalmayacak, edebî değerden yoksun olduklarını söylemek mümkündür. Ancak bunların sosyolojik ve psikolojik açıdan taşıdıkları önemi de görmezlikten gelmek doğru değildir.
1960 sonrası Almanya'daki Türklerin maceralarını işleyen eserler, parçalanmış aileler, geleneksel gurbet temi şehirleşme, sanayileşme ve yabancı ülkelerde ekmeğini arama çabasının getirdiği bin bir sıkıntı ile yoğrulur. Özellikle arkada kalan kadınlar ve çocukların hikâyeleri yazarlara yeni bir alan oluşturur. Almanya'dan sonra başka ülkelere gidenler de ele alınır.
Almanca öğrenen, Alman okullarında okuyan ikinci ve üçüncü nesiller yazdıkları eserlerle hem Alman hem de Türk edebiyatında kendilerine yer edinmektedirler.
12. Günümüzde "İslâmî içerikli roman" türü diye bir nitelendirme mevcut.96 Bu küme içinde başlangıç Hekimoğlu İsmail'dir (asıl adı: Ömer Okçu, d. 1932). Minyeli Abdullah (40 b.1989) Maznun (1970, 14.b. 1988) adlı romanlarının dışında İslâmî konuları işleyen denemeleri de bulunmaktadır. Son yıllarda sayısı artan dinî amaçlı yayınlar ve bu tür eserleri basan yayınevleri çoğalmıştır. Bu eserler edebiyattan ziyade sosyolojik bir önem taşımaktadır.97
13. Yazarlarımız eğitim ve kültür düzeyleri bakımından farklılık göstermektedirler. Başlangıçta Halide Edib'in dışındaki İstanbullu yazarlar, genellikle Fransız edebiyatıyla yetişmişlerdir. Bu yazarlar realist, naturalist ve romantik yazarların etkisindedir. Yakup Kadri, Peyami Safa, Abdülhak Şinasi ve Ahmet Hamdi Tanpınar'da Dostoyevski'nin yanı sıra Proust, Joyce ve Huxley'den gelen bilinçaltı roman akımı etkilidir. 1935 sonrası doğanların yabancı dilleri iyi öğrenmeleri ve dünyaya açılabilmeleri, bütün akımların sıcağı sıcağına ülkemizde de uygulanmasına yol açmıştır. Önceki etkiler Wolf, Kafka ve D. H. Lawrence'ye, Umberto Eco da eklenmiştir.
Başlangıçtan itibaren söz konusu edilen temaların hepsini bir arada, günlük hayatın karmaşıklığını verme amacıyla "Postmodern" yöntemle anlatma son yıllarda yaygınlaşmıştır.
14. Her dönemde belirli isimler etrafında kıyamet kopmuştur. Bunların büyük bir kısmı edebiyatla doğrudan doğruya ilgisi olmayan sebeplerle kamuouyunda duyulmuştur. Bazı isimler ise sürekli olarak gündemde yine benzer sebeplerle canlı tutulabilmiştir.
15. Değerlendirmeler edebiyat dışı yapılmış, yazarlarımız toplumun bölünmesine yol açacak taraflar oluşturmuşlardır. Sağ, sol, dinci, Türkçü ayırımları, yazarlarla ilgili sıhhatli değerlendirmeleri engellediği gibi bazı durumlarda onların yok sayılmalarına yol açmıştır. Bu gibi kümelendirmeler ancak edebiyat değeri olmayanlar için yapılabilir.
16. Tiyatromuzda yerli yazarların sayısı artmıştır. Yarına kalacak önemli drama yazarlarımız vardır.
17. Tenkit de ise edebiyat tarihi açısından incelemeler ile çağdaş yeni değerlendirme yöntemleri ayrı yollarda ilerlemektedir.
12. Tenkit alanında süregiden inanılmaz taassup, bazı konular etrafında tabular örüyor. O kadar sık tekrarlanan özgür düşünce sözde kalıyor.
18. Cumhuriyet'in ilk dönem yazarlarının büyük bir kısmının eserleri bugün okunmaz olmuştur. Bunda dilimizin hızlı değişmesinin etkisi olduğu gibi, kültür eserlerini tanımak ve tatmak için önce dile sahip olma gerçeğinin çocuklara ve gençlere telkin edilmemesi ve öğretilmemesi de etkilidir.
Büyük bir kısmı yazara, sanata ve okuyucuya karşı hiç bir saygısı olmadığı anlaşılan sadeleştirmelerle okuyucuya sunulan eserler veya özetleri, genç okuyucuları da haklı olarak uzaklaştırmaktadır. Bunun doğrudan doğruya bir eğitim konusu olduğu açıktır. Zira hiç bir edebiyat eseri dil malzemesine sahip olmadan tadılamaz. Ancak son yıllarda bu yozlaşmaya karşı çıkan yayınevlerinin, eserlerin asıllarını yayımlama çabalarını saygıyla anmak gerekir.
19. Edebiyatın gelişmesinde yayımcılığın ve dergiciliğin de etkisi çoktur. Türkiye'de farklı nitelikte yayımcılar vardır. Okuyucunun küçük yaşlarda hazırlanması ihtiyacının ortaya çıkardığı çocuk edebiyatı da biraz başı boş olmakla birlikte yayılmaktadır.
Roman ve hikâyemizin yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi çok geniş bir yelpazeye dağıldığı görülmektedir. Bu geniş yelpazede her türlü aşırılık yer aldığı gibi, öğreticilik vasfı da güçlü bir şekilde devam etmektedir. Bunların büyük bir kısmının yarına kalmayacak, edebî değerden yoksun olduklarını söylemek mümkündür. Ancak bunların sosyolojik ve psikolojik açıdan taşıdıkları önemi de görmezlikten gelmek doğru değildir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)