n1

openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6

Şu Notu Ara:

edebiyat ödevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat ödevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Baki-Gazelleri-Metin Şerhi

Kiralık Konak Roman Özeti ve İncelemesi

    Kiralık Konak

 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, girilen yeni medeniyet dairesinin nesiller üzerinde etkilerini konu alır. Tanzimat’ın yarattığı insan tiplerini, değer yargılarını ve kuşaklar arasındaki uyumsuzluğu gösterir. Y.Kadri 1922’ye kadar toplumdan uzaktır. Ancak 22’den sonra Ziya Gökalp’in etkisiyle Milli kimliğine bağlanmayı seçer.

   Konak, Osmanlı’nın son dönemlerdeki kültürel bütünlüğünü temsil eder. Konakta Osmanlı’nın son dönemlerine tanıklık eden ve yaşayış biçimini benimseyen  “Naim Efendi” , evli kızı, torunları ve torunlarının mürebbiyesi bir arada yaşamaktadır. Naim Efendi, babasından kalan serveti gençliğinden beri büyük dikkatle idare eden düzenli ve müşfik bir insandır. Memuriyetten gelir, memurluk zamanında resmi ve gayriresmi bütün her şeyi görmüştür. Kendisi “Konağına” ve onun nezdinde “Osmanlı’ya” bağlıdır. Konaktaki insanlara yabancılık çektiği sırada tek dayanağı olan Konak’taki odasına sığınır. Oda onu hem maddi hem manevi kötü etkilerden korur. Yani Konak, Naim Efendi’yi “yozlaşmış insani ilişkilerden koruyan ve eski günlerin hasretine ilaç olan” bir mekan haline gelir. Naim Efendi maddi sıkıntılar çektiğinde bile konağı satmaktan kaçınır.

    Tanzimat döneminin sonrasında yetişen bürokratlar değişimlere yabancılık çekmese de evlerinin dışındaki sosyal hayattan kaçınmak için evlerinin “iç” hayatına çekilmişlerdir. Bu şekilde alışık olmadıkları ancak; yabancı da olmadıkları bu yeni sosyal düzenden kendilerini korumaya çalışırlar.

  Osmanlı geleneğini temsil eden Naim Efendi’nin karşısına Tanzimat’ın meyvesi, batı kültürüyle yetişen, Galatasaray Lisesi’nde Fransız terbiyesi almış, damadı, Duyûn-ı Umumiye Müfettişi “Servet Bey” çıkarılır. Kendisi “Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur.” (Karaosmanoğlu 1999:25) Çevresinin gerçeklikleri ile aldığı terbiye sürekli birbiriyle çatışma halindedir ve bu uyumsuzluk ona birtakım garip huylar edindirmiştir. Servet Bey, batıya o kadar hayrandır ki Meşrutiyet’in ilanından sonra evde Türkçe konuşulmasını yasaklar. Yakup Kadri’nin bunu yaptırması önemlidir. Çünkü ona göre “Anadilinden kaybeden insan aslında kendisinden uzaklaşan insandır.”
  
  Konaktaki çatışmanın en büyük kaynağı Servet Bey’dir. Kızı Seniha oğlu Cemil’i nereden geldiği bilinmeyen “yabancı” bir mürebbiyenin eline teslim etmiş, kayınpederine karşı tavizsiz bir tutum sergilemiş ve “eski” düşüncelere adeta düşman kesilmiştir. Bu da çatışmaları körükler. Adeta bir batı hayranıdır ve doğuya tahammülü yoktur. Bu yüzden de Naim Efendi’nin aksine “Konak’ta kendisini rahat hissetmez. Dolayısıyla da Osmanlı’da rahat hissetmediğini anlarız.  Onun evi hem iç hem de dış açıdan “batı”ya uygun olan Şişli’deki apartman dairesidir. Tanzimat’ın ikinci neslinin durumu özetle budur.

    Tanzimatın birinci ve ikinci neslinin arasındaki çatışma ortadadır. Ancak Yakup Kadri, çatışmayı derinleştirmek için üçüncü nesil olan Seniha’yı romana eklemiştir. Seniha Servet Bey’in kızıdır. Tanzimat’ın o meşhur alafranga tipidir. Konaktan nefret eder. Hatta orayı bir “mezar” olarak tanımlar. O kadar ki sadece dedesine değil, babasına da yabancılaşmıştır. Batıya ilgisi çok fazladır. Hatta Avrupa’da yaşamak istemektedir. Ona sürekli Avrupa’yı öve öve bitiremeyen Madam Kronski’nin bunda etkisi büyüktür. Romanda 3.Neslin durumunun daha iyi anlaşılması için –konak- dışından da gençler örneklemiştir. Bu gençler yer yer çay partileri vermekte, kumar oynamakta ve sabahlara kadar eğlenceler düzenlemektedirler. Kendisi de ayrı bir konakta oturan Naim Efendi’nin kızkardeşi Selma Hanım ‘a göre bu gençlerin en büyük sorunu utanç duygusundan yoksun olmalarıdır.

   Seniha, bu arkadaş grubunda bulunan, Avrupa’da bulunmuş zengin ve varlıklı Faik Bey’e aşıktır. Arzu ettiği yaşam tarzını Faik Bey gibi zengin biriyle elde edebileceğini düşünmektedir. Faik Bey aynı zamanda kumar düşkünüdür. Seniha kendisini kısa sürede Faik Bey’e kaptırır. Bu ilişki Tanzimat’ın birinci nesline mensup olan Naim Efendi’nin kız kardeşi Selma Hanım tarafından “utanç verici” olarak görülmekteyken, bir kuşak sonrasına mensup olan Servet Bey’in kızkardeşi “Necibe Hanım”  tarafından da bizzat desteklenir. Bu iki gencin ilişkisini bütün İstanbul duyar. Bu gelişme Seniha’yı üzer ama Seniha esas yıkımı kumar yüzünden parasız kalan Faik Bey’in ondan borç istemesi yaşatır. Seniha, arzu ettiği yaşama Faik Bey ile de ulaşamayacaktır.

   Faik Bey parasız kalınca gerçek yüzünü gösterir. Aslında kendisi o dönemin Avrupa’nın büyüsüne kapılmış, aşırı Batılılaşmış ve hayat karşısında tek başına kalınca çaresiz düşen gençlerini temsil eder.

  Seniha Faik Bey ile ilişkisini keser ve yabancılaşmakta olan arkadaş grubunun arasına yeniden katılır.

  Eserde Tanzimat’ın 3. Nesline dahil edilebilecek ancak o neslin insanlarından biraz farklı biri daha vardır. O da Naim Efendi’nin yeğeni “Hakkı Celis” tir. Bu genç, Fecr-i Ati çizgisinde şiirler yazan duygulu biridir ve içten içe Seniha’ya aşıktır.  Ancak Seniha onun aşkını görmezden gelmekte ve ona yüz vermemektedir. Yazar, Hakkı Celis’in aşk merkezli biri olduğunu ön plana çıkarmak için onu Necibe Hanım’ın köşkünde işler. Bu köşk, “Konak”ın sakin havasının yerine daha karmaşık, kaotik ve yozlaşmanın, ötekileşmenin merkezi haline gelmiş bir yerdir. Bu köşkteki partilerin birinde Hakkı Celis, Seniha’ya aşkını ilan eder. Reddedilir, hatta köşkteki insanlar tarafından alaya alınır. Bu olaydan sonra aşkı söner, git gide içine kapanır, insanlardan uzaklaşır.

    Bu sırada savaş yaklaşmaktadır. Hakkı Celis askerliğe gider, Seniha da Avrupa’ya gider. Seniha Avrupa’dan döndüğü sırada talimlerden izin alıp onu görmeye gider. Seniha tarafından bir daha aşağılanınca duygusal bir değişim yaşar ve Seniha’ya olan aşkı, vatan/millet aşkına dönüşür.
  
  Sonuç olarak evde yaşanan muazzam huzursuzluk sonrasında bu gergin ortamda rahat edemeyenler kendilerine yeni ortamlar ararlar. Naim Efendi, birinci neslin temsilcisi, konakta rahat edebilen tek kişidir. O konakta kalır, kızı, damadı ve biricik torunu Seniha onu terk edince yalnız kalır. Bu yüzden kardeşi Selma Hanım  konağı kiraya vermek ister, böylece Naim Efendi’yi yalnız kalmasın diye kendi yanına taşınmaya mecbur edecektir. Ancak Naim Efendi buna yanaşmaz. Ne olursa olsun konağına bağlıdır. Bu da onun Osmanlı’ya bağlılığını simgeler. 
    
  Konakta daha fazla kalamayan Servet Bey oradan taşınır ve Şişli’de bir apartman dairesine yerleşir. Orada kendisi gibi insanlarla bir araya gelir, her gün eğlenceler düzenler. Duyun-ı Umumiye’den bir şekilde yolunu bulur ve savaş sonrası zenginlerinden biri olur. Hayatını kendi dünyasında devam ettirir. Bu değişim aynı zamanda biten Osmanlı/konak hayatının yerini alacak hayat tarzına işaret etmektedir.
  
    Seniha ise Avrupa’ya kaçar. Lüks otellerde her gün başka bir zenginle düşüp kalkar. Parası bitip de babasının yanına döndüğünde artık babasının zengin arkadaşlarının ilgisini çeker ve eski iş ortaklarından biriyle vicdanını rahatlatmaya çalışır.

    Hakkı Celis ise Seniha ve Faik Bey gibi kendine yabancılaşıp tükenen insanları gördükten sonra hayata dair çok önemli dersler çıkarır. İçine kapandığı sırada bir vatan-millet tezine ulaşır. Buna göre “millet” denilen toplum Naim Efendi, Faik Bey ve Seniha gibi insanlardan oluşamayacağını düşünür. Yeni bir başlangıca ve tazelenmeye ihtiyaç vardır. Bu tip insanlar toplumun çürüyen parçalarıdır ve kesilip atılması gerekmektedir. Bu yüzden Hakkı Celis, Çanakkale’ye savaşmaya gider.
  
    Hakkı Celis’in ölüme gidişi anlamlıdır. Seniha gibi insanlar için ölüm bir son olabilir ama kendisi için bir başlangıçtır. Kendi özünden kopmayan yeni bir nesil için Çanakkale’ye savaşmaya gider.


    Bu şekilde, Tanzimat’ın yarattığı çeşitli nesillere mensup kişiler aynı ortamda verilmiş ve her biri kendi “çevrelerini, evlerini” bulmuşlardır.  

1923-40 Dönemi Türk Edebiyatı (İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)

1923-1940 Dönemi
1. Eskiler: Cumhuriyet'in ilk yıllarında Abdülhak Hâmit Tarhan (1852-1937) başta olmak üzere Servet-i Fünun'dan Cenap Şahabettin (1870-1934), Ali Ekrem Bolayır (1867-1937), Sâmih Rifat (1874-1932), Faik Âli Ozansoy (1875-1950), Hüseyin Siret Özsever (1872-1959), II. Meşrutiyet sonrasından Celâl Sahir Erozan (1863-1935), Süleyman Nazif (1869-1927) Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944), Ziya Gökalp (1876-1924), Mehmet Akif Ersoy (1873-1936), Ahmet Haşim (1887-1933), Yahya Kemal Beyatlı (1884-1957) hayattaydırlar. Zevkleri ve şiir anlayışları eski dönemlerde oluşanlar da Cumhuriyet ile birlikte bir uyanış içine girerler. Günün olayları yaygın temler olarak şiirlerinde yer alır. Dillerinde genellikle, inanılmaz bir sadelik başlar. Mehmet Akif "İstiklâl Marşı"nın şairidir. Bunlardan modern Türk şiirinin gelişmesinde büyük payı olan Ahmet Haşim ve Yahya Kemal Beyatlı,
en güzel şiirlerini Cumhuriyet döneminde yazdılar.
Abdülhak Hâmit Tarhan, Tanzimat'tan beri Türk aydınlarının hayal ettikleri günleri gören bir gözlemci gibidir. Yeni denemelere devam etse de artık o devrini doldurmuş bir yazardır.

Dilde sadeleşmeyi başlangıçtan beri reddedenler, artık sade yazmaya başlarlar. Cenap Şahabettin ve Ahmet Haşim'in şiirlerinde bu değişme çok açık şekilde görülür. Her ikisi de en güzel şiirlerini Cumhuriyet'ten sonra yazmışlardır.

Hece vezniyle güzel şiirler yazılabileceğini ispatlamış olan Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949) Millî Mücadele günlerinin sevilen şiirlerinden birini söylemiş olan Samih Rifat (1874-1932), hicivleriyle Neyzen Tevfik (1879-1953) ve Halil Nihat Boztepe (1882-1949) dönemin öteki şairleridir. Şöhretlerini II. Meşrutiyet sonrasında kazanan Ahmet Haşim (1887-1933) ve Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) şiirleri ile bir ölçüt oluşturmuş şairlerdir. Etkileri günümüze kadar ulaşan bu şairlerden Yahya Kemal Üsküp'te, Ahmet Haşim Bağdat'ta doğmuştur.

Kendi klasiğimizi Divan şiirimizde bulan Yahya Kemal, onun "rüzgârıyla" yazdığı şiirleriyle şiirde güzelliğin kaynaklarını ve onlardan nasıl yararlanılacağını göstermiştir. Yahya Kemal, İstanbul'u Osmanlı medeniyetinin sembolü olarak değerlendirir ve eserlerinde vatan ve tabiat sevgisini İstanbul ile birleştirir. Dergâh dergisi, milliyetçi havasıyla hem iyi yazarları hem de öğrencileri çevresine toplamıştır. Ömer Seyfettin'in Genç Kalemler'de başlattığı konuşma dilini yazı dili hâline getirme tezi, Yahya Kemal'de şiirini bulmuştur. Yahya Kemal şiirde "ses"i her şeyden üstün tutar. II. Meşrutiyet'in tarihte örnekler arama eğilimi Yahya Kemal'de de vardır. Yahya Kemal'in şiirlerinin çoğu 1923'ten sonra yayımlanmıştır. Şiirine günlük olayları asla sokmayan Yahya Kemal, nesrinde Millî Mücadele'yi destekleyenlerin başındadır ve bu yazıları Eğil Dağlar'da kitaplaşmıştır. "Üç Tepe" gibi yazılarıyla edebiyatımızın yeni hedeflerini göstermiştir.3

Cumhuriyet dönemi şairleri üzerinde Yahya Kemal kadar tesirli bir diğer şahsiyet de Ahmet Haşim'dir (1887-1933). Nesri de şiiri kadar etkili olan Haşim denemelerini Akşam, İkdam, Milliyet gibi çeşitli yerlerde yayımlar. Bir kısmını da Gurabahâne-i Laklakan, Bize Göre ve Frankfurt Seyahatnamesi'nde toplar.4

Haşim sembolist akımı benimsemiş ve şiirde açık seçik bir anlam aramamıştır. Yayınlandığı zaman mizah dergilerinin alaylarına hedef olan "Bir Günün Sonunda Arzu"nun yol açtığı tartışmalardan sonra Haşim şiir anlayışını ortaya koyan "Şiirde Manâ ve Vuzuh" adlı yazısını yazar ve Göl Saatleri (1921)'ne tenkitlerini cevaplandırır. Haşim bu yazısında kendisini etkileyen "hâlis şiir"le ilgili görüşlerini belirtirken Rahip Bremond'un görüşlerinden de yararlanmıştır: "Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır." Şiirde kelimelerin anlamları değil, cümledeki sesleri önemlidir. Şiir kelimeler arasındaki dalgalanma ve birleşmelerden doğan seslerin uyandırdığı duygudur. Bu şiir anlayışı, şiirin tadılması için okuyucusunun katkısını gerektirir. Şiir anlamını okuyucunun ruhundan, yorumundan alır. Bu yazıyı Piyale (1926)'ye alır. Nurullah Ataç, Ahmet Haşim'in şiirimizde bir merhale olduğunu ve Haşim'den önce, Haşim'den sonra diye şiirimizin ayrılabileceğini yazar.5
2. Memleket Edebiyatı: Cumhuriyet devri şiirinin bu önemli akımı ilk örneklerini II. Meşrutiyet'ten sonra vermeye başlamıştır ve günümüzde de, kendisini yenileyemeden, Yahya Kemal'in bir devamı vehmiyle devam etmektedir.

Memleket kurtarılmıştır. Artık Anadolu coğrafyası ve ülkenin kalkınması ön plandadır. Bunu da yapacak olan ülkenin kurtarıcılarıdır. Şairlerin çoğu Anadolu halk şairlerinin yolundan giderek yeni bir şiir yaratmaya çalışırlar. Yıllardır devam eden aruz-hece tartışmaları da Yahya Kemal'in etkisine rağmen hecenin mutlak hakimiyetiyle sonuçlanmıştır. Bu kümeye giren şiirlerde;

a. Konu memlekettir.
b. Şekil, halk şiiri şekilleridir, vezin hecedir.
c. Dil sadedir, halk dili, mahallî söyleyişler, hattâ argo şiire girer.
d. Ton, hitabete kaçar.
e. İşlenen konulara uygun olarak gurur, iyimserlik ve irade ön plandadır.
f. Lirikten çok didaktiktir.

Mehmet Emin Yurdakul'un 20. yüzyılın başında söylediği
"Ben bir Türküm dinim cinsim uludur" mısrasında dile gelen gurur, artık bütün şairler tarafından paylaşılmaktadır.

Temel kaynak halk edebiyatı ise de kendi içinde bu akım mensupları çeşitlilik gösterirler: İlk defa karşılaşılan veya anlatılmaya değer bulunan memleket manzaraları, insanları tasvir ve hikâye edilir. İnsanların kahramanlıkları övülür ve tarihî mirasla birleştirilir, folklor orijinal bir kaynak olarak keşfedilir. İnsanların duygu ve iç dünyaları araştırılır. Fakirlik, kötü şartlar bir an önce tedbirler alınmayı gerektirir. İdealizm/milliyetçilikte veya kuzey komşumuzdaki komünizmde aranır. Başlangıçtan itibaren de kutuplar oluşur.

A. Tasvirde Kalanlar: (Gözlemci Gerçekçiler): Örnekleri halk edebiyatı olmakla birlikte Yahya Kemal'den çok şey öğrenmişlerdir. İlk şöhretlerini Mütareke döneminde yapan ve doğru bir tabir olmasa da "Hecenin Beş Şairi" diye bir kısım edebiyat tarihlerinde yer alanlardan en önemlisi Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973)'dir. Önceleri aruz, sonra hece ile yazdığı şiirlerle kendisini kabul ettirmiştir. Faruk Nafiz'in olgunluk devri, 1924-1938 arasıdır. "Han Duvarları" ile kazandığı şöhret ona yıllar boyu işleyeceği konuyu da buldurmuştur. Memleket coğrafyası, bu coğrafyada yaşayan insanlar ve onların estetiği eserine hakimdir. "Sanat" şiiri ile benimsediği estetiği açıklar. Bu anlayışta diğer milletlerin sanatlarıyla, Türk sanatı arasında alışveriş söz konusu edilmez. Şairin gözü sadece keşfedilmemiş, gizli hazinesinde bütün sanatları besleyecek Anadolu'dadır. Faruk Nafiz bu inancında yalnız değildir. Devir, Millî Mücadele'yi zaferle sonuçlandıran Türkün derinliklerinde sakladığı gücün anlaşılması ve anlatılmasını şart koşar. Bu şiirde yer alan görüşler pek çok şair tarafından devam ettirilmiştir. Günümüzde bile buna bağlı kalanlar görülmektedir. O yılların heyecanı içinde, başka kültürleri taklitle yetinmeyi reddeden bu tavır anlaşılabilir. Ancak kültür ufkunu daraltarak büyük sanat eserlerine ulaşılmayacağı da bir gerçektir.
1960-1972 yıllarında, şair geçirdiği hazin tecrübeleri Zindan Duvarları'nda dile getirir. Yıllar boyu milletvekili seçilmek isteğini mizahî şiirlerinde duyuran şairin bu arzusu hazin bir sonuca ulaşmıştır. Milletvekili seçildikten sonra 27 Mayıs darbesiyle Yassıada'ya gönderilen Faruk Nafiz yaşantılarına zindanı da sokmuştur. Orada yazdığı şiirlerin arasında güzel rubailer yer almaktadır.

Yahya Kemal'in tesirinde kalan, fakat günün heyecanını, şiirleriyle ifadeden çekinmeyen Faruk Nazif'de Yahya Kemal'deki mükemmellik endişesi yoktur. O, şiirlerini, üstadı gibi yıllarca olgunlaşsın diye bekletmemiş, sıcağı sıcağına yayımlamış ve devrin heyecanını beslemiştir.

Mehmetçik'in savaş sonrası yaşayışı ve milletini zafere ulaştıran Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Faruk Nafiz'in şiirlerinde dile gelir. Faruk Nafiz, sadece şiirleriyle değil, manzum tiyatrolarıyla da bu devrin en önemli temsilcisidir.

Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte adları anılan diğer şairler, Halit Fahri Ozansoy (1895-1971) -tiyatro oyunları da vardır-, Orhan Seyfi Orhon (1890-1972), Yusuf Ziya Ortaç (1895-1967) ve gür sesli şiirleriyle Enis Behiç Koryürek (1891-1949)'tir. Bu şairler çok yazmış olmakla birlikte, kendilerinden sonraya fazla bir şey bırakmamışlardır. Yusuf Ziya Akbaba adlı mizah dergisiyle tanınmıştır.

"Bir Yolcuya" adlı şiiriyle meşhur Necmettin Halil Onan (1902-1968), Şükûfe Nihal Başar (1892­1973), Halide Nusret Zorlutuna (1901-1983) ve Haluk Nihat Pepeyi (1901-1972), Zeki Ömer Defne (1903-1992), Sabahattin Ali (1907-1948) de bu kümede yer alırlar.

Faruk Nafiz Çamlıbel'in önemli iki takipçisi Kemalettin Kamu ile Ömer Bedrettin Uşaklı'dır. Millî Mücadele'ye bizzat katılan "Ben gurbette değilim/Gurbet benim içimde" mısralarıyla ölümsüzleşen Kemalettin Kamu (1901-1948) ve Ömer Bedrettin Uşaklı (1904-1946) memleket edebiyatının lirik şairlerindedirler.

B. Folklor Unsurlarına Ağırlık Verenler: Halkevleri vasıtasıyla gücünü ve sayısını arttıran bu tarz şiirler, çoğunlukla öğretmen yazarlara aittir. Ahmet Kutsi Tecer'in Ülkü dergisinin idaresini üstlenmesinden sonra folklora ağırlık verilir. Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967) bilinçli olarak "Orda Bir Köy Var Uzakta" ile memleketin her meselesini ve folkloru şiirine sokmakla birlikte şiirimizin nadir güzellikteki örneklerinden, "Nerdesin"i söylemiştir. Ahmet Kutsi Tecer "Orda Bir Köy Var" şiirinde, "Nerdesin"deki sesin yerine yine çok uzaklardaki bir hayali, hedef olarak, özlem olarak kor. Ondaki "ben"in yerini "biz" zamiri almıştır.

Ahmet Kutsi Tecer, köye, folklora ait değerleri ortaya çıkarırken, Halk şiir geleneğinin son büyük temsilcisini, Âşık Veysel Şatıroğlu (1894-1973)'nu keşfeder.
Şair-ressam Bedri Rahmi Eyuboğlu (1913-1975) folklor ile modern sanatı, coşkun bir heyecan ile hem resminde hem de şiirinde birleştirerek, orijinal ve başarılı örnekler vermiştir. Bu şiirde büyük bir yaşama sevinci ve coşkunluk vardır. Tanpınar gibi İkinci Yeni yazarları da edebiyatta folklorun kullanılmasına tepki gösterirler

C. Hamasî Şiirlerle Yiğitlikleri Gür Sesle Anlatanlar: Behçet Kemal Çağlar (1908-1969) çok kısıtlı şiir kabiliyetiyle Cumhuriyet'in dayandığı temelleri, Önder'i, tarihî bakış tarzını ihmal etmeksizin işler. Behçet Kemal "Onuncu Yıl Marşı"nı Faruk Nafiz Çamlıbel ile beraber yazmıştır. İbrahim Alâettin Gövsa (1889-1949), "Bu Vatan Kimin"le Orhan Şaik Gökyay (1902-1994); "Bayrak" şiiriyle ünlü Arif Nihat Asya (1904-1975) ve Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975) bu türün önde gelen adlarındandır. Bu türü Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (1929-1992) devam ettirmiştir.6

D. Ülke Dertlerinin Halli İçin Marksizmi Teklif Edenler: Memleket edebiyatının bütün mensupları ülke dertleri ile dertlenirler, fakirlik, cehalet, yokluğun bir kader olmaktan çıkarılmasını savunurlar. Eğitimini Rusya'da yapan Nazım Hikmet Ran (1902-1963), dertleri ortadan kaldıracak sihirli reçete olarak komünizmi sunar ve bu ideolojinin güçlü bir propagandacısı olur. Dil ve üslûbuyla da dikkati çeken Nazım Hikmet lirik şiirlerine rağmen, asıl tesiri ve şöhretini propaganda mahiyetindeki şiirlerinden kazanır. Nazım Hikmet'in şiirlerinde kitlelerin hareketini hatırlatan kuvvetli ahenk, kelime öbeklerinin başarıyla düzenlenmesinden kaynaklanır. Mayakovski'den aldığı şiir şemasıyla, klasik halk şiiri şeklini kırması, gür sesi, serbest nazmın yaygınlaşmasına yol açmıştır.

"Asaletin kelimelerde bile düşmanı" olan şairin Türkiye'den kaçması, adını değiştirmesi, bir yabancı ülkenin ve ideolojinin hizmetine girmesi yüzünden şiirlerinin yeni baskılarının yasaklanması, Nazım Hikmet'in şiir tarihimizdeki yerini bir süre âdeta unutturmuştur. Eserleri ölümünden sonra yeni baştan basılmaya başlandığında yeni bir keşif olmuş, onun şiirlerini eskiden okumayanlar, bunları taze ve yeni bulmuşlardır. Bu bakımdan Nazım Hikmet'in tesiri hem 1930'larda hem 1960'lardan sonraki şiirimizde iki defa görülür.

Ercüment Behzat Lav(1903-1984), Nail V., İlhami Bekir Tez (1906-1984), Hasan İzzettin Dinamo (1890-1989) Nazım Hikmet'in takipçileridir.

E. Mistik Bakışla İç Dünyayı Araştıranlar: Nazım Hikmet'in ihmal ettiği, insanın bir de manevî tarafı olduğudur. İnsanların bir de görünmeyen iç âlemlerini, ferdî duyuş tarzlarını da anlatmak isteyenlerden Necip Fazıl Kısakürek (1905-1983), 1930'ların sonunda Nazım Hikmet'in tam karşısında görülmüştür. O da halk şiiri geleneğinden hareket etmiş, heceyi kullanmış, Batı şiiriyle kendi geleneğimizi birleştirmeye çalışmıştır. Felsefeye duyduğu merak bir çeşit mistik anlayış ve duyuşa yönelmiştir. Şiirlerinden bir kısmını, son yıllarda kendisini bir şair değil de bir dinî mürşit olarak gösterme uğruna reddetmiştir.

E. Yararlandığı mistik şiir geleneği, Ataç'ın "Baudelairein" bir şair saydığı Necip Fazıl'ın ruhunu sakinleştirmekten uzaktır. Ancak bu özelliği, Necip Fazıl'ın şiirinin asıl cazibesini yapar. Mustarip, arayan, bekleyen ve hiç tatmin olmayan modern insanın huzursuzluğu onda görülür.

Cumhuriyet döneminin kültürlü, pervasız ve şiir duygusu kuvvetli denemeci tenkitçisi Nurullah Ataç, 1930 sonlarındaki değerlendirmelerinde şiirimizde iki isimden söz eder: Necip Fazıl ve Nazım Hikmet. 1960 sonrasında Nazım Hikmet gibi onun da ikinci defa tesiri üzerinde ayrıca durulmalıdır.

Mistik akım, en orijinal örneklerinden birini Asaf Halet Çelebi (1907-1958)'nin şiirlerinde gösterir. Daha sonraları da Sezai Karakoç gibi şairler İkinci Yeni akımı içinde, insanı iç dünyasının karmaşıklığından kurtaracak esrarlı gücü sezdirmeye çalışırlar.

F. Memleket Şiirleri İle Başlayıp, Yunan Mitolojisini Bir Anlatma Vasıtası Olarak Kullanan İlk Örnek Yazar: Yazarlardan biri Salih Zeki Aktay (1896-1970)'dır. Yunan mitolojisinden yararlanılarak yazılan en güzel şiir, Mustafa Seyit Sutüven (1908-1969)'indir. Grek ve Latin mitolojisi 1940 sonrası yazarlarında, tabiî bir beslenmenin sonucu olarak öğrenilir ve kullanılır.

Mitik yorumlarıyla Ahmet Haşim'in "Batan Ayın Kenarına Satırlar" şiiri veya Yahya Kemal'in şiirlerindeki telmihler, yararlanmanın bir kültür ve yorum meselesi olduğunu göstermektedir. Salih Zeki Aktay'ın sadece mitolojik adlar sıralamaktan öte gitmeyen çabası Melih Cevdet Anday'ın Kolları Bağlı Odeseus'unda, Oktay Rifat "Agamemnon"u, Edip Cansever'in "Nerde Antigone"u, Behçet Necatigil'in "Pan"ı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Tanrılar Arasında-Prolog" ve diğer şairlerde yabancılığını kaybeder. Bu kaynağı günümüz şairleri, kültür ve zevklerine göre başarıyla kullanmaktadırlar.

3. Öz Şiir (Sanat sanat içindir): Bu görüşü savunanlarda estetik tavır ön planda gelir. Öğretici manzumenin şiirle bir ilgisi yoktur. Bundan dolayıdır ki, ilk yılların heyecanı tavsayınca, şairler de haklı olarak "beylik edebiyat" diye nitelendirdikleri ve birçok kötü şairin elinde basmakalıp tekerlemeler hâlini alan memleket edebiyatından ayrılmışlardır. Batıda savaş sonrası ortaya çıkan akımları şairlerimiz, İkinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde keşfettiler.

A. Yedi Meşaleciler: Beylik edebiyat hâline dönüşen memleket edebiyatına, Garip'ten önceki karşı çıkıştır.

Sanat sanat içindir anlayışıyla yazdıklarını Yedi Meşale (1928) adlı bir kitapta toplayan Muammer Lütfi (Bahşi) (1907-1961), Sabri Esat Siyavuşgil (1907-1968), Yaşar Nabi Nayır (1908­1981), Vasfi Mahir Kocatürk (1907-1961), Cevdet Kudret Solok (1907-1991) ve Ziya Osman Saba (1910-1957) ve Kenan Hulusi Koray -nasirdir- (1906-1943). Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti anlayışını devam ettirmektedirler. Yedi Meşale'nin önsözü bir tatminsizlik ve bir tepkiden ibarettir. Bu ifadelerin çoğu "Makber Mukaddimesi" başta olmak üzere Abdülhak Hâmid'in, Recaîzâde Ekrem'in şiirin hiçbir şekilde sınırlandırılamayacağını anlatan yazı ve şiirlerini andırır. Yedi Meşalecilerin şiirlerinden, onların batıdaki Parnas akımından etkilendikleri anlaşılmaktadır. Bu hareket uzun sürmez. Yedi Meşaleyi çıkaran gençlerden Ziya Osman Saba dışındakiler şiiri bırakır. Yakınlarından başlayarak bütün insanların mutluluk içinde yaşamalarını dileyen Ziya Osman, kendisinden bahsedenlerin belirttikleri gibi, geleneğimizin bu cephesini Yunus Emre ve Mevlânâ'dan alarak modern çağa taşır.
B. Öz Şiiri Savunan Şahsiyetler:
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) kendi şiirine karşı çok insafsız bir tenkit ölçütü kullanmıştır. Zamanı, geçmiş, yaşanan an ve geleceğin birlikte idrak edildiği yekpare bir bütün olarak gören ve anlatan Tanpınar, okundukça etkisini arttıran, unutulmaz şiirler yazmıştır. Tanpınar yaşanmış anları, ancak sanat eserlerinin geleceğe aktardığını "Bursa'da Zaman"da ortaya koymuştur.

Tanpınar başlangıçta heceyi kullanmasına rağmen, sonraları serbest şiire geçmiştir. Folklordan daima uzak kalmıştır. Hayat karşısındaki pasif tutumu, sevdiği kelime ile "eşik"te oluşu, Tanpınar'da rüya ve hayal ile gerçeğin karışmasına yol açar. Estetiğini bütünüyle rüya ve masala dayayan Tanpınar'ın insanı pasiftir. Olaylar, sosyal sarsıntılar şiirinde yer almaz. İnsanı kader ve olaylar karşısında mahkûm gören Tanpınar, tek kaçış yolunu sanata sığınmakta bulur. Eşikteki bu insan, hatıralarındaki bir açıklamaya göre, şiirinde erotizmi aramıştır. Kendisini en çok ilgilendiren kadın vücudu ve bununla ilgili imajlardır.

Ahmet Muhip Dıranas (1901-1980) şiirlerinde kuvvetli bir tabiat sevgisi ve aşk duygusunu işler, halk şiiri geleneğiyle Fransız şiiri, özellikle Baudelaire'den gelen zevki, güzelliklere trajik bir duygu ile yaklaşmasını sağlar. Gençleri etkileyen şairlerdendir.

Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) kendinden önceki bütün tesirlere açık, Fransız şiirini iyi tanıyan ve Türkçenin en güzel şiirlerini yazarak, geleceğin şiir okuyucusunu memnun etmekle kendisini görevli sayan bir şairdir. Tanpınar'ın romanlarında büyük bir titizlikle kurduğu zaman/hatıranın donduğu eşya ile insan arasındaki ilişkiyi Cahit Sıtkı da şiirinde kurmuştur. Az kelimeyle çok şey söylemekten yana olan, söylediklerinin ses ve çağrışım bakımından zenginliğine önem veren Cahit Sıtkı'nın şiirlerinde ölüm tehdidinin altında tadılan bir yaşama sevgisi hissedilir. Onun şiirlerinden, okuyucu, yaşama zevkini, saadetini tadar.

Şekil ve vezin üzerinde de sürekli denemeler yapmış olan Cahit Sıtkı, şiir görüşlerini, arkadaşı Ziya Osman Saba'ya yazdığı mektuplarda dile getirmiştir: Ziya'ya Mektuplar (1957).

Fazıl Hüsnü Dağlarca (d. 1914) gerçek bir şair muhayyilesiyle doğmuş, şiirin kaynağı mitlere ulaşmıştır. 1935 yılından beri, büyük bir bereketle fışkıran şiir kaynağını olduğu gibi okuyucusuna sunması, onu bir bakıma gerçeküstücülere yaklaştırır.

Hayat ile ölüm arasındaki trajik durumun fertlerin davranışlarına yansımasını çok iyi yakalayan Dağlarca, vatan sevgisi ve savunmasını da ölümsüz masallar hâline getirir. 1960'lı yıllardan itibaren  şiirlerinin dili çok çetrefilleşen Dağlarca, konularını da yaymış, kendi estetiğinin dışındaki günlük politik konuları da işlemiştir.

Cumhuriyet Döneminde Deneme (İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)

Fikirden fanteziye kadar geniş bir konu alanı olan deneme türü süreli yayımlar sayesinde çok gelişen bir türdür. Edebiyatçılarımızın büyük bir kısmı bu alanda kalemlerini denemişlerdir. Aralarından Ataç gibi bu türün büyük ustası çıkmıştır.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında hemen hemen bütün yazarlarımızın denemelerini görüyoruz: Ahmet Rasim (1864-1932), Ruşen Eşref Ünaydın (1892-1959), Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), İsmail Habib Sevük (1892-1954), Malik Aksel (1901-1987), Hasan Ali Yücel (1897-1961). Ahmet Haşim (1887-1933) deneme türünün en meşhur adlarındandır. Haşim, şiirinde o kadar uzaklaşmaya çalıştığı günlük meseleleri nesrinde dile getirmiştir. Zengin kültürü, parlak zekâsı ile o, fıkralarında fanteziyi arar. Gurabahâne-i Laklakan (1928), Bize Göre (1928) ve Frankfurt Seyahatnâmesi (1933)'nde toplamıştır. Hemen her denemesinde zıtlıkların birleşmesinden çakan şimşekler ışığında okuyucu her alelâdenin hârıkulâdeye dönüştüğünü görür. O her şeyi, "hayalinin havuzunda" seyreder ve seyrettirir.

Nurullah Ataç (1898-1957) kendisini "günde yirmi dört saat edebiyatçı olan" diye niteleyen bir denemeci ve tenkitçidir. Yahya Kemal'i ve öğrencilerini tanımış (1922) ve ilk eserlerini Dergâh'ta yayımlamıştır. Fransızca, edebiyat ve sanat tarihi öğretmenliği yapmış olan Ataç'ın çok başarılı bir öğretmenlik hayatı olduğu, öğrencilerinin onun hakkında yazdıkları hatıralardan anlaşılmaktadır. Türk Dil Kurumu'nda Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışan ve Türk Dili dergisini yöneten (1951-1957) Ataç'ın bu dergide "Dergiler Arasında" başlığıyla yazdığı denemeleri kitap hâlinde yayınlanmıştır (1980).
Ataç'ın denemeleri kadar önemli bir başka çalışma alanı çevirilerdir, pek çok dünya yazarından seçme eserleri Türkçeye kazandırmıştır.

Ataç dil konusundaki tutumu ve değerlendirmelerinde kendi zevkini hâkim kılan izlenimci tavrı dolayısıyla hem çok beğenilmiş hem de çok yerilmiştir. Divan, halk ve Avrupa edebiyatını iyi bilmesi, onun hükümlerinde sağlam bir zemin oluşturmuştur. Eskiyi iyi bilmesi, yeniyi sürekli takip etmesi ve beğendiklerini açıkça söylemekten çekinmemesi ona -ister yazdıklarını beğensinler, ister beğenmesinler- geniş bir okuyucu kitlesi kazandırmıştır. Bir yazarın ilk denemeleri hakkındaki görüşlerini bile yazmaktan çekinmemiş ve böylece genç yazarları teşvik etmiş, uyarmıştır. Ataç hakkındaki yazılar gözden geçirildiği zaman onun değerlendirilmesinde tek bir tavrının esas alındığı görülür. Elbette dil konusundaki tutumu çok yankı uyandırmış, "dil devriminin" öncüsü sayılmıştır. Bu konuda benzer bir tavrı benimsemiş ve uygulamış olan Ömer Seyfettin'i pek anmaması yadırgatıcı görülebilirse de Ataç, daha önceleri dil sadeleşmesi konusunu anlamadığını söyler. Bunun bir sebebi Ataç'ın yazdıklarında tarihî gelişimi dikkate almamasıdır. Onun zengin kültür birikimiyle bütün dünya edebiyatını, divan ve halk geleneklerimizi bir arada anması, insanlığın ortak davranışlarının, değerlerinin edebiyata yansımasını ortaya çıkarır. Ataç hayranları onun hemen daima şikâyet ettiği bir tavrı benimsemiş ve toptan ve kesin hükümlere yönelmişlerdir.
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) Beş Şehir (1946)'de tarih, toprak ve kültür içinde oluşup bugüne ulaşan insanı, günlük yaşayışı, geçmişe bakışı ve geleceğe uzanışıyla, bazı şehirlerin ekseninde anlatır. Bu şehirler Anadolu'nun yurt edinilmesindeki safhaları da belirleyen tarihin her an kendisini hissettirdiği Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul'dur. Yazar eserinde bu şehirleri kültürümüzün aynaları hâline getirir. Tanpınar'ın öteki denemeleri Yaşadığım Gibi (1970)'dedir.

Abdülhak Şinasi Hisar geçmiş zaman hatıralarını, eşya tasvirleriyle tespit eder. Suut Kemal Yetkin (1903-1980) denemelerinde özellikle edebiyat konularını işlemiştir.

Yeni Sabah gazetesindeki fıkraları henüz kitaplaşmamış olan Sabri Esat Siyavuşgil (1907-1968) hakkı bilinmemiş deneme yazarlarımızdandır. O bu denemeleriyle kültür hayatımızı, zaman zaman biraz alaycı bir dille yansıtmıştır.

Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyuboğlu (1908-1973) da deneme yazmıştır. Haldun Taner (1915-1986)'in Devekuşu'na Mektupları abesin ironisini yakalar.

Salâh Birsel (1919-1999), gerek şiirlerinde gerek denemelerinde çok özel, kendisinden başka hiç kimseye benzemeyen bir sanatçıdır. Çok renkli ve canlı, geniş bir kültürden süzülmüş olan nesri, her an yeni ve tazedir. Kendisini yazılarında sakladığını söyleyen, ironinin her türünü ve tonunu başarıyla kullanan yazar, nice basmakalıptan yararlandığı halde asla basmakalıp izlenimi uyandırmaz. Ancak kelimeleri, deyimleri sürekli olarak yenilemesinin bir noktadan sonra okuyucuyu yorduğu da unutulmamalıdır.
Fikir yazıları ve edebiyat tarihi çalışmalarıyla tanınan Mehmet Kaplan (1915-1986) Alain'in "yazarak düşünmek" metodunu benimsemiştir. Bu tür yazılarında fikir ile duyguyu da birleştirir.

Fethi Naci (Kalpakçıoğlu) (d. 1927) kendisini bütünüyle edebiyat incelemelerine veren "Toplumcu sanatın teorisini kurmaya savaşan, bilimsel yöntemle çalışan" günümüz eleştirmeci ve denemecilerindendir. Günlük şeklinde dergilerde yazdığı deneme/eleştirilerinde edebiyatı günü gününe takip ederek, seçmelerini ve yorumlarını/izlenimlerini okuyucularına aktaran Fethi Naci Nurullah Ataç'ı andırmaktadır.

Deneme türünün öteki adları şunlardır: Vedat Günyol (d. 1912), Oktay Rifat (1914-1988), Orhan Burian (1915-1953), Melih Cevdet Anday (d. 1915); Bedri Rahmi Eyuboğlu; Vedat Türkali (d. 1919); Oktay Akbal (d. 1923), Attilâ İlhan (d. 1925), Nermi Uygur (d. 1925); Memet Fuat (d. 1926), Asım Bezirci (1927-1993), Bilge Karasu (1930-1995), Orhan Okay (d. 1931), Turan Oflazoğlu (1932), Orhan Duru (d. 1933), Ahmet Oktay (d. 1933), Onat Kutlar (1936-1995), Oğuz Demiralp, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Kutlu (d. 1947), Selim İleri (d. 1949). Günümüzde edebiyat dergilerinde ve gazetelerde pek çok deneme yazılmaktadır.
***
Roman ve hikâye başta olmak üzere edebiyatımızdaki özellikler şu maddelerde toplanabilir:

1. Başlangıçta İstanbul dışı ve Ankara ile savaş bölgeleri; burada yaşayan köylüler ve onlarla karşılaşan İstanbullu görevliler ve aydınlar işlenir. Millî Mücadele ve inkılâpların anlatılması. İstanbul'dan Anadolu'ya bakış daha sonra ele alınır.

2. Eskiye ve İstanbul'a karşı, yeni değerlerin ve Ankara'nın yüceltilmesi. Son yıllarda bu bakış tarzında değişme olmuş ve yazarlar gözlerini yine İstanbul'a çevirmişlerdir.

3. Zaferle sonuçlanan mücadele ve vatanın kurtulması, yeni zaferlerin kazanılacağı umudunu verir. Bundan doğan iyimserlikle tabiat, yoksulluk ve cehaletle mücadele hedeflenir. Yine de romanımızda kötümser bir şekilde fakirlik tabloları yer alır. İhmal edilen, unutulan köy. İdeolojik bakış açılarıyla romanlar ve hikâyeler yazılmıştır. Bunları Anadolu'dan büyük şehirlere, özellikle İstanbul'a göçün ortaya çıkardığı gecekondu bölgelerinin anlatılması ve işçi romanları takip etmiştir.

4. Maziyle hesaplaşma bugüne kadar sürmekle beraber, 1930'dan sonra mazi ile barışılmış, hatıraların güzelliği dile getirilmeye, Osmanlı'ya karşı daha müsamahalı bakılmaya başlanmıştır.

5. Aşk romanları, savaş sonrasının getirdiği ahlâk çöküntüsünü özellikle İstanbul mekânında işlemiştir. Son yıllarda cinselliğin her türü bol miktarda işlenmektedir.

6. Psikolojik eserler ve sıradan insanların hikâyeleri bugün de devam etmektedir.

7. Kadın başlangıçtan itibaren yazarların konusu olmakla birlikte, kadın yazarların sayısının artmasıyla konu, çeşitli cephelerden işlenmiştir. 1970 sonrası kadın konusu artık sadece aile ve çalışma hayatında değil, cinsellik açısından da ele alınmaktadır.

8. Medeniyet değiştirme konusu bir aydın romanı oluşturmaktadır. Aydın halk farkı, memur romanları diyebileceğimiz eserlerde Anadolu gerçeğine yeni bir gözle bakılmasına yol açmıştır. Aydına bakış farklılaşmaktadır.

9. II. Dünya Savaşı'nın izleri ve izlenimleri, gençlik üzerindeki etkisi ve Türkiye dışındaki bazı olayların işlenmesini demokratikleşme süreci takip eder. Siyasî partilerin kurulması, ihtilâller, romanların konusu olurken, siyasî görüşlere göre romanlar yazılmaktadır. İhtilâl ve askerî müdaheleler (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül) özellikle son yirmi yılın hikâye ve romanlarında çoktur. Yazarların büyük bir kısmı konularını kendi tecrübelerinden almaktadırlar. Son yıllarda romancı olmayanlar da bu tür eserler yazmaktadır.

10. Tarihî romanlar başlangıçtaki işlevlerinin dışına çıkmıştır. Günümüzde bu tür eserlerin gördüğü ilginin sonucu olarak hiç bir sağlam tarih bilgisine dayanmayan eserler tarih gerçekleri olarak sunulmaktadır. Tarihî romanlarda yeni bakış açıları doğmuştur.
11. Sosyal değişmeler ve propaganda nitelikli romanlar köylü, iş-işveren ilişkileri ile devam etmiş Almanya'daki işçilerin maceraları ayrı bir küme oluşturacak kadar artmıştır.

1960 sonrası Almanya'daki Türklerin maceralarını işleyen eserler, parçalanmış aileler, geleneksel gurbet temi şehirleşme, sanayileşme ve yabancı ülkelerde ekmeğini arama çabasının getirdiği bin bir sıkıntı ile yoğrulur. Özellikle arkada kalan kadınlar ve çocukların hikâyeleri yazarlara yeni bir alan oluşturur. Almanya'dan sonra başka ülkelere gidenler de ele alınır.

Almanca öğrenen, Alman okullarında okuyan ikinci ve üçüncü nesiller yazdıkları eserlerle hem Alman hem de Türk edebiyatında kendilerine yer edinmektedirler.

12. Günümüzde "İslâmî içerikli roman" türü diye bir nitelendirme mevcut.96 Bu küme içinde başlangıç Hekimoğlu İsmail'dir (asıl adı: Ömer Okçu, d. 1932). Minyeli Abdullah (40 b.1989) Maznun (1970, 14.b. 1988) adlı romanlarının dışında İslâmî konuları işleyen denemeleri de bulunmaktadır. Son yıllarda sayısı artan dinî amaçlı yayınlar ve bu tür eserleri basan yayınevleri çoğalmıştır. Bu eserler edebiyattan ziyade sosyolojik bir önem taşımaktadır.97

13. Yazarlarımız eğitim ve kültür düzeyleri bakımından farklılık göstermektedirler. Başlangıçta Halide Edib'in dışındaki İstanbullu yazarlar, genellikle Fransız edebiyatıyla yetişmişlerdir. Bu yazarlar realist, naturalist ve romantik yazarların etkisindedir. Yakup Kadri, Peyami Safa, Abdülhak Şinasi ve Ahmet Hamdi Tanpınar'da Dostoyevski'nin yanı sıra Proust, Joyce ve Huxley'den gelen bilinçaltı roman akımı etkilidir. 1935 sonrası doğanların yabancı dilleri iyi öğrenmeleri ve dünyaya açılabilmeleri, bütün akımların sıcağı sıcağına ülkemizde de uygulanmasına yol açmıştır. Önceki etkiler Wolf, Kafka ve D. H. Lawrence'ye, Umberto Eco da eklenmiştir.

Başlangıçtan itibaren söz konusu edilen temaların hepsini bir arada, günlük hayatın karmaşıklığını verme amacıyla "Postmodern" yöntemle anlatma son yıllarda yaygınlaşmıştır.

14. Her dönemde belirli isimler etrafında kıyamet kopmuştur. Bunların büyük bir kısmı edebiyatla doğrudan doğruya ilgisi olmayan sebeplerle kamuouyunda duyulmuştur. Bazı isimler ise sürekli olarak gündemde yine benzer sebeplerle canlı tutulabilmiştir.

15. Değerlendirmeler edebiyat dışı yapılmış, yazarlarımız toplumun bölünmesine yol açacak taraflar oluşturmuşlardır. Sağ, sol, dinci, Türkçü ayırımları, yazarlarla ilgili sıhhatli değerlendirmeleri engellediği gibi bazı durumlarda onların yok sayılmalarına yol açmıştır. Bu gibi kümelendirmeler ancak edebiyat değeri olmayanlar için yapılabilir.

16. Tiyatromuzda yerli yazarların sayısı artmıştır. Yarına kalacak önemli drama yazarlarımız vardır.

17. Tenkit de ise edebiyat tarihi açısından incelemeler ile çağdaş yeni değerlendirme yöntemleri ayrı yollarda ilerlemektedir.

12. Tenkit alanında süregiden inanılmaz taassup, bazı konular etrafında tabular örüyor. O kadar sık tekrarlanan özgür düşünce sözde kalıyor.

18. Cumhuriyet'in ilk dönem yazarlarının büyük bir kısmının eserleri bugün okunmaz olmuştur. Bunda dilimizin hızlı değişmesinin etkisi olduğu gibi, kültür eserlerini tanımak ve tatmak için önce dile sahip olma gerçeğinin çocuklara ve gençlere telkin edilmemesi ve öğretilmemesi de etkilidir.

Büyük bir kısmı yazara, sanata ve okuyucuya karşı hiç bir saygısı olmadığı anlaşılan sadeleştirmelerle okuyucuya sunulan eserler veya özetleri, genç okuyucuları da haklı olarak uzaklaştırmaktadır. Bunun doğrudan doğruya bir eğitim konusu olduğu açıktır. Zira hiç bir edebiyat eseri dil malzemesine sahip olmadan tadılamaz. Ancak son yıllarda bu yozlaşmaya karşı çıkan yayınevlerinin, eserlerin asıllarını yayımlama çabalarını saygıyla anmak gerekir.

19. Edebiyatın gelişmesinde yayımcılığın ve dergiciliğin de etkisi çoktur. Türkiye'de farklı nitelikte yayımcılar vardır. Okuyucunun küçük yaşlarda hazırlanması ihtiyacının ortaya çıkardığı çocuk edebiyatı da biraz başı boş olmakla birlikte yayılmaktadır.

Roman ve hikâyemizin yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi çok geniş bir yelpazeye dağıldığı görülmektedir. Bu geniş yelpazede her türlü aşırılık yer aldığı gibi, öğreticilik vasfı da güçlü bir şekilde devam etmektedir. Bunların büyük bir kısmının yarına kalmayacak, edebî değerden yoksun olduklarını söylemek mümkündür. Ancak bunların sosyolojik ve psikolojik açıdan taşıdıkları önemi de görmezlikten gelmek doğru değildir.