n1
openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6
Şu Notu Ara:
ikinci yeni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ikinci yeni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mart 2018 Pazartesi
Suç ve Ceza(Yeni Türk Ed. Giriş. 2. dönem)
Dostoyevski tarafından, Sibirya'daki cezaevi günlerinin ardından yazılmıştır. Dostoyevski tarafından, Sibirya'daki cezaevi günlerinin ardından yazılmıştır.
Olay örgüsü:
Raskolnikov, çok başarılı bir öğrenci olmasına rağmen okulu, maddi sıkıntılar yüzünden bırakmak zorunda kalır. St. Petersburg'da küçük bir pansiyon odasında yaşamaktadır. Psikolojik sorunları olan, aklı karışık bir gençtir. Arkadaşı Razumikhin dahil herkesin yardımını reddeder.
Kendisi, kötü kalpli bir tefeci olan Alyona Ivanovna'yı öldürmeyi planlamaktadır. Bu sırada "Marmeladov" isimli, bir zamanlar zengin biri olan ama ailesinin servetini çarçur eden bir ayyaşla tanışır. Ayrıca, ailesinin yakında petersburg'a geleceğini ve kız kardeşinin düğün planı yaptığını bildiren bir mektup alır.
Uzun süren bir planlamadan sonra. Raskolnikov, tefeci kadının evine sızar ve kendisini bir balta ile öldürür. Ayrıca üvey kardeşi Lizaveta 'yı da öldürür. Panikleyen Raskolnikov, sadece bir avuç eşya ve küçük bir çanta alabilir. Tefecinin kalan servetine dokunmaz. Arkada kanıt bırakmadan oradan ayrılır.
Acemice işlediği cinayetten sonra, Raskolnikov, işlediği cinayet yüzünden hastalıklı bir ruh haline bürünür. Düşünmeden duramaz ve işlediği cinayet kendisinde büyük endişeler ve psikolojik buhranlar yaşatmaya başlar.
Bu durum gün geçtikçe daha da ağırlaşmaktadır. Çaldıklarını bir kayanın altına gizler, kanıtları yoketmeye çalışır. Cinayet konuşuldukça daha çok delirir. Artık Petersburg sokaklarında yalnız başına dolaşmaya başlar. Dolaşırken "Marmeladov"u görür. Bir at arabası tarafından çarpılmış ve ölümcül bir yara almıştır. Kendisine yardım eder. Ailesine ve "maddi sıkıntılar yüzünden hayat kadınlığı yapmak zorunda kalan kızına." kalan parasını verir.
Bu sırada annesi ve kız kardeşi(Avdotya) şehre gelir.
Kız kardeşi önceden Arkady Ivanovich Svidrigaïlov isimi bir adamın evinde dadı olarak çalışmaktadır. Bu adam kendisinden etkilenmiştir ve kendisine metreslik teklif etmiştir. Ancak reddedince işinden çıkarılır. Maddi kaynağını kaybeder. Ancak sonradan Luzhin isimli, zengin ve alçak gönüllü biriyle tanışır. Luzhin, üst sınıf biridir. Avdotya'ya evlenme teklifi yapar. Avdotya, sırf ailesinin parasız kalmaması için bu teklifi kabul eder. Zaten st. Petersburg'a gelmesinin pek çok nedenlerinden biri de budur. Raskolnikov'u görmek ve Luzhin ile görüşmek...
Raskolnikov, bu evliliği onaylar. Luzhin'i potansiyel bir koca olarak görür ve kız kardeşinin onunla sadece finansal güvence için evlendiğini anlar.
--
Romanın devamında Raskolnikov, Dedektif Porfiry ile karşılaşır. Dedektif, Raskolnikov'un bu hastalıklı davranışlarından şüphe duymaktadır. Bu sırada Sonya ile arasında masum bir ilişki başlar. Sonya, bir hayat kadını olmasına rağmen, son derece dindar biridir. Bu işi sadece ailesinin zoruyla yapmaktadır.
(Razumikhin ve Raskolnikov, Avdotya'yı, Luzhin'den uzak tutmaya çalışırken Svidrigaïlov' şehre gelir, Avdotya'ya para teklif eder ama reddedilir.)
Gün geçtikçe duyguları açığa daha çok çıkmaya başayınca, dedektif, şüphelerinden emin olmaya başlar. Ancak başka biri gelip, suçu üzerine alır. Raskolnikov, kurtulduğu halde vicdan azabı duymaktadır. Olanları Sonya'ya anlatır. Sonya, onu itiraf etmeye ikna eder. Raskolnikov, itiraf eder.
Raskolnikov, Sibirya'ya sürülür. Sonya da onuna gider. Kız kardeşi Avdotya, en yakın arkadaşı Razumikhin ile evlenir.
Olay örgüsü:
Raskolnikov, çok başarılı bir öğrenci olmasına rağmen okulu, maddi sıkıntılar yüzünden bırakmak zorunda kalır. St. Petersburg'da küçük bir pansiyon odasında yaşamaktadır. Psikolojik sorunları olan, aklı karışık bir gençtir. Arkadaşı Razumikhin dahil herkesin yardımını reddeder.
Kendisi, kötü kalpli bir tefeci olan Alyona Ivanovna'yı öldürmeyi planlamaktadır. Bu sırada "Marmeladov" isimli, bir zamanlar zengin biri olan ama ailesinin servetini çarçur eden bir ayyaşla tanışır. Ayrıca, ailesinin yakında petersburg'a geleceğini ve kız kardeşinin düğün planı yaptığını bildiren bir mektup alır.
Uzun süren bir planlamadan sonra. Raskolnikov, tefeci kadının evine sızar ve kendisini bir balta ile öldürür. Ayrıca üvey kardeşi Lizaveta 'yı da öldürür. Panikleyen Raskolnikov, sadece bir avuç eşya ve küçük bir çanta alabilir. Tefecinin kalan servetine dokunmaz. Arkada kanıt bırakmadan oradan ayrılır.
Acemice işlediği cinayetten sonra, Raskolnikov, işlediği cinayet yüzünden hastalıklı bir ruh haline bürünür. Düşünmeden duramaz ve işlediği cinayet kendisinde büyük endişeler ve psikolojik buhranlar yaşatmaya başlar.
Bu durum gün geçtikçe daha da ağırlaşmaktadır. Çaldıklarını bir kayanın altına gizler, kanıtları yoketmeye çalışır. Cinayet konuşuldukça daha çok delirir. Artık Petersburg sokaklarında yalnız başına dolaşmaya başlar. Dolaşırken "Marmeladov"u görür. Bir at arabası tarafından çarpılmış ve ölümcül bir yara almıştır. Kendisine yardım eder. Ailesine ve "maddi sıkıntılar yüzünden hayat kadınlığı yapmak zorunda kalan kızına." kalan parasını verir.
Bu sırada annesi ve kız kardeşi(Avdotya) şehre gelir.
Kız kardeşi önceden Arkady Ivanovich Svidrigaïlov isimi bir adamın evinde dadı olarak çalışmaktadır. Bu adam kendisinden etkilenmiştir ve kendisine metreslik teklif etmiştir. Ancak reddedince işinden çıkarılır. Maddi kaynağını kaybeder. Ancak sonradan Luzhin isimli, zengin ve alçak gönüllü biriyle tanışır. Luzhin, üst sınıf biridir. Avdotya'ya evlenme teklifi yapar. Avdotya, sırf ailesinin parasız kalmaması için bu teklifi kabul eder. Zaten st. Petersburg'a gelmesinin pek çok nedenlerinden biri de budur. Raskolnikov'u görmek ve Luzhin ile görüşmek...
Raskolnikov, bu evliliği onaylar. Luzhin'i potansiyel bir koca olarak görür ve kız kardeşinin onunla sadece finansal güvence için evlendiğini anlar.
--
Romanın devamında Raskolnikov, Dedektif Porfiry ile karşılaşır. Dedektif, Raskolnikov'un bu hastalıklı davranışlarından şüphe duymaktadır. Bu sırada Sonya ile arasında masum bir ilişki başlar. Sonya, bir hayat kadını olmasına rağmen, son derece dindar biridir. Bu işi sadece ailesinin zoruyla yapmaktadır.
(Razumikhin ve Raskolnikov, Avdotya'yı, Luzhin'den uzak tutmaya çalışırken Svidrigaïlov' şehre gelir, Avdotya'ya para teklif eder ama reddedilir.)
Gün geçtikçe duyguları açığa daha çok çıkmaya başayınca, dedektif, şüphelerinden emin olmaya başlar. Ancak başka biri gelip, suçu üzerine alır. Raskolnikov, kurtulduğu halde vicdan azabı duymaktadır. Olanları Sonya'ya anlatır. Sonya, onu itiraf etmeye ikna eder. Raskolnikov, itiraf eder.
Raskolnikov, Sibirya'ya sürülür. Sonya da onuna gider. Kız kardeşi Avdotya, en yakın arkadaşı Razumikhin ile evlenir.
Thérèse Raquin Roman İncelemesi(Yeni Türk Ed. Giriş, 2.dönem)
Fransız yazar Émile Zola tarafından yazılmıştır. Yazar naturalist'tir. Romanın amacının "kişilerin aktiviteleri" değil, psikolojileri olduğunu belirtir. Yani deney yapar. Kişileri serbest bırakır ve davranışlarını incelemeye başlar.
Thérèse Raquin – Madame Raquin 'in erkek kardeşinin üvey kızıdır.
Camille Raquin – Thérèse'in öz kuzeni ve kocası.
Madame Raquin – Camille'in annesi Thérèse'in halası. Ailesine destek olmak için çarşıda esnaflık ypıyor.
Laurent – Camille'in çocukluk arkadaşı.
Michaud – Madame Raquin'in arkadaşı, polis memuru.
Olivier – Michaud''un oğlu, polis istasyonunda çalışıyor.
Suzanne – Olivier'ın eşi.
Grivet – Orléans Tren Şirketi'nin eski bir çalışanı. (Camille de orada çalışıyor)
François – Raquin ailesinin kedisi.
Olay Örgüsü
Thérèse Raquin, Fransız bir askerin ve Cezayirli bir kadının kızıdır. Annesi öldükten sonra, babası onu halası "Madame Raquin ve hasta oğlu "Camille"in yanına gönderir. Annesi, hasta olduğu için, Camille'in üzerine çok düşer, çok ilgi gösterir. Bu yüzden çocuk, şımarık ve bencil biri olur. Thérèse ve Camille birlikte büyürler. Thérèse 21 yaşındayken, Camille ile evlendirir. Hemen sonra oğlunun bir kariyer yapabilmesi için Paris'e taşınma kararı alır.
Thérèse ve Madam Raquin, Pont Neuf isimli bir pasajda, iş arayan Camille'e yardım etmek için, bir dükkan açarlar. Camille, Orleans Demiryolları Şirketi'nde işe başlar. Orada çocukluk arkadaşı Laurent ile karşılaşır. Laurent, Raquin ailesinin evine sık sık gelip gider. Yalnız Thérèse ile bir ilişki yaşamak ister çünkü artık hayat kadınlarını istememekte, parası yetmemektedir. Ancak bu ilişki, ileride ateşli bir aşka dönüşecektir.
Thérèse'in odasında düzenli olarak, gizlice buluşurlar. Bir süre sonra Laurent'in patronu, onun erken çıkmasını yasaklar. Önü kesilen aşıklar, artık başka bir yol bulmak durumundadır. Thérèse, Camille'i öldürmeyi teklif eder. Daha sonra onu bir tekne gezisinde boğarak öldürmeye girişirler. Camille, direnirken Laurent'in boğazını ısırır. Ama sonunda Camille, ölür. İnsanlara bunun bir kaza olduğunu söylerler. Ama annesi, durumdan şüphelenir. İnsanlar bu hikayeye inanır ama annesi inanmaz.
Laurent, Camille'in ölümünden emin olamaz ve sık sık morga gider. En sonunda Laurent'in cesediyle karşılaşır. Bütün bunlara rağmen, Thérèse kâbuslar görmektedir. Cinayetin etkisinden çıkamamıştır. Aile dostları Michaud, Thérèse'in tekrar evlenmesi gerektiğini ve Laurent'in ideal koca adayı olduğunu söyler. Ancak evlendikten sonra bile bu cinayet aklından çıkamaz. Laurent ve Thérèse, yatak odalarında Camille'in ölü bedeninin hayallerini görmeye başlarlar. O kadar ki bu hayal, onların birlikte olmalarına bile engel olur. Bir sanatçı olan Laurent, çizdiği her tabloda, Camille'e benzeyen insanları çizmekten kendini alıkoyamaz.
Bunların yanında, Camille'in annesi oğlunun ölümünün ardından kalp krizi geçirir. İkinci kalp krizinde felç olur. Ancak gözleri hala görmektedir. Kulakları da duymaktadır. Ve bir tartışma sırasında gerçekleri onların ağzından duyar. Bu durumu anlatmaya çalışsa da başarısız olur.
En sonunda Thérèse ve Laurent birlikte yaşayamaz olurlar. Birbirlerinden gizli olarak birbirlerini öldürme planı yaparlar. Ancak öldüremezler. En sonunda zehir içerek intihar etmek isterler. Ve Madam Raquin'in önünde zehir içerler. Madam Raquin, ölümlerini ve oğlunun intikamını zevkle izler.
Nevilerin Gelişmesi-(Tanpınar) YeniTürk Ed. 1.sınıf-2.dönem
Hikâye ve Roman
+İlk Tercümeler ve Eserler+
Hikâye türünün başlaması da tercümelerle olmuştur. İlk tercüme edilen eser Yusf Kâmil Paşa tarafından tarafından yazılmıştır (Télémaque). Sonra Ceride-i Havâdis'te tefrika edilen "Sefiller" ve Teodor Kasap'ın Monte Kristo Kontu çevirisi ile devam eder. Yani bu ilk devrede kazanımlarımız büyük olmuştur.
Batı tarzı hikaye ise Ahmet Midhad Efendi'nin 1870'te neşrettiği Kıssadan Hisse ve Letâif-i Rivâyât'ı nın ilk beş kısmı ile başlar. 1873'te başlayıp 1875'te biten, Emin Nihad Bey'in Müsâmeretnâme'si ise ikinci bir deneme olarak kabul edilebilir. 1875'te Şemseddin Sâmi'nin Ta'aşşuk-ı Talat ve Fitnat'ı, 1876'da ise N.Kemal'in İntibah'ı ve Recaizâde'nin Araba Sevdası isimli romanı ortaya çıkar. 1880'de Cezmi, 87'de Sergüzeşt, 90'da Küçük Şeyler romanları yazılır. Tabi bu sırada Nabizâde Nazım'ın eseri tamamlanır(1885-87 arası). Ahmed Midhad Efendi'nin Letaif-i Rivâyât'ı içinde bulunan ve ilk tarihi roman olarak kabul edilen Yeniçeriler ile doğu-batı ikiliğini anlatan ilk roman Felatun Bey ve Rakım Efendi'nin yazılması, 1889'da Halid Ziya'nın Nemîde isimli romanı ve yeni hikayenin esaslarını anlatan "Hikâye" isimli esaisini de eklersek dönemin önemli gelişmelerini tamamlamış oluruz.
+Roman Okuyucusu+
Bu dönemde, batı karşısında Şinasi'nin eseri hariç, bilinçli bir taklit fikrine rastlanamaz. Galatasaray'ın açılışına kadar yabancı dil ve edebiyatlarına olan ilginin bütün çevrelerde çok az olması, desteğin yok denecek kadar az olması nedeniyle o döneme kadar edinilen bütün başarılar tesadüfidir. Bu dönem çevirileri, matbaadan sonra okumaya ilgi duyan ve memurluk yerine yazarlığı tercih etmiş kimseler tarafından yapılmış ve bu kişiler sayesinde gelişim sağlanmıştır. Bu zor dönemlerde, Reşid Paşa'nın Encümen-i Daniş denemesinin sonlandırılmasına üzülmemek elde değildir.
Aslında böyle bir akademi, ilk tercümeler konusunda çok yararlı olabilirdi. Daha hızlı yol kat' edilebilirdi. Tekrar belirtmeliyim ki Encümen-i Daniş'in kapatılması, Tanzimat döneminin en vahim olaylarından biridir. Bununla beraber, Vefik Paşa'nın Moliére'den sonra Lesage'ın Gil Blas'ını çevirmesi, başlı başına yeni bir düzen getirmeye çalışmak anlamına geliyordu. Ancak savruk üslubu yüzünden bu denemesi tamamen bir hüsran ile sonuçlanmıştır.
Yusuf Kâmil Paşa'nın Telemak'ı çevirmesi ise bu dönemde rast gelinen nadir ilerlemelerden biridir. Ancak kendisinin "eski üslubu" gereksiz ve yanlış bir zamanda kullandığını inkâr edemeyiz. Yine de bu eser bize Yunan mitolojisinin kapılarını aralamıştır. Ayrıca realite ve Hikâye arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından önemlidir.
Dediğim gibi tesadüfi olarak edebiyatımıza katılan yenilikler olsa da, pek çok şey atlanmıştır. Aslında ne Cervantes, ne Balzac, ne Stendhal, ne de Dickens, bu dönemde çevrilmiştir. Yalnız Hugo'nun dönüm noktası sayılabilecek Sefilleri (Hikaye-i Mağdurîn) ve Voltaire'in Micromegas'ı çevrilir. Buna karşın Candide atlanmıştır. Yazım hayatına giren gençler önce çevirileri okuyup Fransızca öğreniyor, sonra Fransızca eserlerin en çok beğenilme potansiyeline sahip olanlarını çeviriyor ve halkın beğenisine sunuyorlardı. Bir süre sonra nitelikli bir okuyucu seviyesine erişince dönemin şöhret isimleri dikkati çekiyordu. Bu noktada karşımıza Teodor Kasap ve Ahmed Midhad Efendi çıkıyor. Bu ikisi, her verdikleri eserde biraz daha ustalaşıyorlardı. Okuyucu sayısının arttığına inandıkça asıl edebiyata yaklaşma istekleri artıyordu.
Bunun başka bir anlamı da "roman okuyucusu" denen kitlenin ortaya çıkmasıdır.
+Nev'in İlk Şartları+
Şuna dikkat edilmelidir ki, o dönemlerde batıdan fikrî olarak bir şeyler almamız mümkün değil. Yapmaya çalıştığımız şey, batılı hikayeyi bir nev'i olarak almaktı. Burada teknikten bahsetmiyorum. Çünkü teknik, şahsa özel bir şeydir. 1870-1880 devresinin ana özelliği aslında çok derin ve psikolojik özelliklere dayanan ve her şeyi eskisinden çok farklı bir şekilde kuran bir anlatma şeklini, işin güçlüğünü ve derinliğini bilmeden edebiyatımıza katmaktır.
Doğal olarak bu çalışmanın ilk şartı hayatla temasa geçmek, gezmek ve görmek olacaktı. Ancak imkân yetersizliğinden dolayı bizim yazarlarımız bunları yapamadılar. Bu yüzden ilk eserlerde çok yapmacık bir hava görülmektedir. Ayrıca hayatı tamamen anlamak çok güç bir işti. Ki gelin görün ki bunu Tanzimat denilen kısa dönemde yapabilecek hiç kimse yoktu.
Bu yüzden yıllarla birlikte, yavaş yavaş bunu gerçekleştirmeye çalışacaktık.
Halid Ziya'ya kadar, roman hayaliyle büyüyen hiç bir romancımız yoktur. Hepsi roman veya hikaye yazma hevesini sonradan yaşamış insanlardı.
+Eski Hikâyeden Yenisine Doğru+
İlk yerli hikayenin Ahmed Midhat Efendi'nin Kıssadan Hisse ve ardından Letaif-i Rivayat'ı ile başladığını söyledik. 25 kısımdan oluşan ve uzun bir süre içinde tamamlanan Letaif-i Rivayat, N.Kemal ve Hamid ile Türk realizminin başlangıcının temellerini atar. Kimi orijinal, kimi ise direkt olarak çevrilmiş olan bu eserler, Türk halkını okumaya alıştırmıştır.
Bununla aynı dönemdei Emin Nihad Bey'in Müsameretname'si tamamlanır. Önemli olan bu eser, birinci, ikinci ve üçüncü kişinin ağzından anlatılan 6 tane hikayeden oluşur. Bu noktada isimlere dikkat çekmek isterim. Letaif-i Rivayat, hikayelerin en güzellerinin seçildiği anlamını taşırken, Müsameretname, gece sohbetleri anlamına gelir. İki yazar da bu eski meddah hikayesini devam ettirmek istiyor olabilirlerdi.
Müsameretname'nin üslubu, Ahmed Midhat Efendi'nin ilk hikayelerindeki halk konuşmasına daha yakın üslubu ile Halk hikayelerindeki üslup arasındandır. Sonlara doğru bir N. Kemal etkisi görüldüğü de söylenebilir.
Bu ilk tecrübelerde ne psikoloji, ne canlı karakter, ne etraftaki hayatı canlandırma endişesi yoktur.
+İnsan Tâli'ine Açılış+
Genel olarak, olayların temelleri, tesadüfen doğan aşklara dayanır. Yine de bazen, gerçekçi durumlara da temas edilir. Midhat Efendi'nin Mihnetkeşân'ı bu cinsten bir eserdir. Bir hayat kadını cezalandırmak yerine, dertlerini anlatmak, bu hale nasıl geldiğini anlatmaya çalışmak, eser dışarıdan alınmış olsa bile önemlidir. Çünkü bu şekilde edebiyatımıza yeni bir tema gelmiş olur. Acıma hissi, kökünü dinden alan bir ahlakın ötesine geçer. Bu anlamda eser, sadece konusuyla, bizde insani ahlakın temellerini atmıştır.
+Müsâmeretname+
Emin Nihad Bey, ilk olarak Müslümanları Hıristiyan etmeye çalışan bir Avrupalı kadının çarpaşık oyunlarından son anda kurtulan bir Türk gencinin hikayesini anlatır. İkinci hikayesinde seyahatlerinin birinde Londra'da İngiliz bir kıza aşık olan bir Türk kaptanını anlatır. İlk hikaye, Beyoğlu'nda geçer. İkincisi ise yurt dışına çıkar. Ama ne Avrupa ne de Londra gerçeğe yakın anlatılır. Aslında neredeyse hiç alakası yoktur. Bununla birlikte hikayede kültür farklarının anlatılması ve yabancı kişilerin anlatılması, edebiyatımızda bir başlangıç olarak kabul edilebilir.
Nihad Bey, gençlerin batıya dikkatini çekmeye çalışmıştır. Ayrıca o dönemde Hıristiyanlarla evlenen Türklerin durumdan diğer yazarlar gibi etkilendiğini söylemeliyiz.
Emin Nihad Bey'in kahramanları adeta birer robottur. Yani psikolojik özelliklerine bir katre olsa da yer verilmemiştir. Ki bu dönemin eserlerinde sıklıkla buna rastlayacağız. Yabancı bir kadınla evlenen Türk erkeği modeli sık sık karşımıza çıkacaktır.
+İkinci Büyük Tema, Esaret Meselesi+
Esaretin yeni edebiyatımızda etkin olmasında yabancı erkek ve kadınlar, özellikle yabancı ve hür kadınlar büyük rol oynar. Tabii tek nedeni bu değildir. İlk örnekler karşısında alelacele başlayan bir edebiyatta günlük hayal, göze çarpan ilk detay olacaktı ve yazarlarımız bunu kullanacaktı.
Esirlik, dönemin en duygusal konularından biriydi. Daha küçük yaşta para karşılığı evlerinden koparılan ve esir edilen, zor kulanılarak diyar diyar dolaştırılan zavallı esirlerin macerasında toplumsal öğeler kendiliğinden bulunacaktı. Hamid ve Ahmed Midhat, bu maceraları kendi ailelerinden dinleyecekler ve tanıyacaklardı. O noktadan sonra Hamid'in "Vâlidem" isimli manzumesi, o neslin ortak duygularını anlatacak ve bu duygu Hamdullah Suphi'nin "Annemin Derdi" şiirine kadar sürecekti.
Bununla birlikte temanın, yazarlarımız tarafından sadece duygusal bir mevzu olarak kullanılması da önemli bir noktadır.
Doğu hikayesinde, para karşılığı esir tüccarlarına satılıp, o tüccarlar tarafından pazarlarda satılan kölelerin hikayesi çok çok bulunur. Hatta sevgililerini aramak için cariye kılığına giren sultanlar da vardır. Böyle bir hazine yazarlarımız tarafından kaçırılmamıştırç Müsameretname, Leaif-i Rivayat, İntibah, Sergüzeşt ve Zehra'da esir kadın ve erkekler her zaman bulunur. Bu durum ancak "Servet-i Fünun" edibyatıyla arka plana itilir.
Büyük bir hazine vardı ama yazarlarımız tam olarak yararlanamıyorlardı. Esirlik meselesi, eski düzende, yükselmenin yoluydu. Erkekler yüksek mevkilere gelebiliyor, kadınlar ise en iyi mevkilere gelin olarak gidebiliyordu. Ki sadece bu da değil, dayak ve işkenceyle vatanlarından koparılan esirlerin, geldikleri yerde kazanma, intikam hırsları başlı başına bir malzeme olabilirdi.
+Zihniyet Farkları +
Ahmed Midhat'ın Felatun Bey ve Rakım Efendi'sinde memlekette Tanzimat ile başlayan zengin züppe ile, memleket şartlarının yetiştirdiği tip karşılaştırılır. Hüseyin Rahmi ve Halid Ziya'ya kadar devam eder. N. Kemal'in İntibah'ında da bu konu başka yönüyle ele alınır. Gelenekler karşılaştırılmasa da duygusuzluk ve umarsızlık anlatılır. Realist olarak anılan Araba Sevdası bir taraftan alafrangalığın, diğer taraftan da yozlaşmanın eleştirisidir. Bu tür eserlerin arasına Mai ve Siyah'ı da katabiliriz.
-----------------
Fakat bu dönemde Türk romanının asıl örgüsünü teessüri mevzular oluşturur. Romanların bazılarında aile felaketleri görüldüğü gibi Taaşuk-ı Talat ve Fitnat'ta baba ve kızın evlenmesi, bazılarında da Verem'in sadece kader olarak işlendiği romanlar da görülür.
Halid Ziya'nın Nemide'sine kadar bu hastalık, esas konu olarak alınır. Zira o dönemlerde İstanbul'da verem, belli başlı realitelerden biriydi. 2. Mahmud ve Abdulmecid Verem'den ölmüşlerdir. Yeni edebiyatımızda da olduğu gibi halk bünyesinde gelişen edebiyatımızda da bu tema sık sık görülür.
Ki erkekçe ve coşkulu bir üslupla yazmaya çalışan Namık Kemal bile bundan etkilenmiştir.
Bunun yanında dışarıdan gelen kötü örnekler de bu hastalığın ön planda olmasına neden olmuştur. Avrupa romantizminde aldatılmış kız, hastlıklı kişiler büyük yer kaplar. Nabizade Nazım ve Sezai Bey gibi realist yzarlarda da bu cins kederli mevzular çok görülür. Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt'inde tereddütlü bir realizm ve Servet-i Fünun'da görülen şairane ve hüzünlü hava bulunur.
+İlk Tercümeler ve Eserler+
Hikâye türünün başlaması da tercümelerle olmuştur. İlk tercüme edilen eser Yusf Kâmil Paşa tarafından tarafından yazılmıştır (Télémaque). Sonra Ceride-i Havâdis'te tefrika edilen "Sefiller" ve Teodor Kasap'ın Monte Kristo Kontu çevirisi ile devam eder. Yani bu ilk devrede kazanımlarımız büyük olmuştur.
Batı tarzı hikaye ise Ahmet Midhad Efendi'nin 1870'te neşrettiği Kıssadan Hisse ve Letâif-i Rivâyât'ı nın ilk beş kısmı ile başlar. 1873'te başlayıp 1875'te biten, Emin Nihad Bey'in Müsâmeretnâme'si ise ikinci bir deneme olarak kabul edilebilir. 1875'te Şemseddin Sâmi'nin Ta'aşşuk-ı Talat ve Fitnat'ı, 1876'da ise N.Kemal'in İntibah'ı ve Recaizâde'nin Araba Sevdası isimli romanı ortaya çıkar. 1880'de Cezmi, 87'de Sergüzeşt, 90'da Küçük Şeyler romanları yazılır. Tabi bu sırada Nabizâde Nazım'ın eseri tamamlanır(1885-87 arası). Ahmed Midhad Efendi'nin Letaif-i Rivâyât'ı içinde bulunan ve ilk tarihi roman olarak kabul edilen Yeniçeriler ile doğu-batı ikiliğini anlatan ilk roman Felatun Bey ve Rakım Efendi'nin yazılması, 1889'da Halid Ziya'nın Nemîde isimli romanı ve yeni hikayenin esaslarını anlatan "Hikâye" isimli esaisini de eklersek dönemin önemli gelişmelerini tamamlamış oluruz.
+Roman Okuyucusu+
Bu dönemde, batı karşısında Şinasi'nin eseri hariç, bilinçli bir taklit fikrine rastlanamaz. Galatasaray'ın açılışına kadar yabancı dil ve edebiyatlarına olan ilginin bütün çevrelerde çok az olması, desteğin yok denecek kadar az olması nedeniyle o döneme kadar edinilen bütün başarılar tesadüfidir. Bu dönem çevirileri, matbaadan sonra okumaya ilgi duyan ve memurluk yerine yazarlığı tercih etmiş kimseler tarafından yapılmış ve bu kişiler sayesinde gelişim sağlanmıştır. Bu zor dönemlerde, Reşid Paşa'nın Encümen-i Daniş denemesinin sonlandırılmasına üzülmemek elde değildir.
Aslında böyle bir akademi, ilk tercümeler konusunda çok yararlı olabilirdi. Daha hızlı yol kat' edilebilirdi. Tekrar belirtmeliyim ki Encümen-i Daniş'in kapatılması, Tanzimat döneminin en vahim olaylarından biridir. Bununla beraber, Vefik Paşa'nın Moliére'den sonra Lesage'ın Gil Blas'ını çevirmesi, başlı başına yeni bir düzen getirmeye çalışmak anlamına geliyordu. Ancak savruk üslubu yüzünden bu denemesi tamamen bir hüsran ile sonuçlanmıştır.
Yusuf Kâmil Paşa'nın Telemak'ı çevirmesi ise bu dönemde rast gelinen nadir ilerlemelerden biridir. Ancak kendisinin "eski üslubu" gereksiz ve yanlış bir zamanda kullandığını inkâr edemeyiz. Yine de bu eser bize Yunan mitolojisinin kapılarını aralamıştır. Ayrıca realite ve Hikâye arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından önemlidir.
Dediğim gibi tesadüfi olarak edebiyatımıza katılan yenilikler olsa da, pek çok şey atlanmıştır. Aslında ne Cervantes, ne Balzac, ne Stendhal, ne de Dickens, bu dönemde çevrilmiştir. Yalnız Hugo'nun dönüm noktası sayılabilecek Sefilleri (Hikaye-i Mağdurîn) ve Voltaire'in Micromegas'ı çevrilir. Buna karşın Candide atlanmıştır. Yazım hayatına giren gençler önce çevirileri okuyup Fransızca öğreniyor, sonra Fransızca eserlerin en çok beğenilme potansiyeline sahip olanlarını çeviriyor ve halkın beğenisine sunuyorlardı. Bir süre sonra nitelikli bir okuyucu seviyesine erişince dönemin şöhret isimleri dikkati çekiyordu. Bu noktada karşımıza Teodor Kasap ve Ahmed Midhad Efendi çıkıyor. Bu ikisi, her verdikleri eserde biraz daha ustalaşıyorlardı. Okuyucu sayısının arttığına inandıkça asıl edebiyata yaklaşma istekleri artıyordu.
Bunun başka bir anlamı da "roman okuyucusu" denen kitlenin ortaya çıkmasıdır.
+Nev'in İlk Şartları+
Şuna dikkat edilmelidir ki, o dönemlerde batıdan fikrî olarak bir şeyler almamız mümkün değil. Yapmaya çalıştığımız şey, batılı hikayeyi bir nev'i olarak almaktı. Burada teknikten bahsetmiyorum. Çünkü teknik, şahsa özel bir şeydir. 1870-1880 devresinin ana özelliği aslında çok derin ve psikolojik özelliklere dayanan ve her şeyi eskisinden çok farklı bir şekilde kuran bir anlatma şeklini, işin güçlüğünü ve derinliğini bilmeden edebiyatımıza katmaktır.
Doğal olarak bu çalışmanın ilk şartı hayatla temasa geçmek, gezmek ve görmek olacaktı. Ancak imkân yetersizliğinden dolayı bizim yazarlarımız bunları yapamadılar. Bu yüzden ilk eserlerde çok yapmacık bir hava görülmektedir. Ayrıca hayatı tamamen anlamak çok güç bir işti. Ki gelin görün ki bunu Tanzimat denilen kısa dönemde yapabilecek hiç kimse yoktu.
Bu yüzden yıllarla birlikte, yavaş yavaş bunu gerçekleştirmeye çalışacaktık.
Halid Ziya'ya kadar, roman hayaliyle büyüyen hiç bir romancımız yoktur. Hepsi roman veya hikaye yazma hevesini sonradan yaşamış insanlardı.
+Eski Hikâyeden Yenisine Doğru+
İlk yerli hikayenin Ahmed Midhat Efendi'nin Kıssadan Hisse ve ardından Letaif-i Rivayat'ı ile başladığını söyledik. 25 kısımdan oluşan ve uzun bir süre içinde tamamlanan Letaif-i Rivayat, N.Kemal ve Hamid ile Türk realizminin başlangıcının temellerini atar. Kimi orijinal, kimi ise direkt olarak çevrilmiş olan bu eserler, Türk halkını okumaya alıştırmıştır.
Bununla aynı dönemdei Emin Nihad Bey'in Müsameretname'si tamamlanır. Önemli olan bu eser, birinci, ikinci ve üçüncü kişinin ağzından anlatılan 6 tane hikayeden oluşur. Bu noktada isimlere dikkat çekmek isterim. Letaif-i Rivayat, hikayelerin en güzellerinin seçildiği anlamını taşırken, Müsameretname, gece sohbetleri anlamına gelir. İki yazar da bu eski meddah hikayesini devam ettirmek istiyor olabilirlerdi.
Müsameretname'nin üslubu, Ahmed Midhat Efendi'nin ilk hikayelerindeki halk konuşmasına daha yakın üslubu ile Halk hikayelerindeki üslup arasındandır. Sonlara doğru bir N. Kemal etkisi görüldüğü de söylenebilir.
Bu ilk tecrübelerde ne psikoloji, ne canlı karakter, ne etraftaki hayatı canlandırma endişesi yoktur.
+İnsan Tâli'ine Açılış+
Genel olarak, olayların temelleri, tesadüfen doğan aşklara dayanır. Yine de bazen, gerçekçi durumlara da temas edilir. Midhat Efendi'nin Mihnetkeşân'ı bu cinsten bir eserdir. Bir hayat kadını cezalandırmak yerine, dertlerini anlatmak, bu hale nasıl geldiğini anlatmaya çalışmak, eser dışarıdan alınmış olsa bile önemlidir. Çünkü bu şekilde edebiyatımıza yeni bir tema gelmiş olur. Acıma hissi, kökünü dinden alan bir ahlakın ötesine geçer. Bu anlamda eser, sadece konusuyla, bizde insani ahlakın temellerini atmıştır.
+Müsâmeretname+
Emin Nihad Bey, ilk olarak Müslümanları Hıristiyan etmeye çalışan bir Avrupalı kadının çarpaşık oyunlarından son anda kurtulan bir Türk gencinin hikayesini anlatır. İkinci hikayesinde seyahatlerinin birinde Londra'da İngiliz bir kıza aşık olan bir Türk kaptanını anlatır. İlk hikaye, Beyoğlu'nda geçer. İkincisi ise yurt dışına çıkar. Ama ne Avrupa ne de Londra gerçeğe yakın anlatılır. Aslında neredeyse hiç alakası yoktur. Bununla birlikte hikayede kültür farklarının anlatılması ve yabancı kişilerin anlatılması, edebiyatımızda bir başlangıç olarak kabul edilebilir.
Nihad Bey, gençlerin batıya dikkatini çekmeye çalışmıştır. Ayrıca o dönemde Hıristiyanlarla evlenen Türklerin durumdan diğer yazarlar gibi etkilendiğini söylemeliyiz.
Emin Nihad Bey'in kahramanları adeta birer robottur. Yani psikolojik özelliklerine bir katre olsa da yer verilmemiştir. Ki bu dönemin eserlerinde sıklıkla buna rastlayacağız. Yabancı bir kadınla evlenen Türk erkeği modeli sık sık karşımıza çıkacaktır.
+İkinci Büyük Tema, Esaret Meselesi+
Esaretin yeni edebiyatımızda etkin olmasında yabancı erkek ve kadınlar, özellikle yabancı ve hür kadınlar büyük rol oynar. Tabii tek nedeni bu değildir. İlk örnekler karşısında alelacele başlayan bir edebiyatta günlük hayal, göze çarpan ilk detay olacaktı ve yazarlarımız bunu kullanacaktı.
Esirlik, dönemin en duygusal konularından biriydi. Daha küçük yaşta para karşılığı evlerinden koparılan ve esir edilen, zor kulanılarak diyar diyar dolaştırılan zavallı esirlerin macerasında toplumsal öğeler kendiliğinden bulunacaktı. Hamid ve Ahmed Midhat, bu maceraları kendi ailelerinden dinleyecekler ve tanıyacaklardı. O noktadan sonra Hamid'in "Vâlidem" isimli manzumesi, o neslin ortak duygularını anlatacak ve bu duygu Hamdullah Suphi'nin "Annemin Derdi" şiirine kadar sürecekti.
Bununla birlikte temanın, yazarlarımız tarafından sadece duygusal bir mevzu olarak kullanılması da önemli bir noktadır.
Doğu hikayesinde, para karşılığı esir tüccarlarına satılıp, o tüccarlar tarafından pazarlarda satılan kölelerin hikayesi çok çok bulunur. Hatta sevgililerini aramak için cariye kılığına giren sultanlar da vardır. Böyle bir hazine yazarlarımız tarafından kaçırılmamıştırç Müsameretname, Leaif-i Rivayat, İntibah, Sergüzeşt ve Zehra'da esir kadın ve erkekler her zaman bulunur. Bu durum ancak "Servet-i Fünun" edibyatıyla arka plana itilir.
Büyük bir hazine vardı ama yazarlarımız tam olarak yararlanamıyorlardı. Esirlik meselesi, eski düzende, yükselmenin yoluydu. Erkekler yüksek mevkilere gelebiliyor, kadınlar ise en iyi mevkilere gelin olarak gidebiliyordu. Ki sadece bu da değil, dayak ve işkenceyle vatanlarından koparılan esirlerin, geldikleri yerde kazanma, intikam hırsları başlı başına bir malzeme olabilirdi.
+Zihniyet Farkları +
Ahmed Midhat'ın Felatun Bey ve Rakım Efendi'sinde memlekette Tanzimat ile başlayan zengin züppe ile, memleket şartlarının yetiştirdiği tip karşılaştırılır. Hüseyin Rahmi ve Halid Ziya'ya kadar devam eder. N. Kemal'in İntibah'ında da bu konu başka yönüyle ele alınır. Gelenekler karşılaştırılmasa da duygusuzluk ve umarsızlık anlatılır. Realist olarak anılan Araba Sevdası bir taraftan alafrangalığın, diğer taraftan da yozlaşmanın eleştirisidir. Bu tür eserlerin arasına Mai ve Siyah'ı da katabiliriz.
-----------------
Fakat bu dönemde Türk romanının asıl örgüsünü teessüri mevzular oluşturur. Romanların bazılarında aile felaketleri görüldüğü gibi Taaşuk-ı Talat ve Fitnat'ta baba ve kızın evlenmesi, bazılarında da Verem'in sadece kader olarak işlendiği romanlar da görülür.
Halid Ziya'nın Nemide'sine kadar bu hastalık, esas konu olarak alınır. Zira o dönemlerde İstanbul'da verem, belli başlı realitelerden biriydi. 2. Mahmud ve Abdulmecid Verem'den ölmüşlerdir. Yeni edebiyatımızda da olduğu gibi halk bünyesinde gelişen edebiyatımızda da bu tema sık sık görülür.
Ki erkekçe ve coşkulu bir üslupla yazmaya çalışan Namık Kemal bile bundan etkilenmiştir.
Bunun yanında dışarıdan gelen kötü örnekler de bu hastalığın ön planda olmasına neden olmuştur. Avrupa romantizminde aldatılmış kız, hastlıklı kişiler büyük yer kaplar. Nabizade Nazım ve Sezai Bey gibi realist yzarlarda da bu cins kederli mevzular çok görülür. Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt'inde tereddütlü bir realizm ve Servet-i Fünun'da görülen şairane ve hüzünlü hava bulunur.
Etiketler:
araba sevdası,
cemal süreya,
ders,
ders notu,
edebiyat,
edebiyat tarihi,
ekşi,
garip akımı,
gazeteci,
hikaye,
hürriyet,
ikinci yeni,
orhan veli,
ödev,
ödev sitesi,
radikal,
roman,
roman özeti,
sözlük
Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Ders Notları
Çocuk ve Gençlik Edebiyatı
Ders Notları
-Çocuk, doğumundan ergenliğe kadar olan dönemde yaşayan kişidir.
-Şiir; imge, simge ve mitolojik öğeleri içermesi açısından “açık yapıdır.” Bu insanın doğasından kaynaklanır.
-Açık yapıt olarak şiirler, eğitim açısından çok önemlidir. Metin ile okuyucu arasındaki bağı tekrar olmaktan çıkarır ve okuyucuya çeşitli yeni yorumlar yapma “imkanı” verir. Çocuk, şiiri okurken yeni yorumlar yapma ve bu yolla kendini ifade etme imkanı bulur.
-Sade didaktik amaçlı kullanılan ve temasal yönden bölümlenen şiirler, çocukların hayal dünyasını sınırlamaktadır. “Temaya uygun şiir” kavramı, önemli bir sanat olan şiiri araç düzeyine indirgemiştir.
-Tevfik fikret, çocuk eğitimine önem vermiş ve bu amaçla çocuklar için şiirler yazmıştır.
-“Şermin”deki 32 şiirde toplam 12 değer işlemiştir. Bu değerlerin ilk ikisi akıl ve ahlak eğitimi ile ilgilidir. Tüm değerler içerisinde en geniş yeri manevi ve evrensel bir değer olan “sevgi” tutmaktadır.
-Şermin’deki şiirlerde gençlere çok çalışkan olmalarını öğütlemiş, bu öğüdü verirken “Promete” örneğini kullanmıştır. Doğa, hayvan ve en önemlisi de insan sevgisini aşılamaya çalışmıştır.
-Kendisini, ailesini, vatanını ve milletini seven, hoşgörülü, paylaşımcı , çalışkan ve bilimin ışığında ilerleyen bir neslin yetişmesi için, milli, ahlaki, insani ve bunun gibi değerlerini koruyan bireyler yetişmesi gerekmektedir.
-Çocukların topluma karışması da önemli bir kazanımdır. Bu açıdan eserlerde işlenen konular önemlidir. Çocuk, eserde gördüğü olaylarla, düşüncelerle ve kişilerle bütünleşmektedir. Bunun sonucunda toplumsal bazı olaylara karşı refleksler geliştirmekte ve toplumsal açıdan eğitilmektedir.
-“Bu nedenle hedef kitlesi çocuklar olan eserler, onların gelişim özelliklerine uygun olmalı ve eğitici nitelikler taşımalıdır. Bu eserler, bu sayede okulda verilen eğitimi destekleyecek, varsa açıkları kapatacak ve ailelere eğitim sürecinde katkıda bulunacaktır.
-Edebiyat temelli karakter eğitiminde edebi türün verilmek istenen eğitime uygunluğu ve niteliği gözetilmelidir. Çocuğun okuyabileceği ve anlayabileceği düzeyde olmalı ve onun ilgisini çekecek konular işlenmelidir. Karakterler ve işlenen konular inandırıcı olmalı ve çocuğun özdeşim kurabileceği karakterler ortaya konmalıdır. Öğrenci üzerinde etki kurabilen eserler seçilmeli ya da yazılmalıdır.
--DEDE KORKUT hikayeleri, çocuğun eğitimi üzerinde etkilidir. Öykülerde, çocuk eğitimi açısından çıkarılacak mesajlar bulunmaktadır.
*Kahramanlar, değer kazanma sürecinde çaba sarf etmişler ve kazandıkları başarılardan sonra kabul görmeye başlamışlardır. “Kendini topluma kabul ettirmeye çalışan bir çocuk için bu önemli bir iletidir.
*Öykülerin tümünde anne-babalar kutsaldır ve onlara sevgi-saygı esastır. Kendi tarihinde bu kavramlara önem verildiğini gören çocuk, yaşadığı dönemde de ailenin kutsallığını en önemli amaç olarak kabul edecektir. Öykülerde annenin de en az baba kadar söz sahibi olduğu gözlenmektedir. Ailenin kutsallığı çatısı altında kardeş için gerekirse tüm zorlukların göze alınması gerektiği de aşılanmaktadır.
*Kadın hem iyi bir eş hem de savaşçıdır. Yani toplumda çok önemli bir yere sahiptir. Dede Korkut hikayelerine göre kadın gelecek nesilleri yetiştirecek ve şekillendirecek en yetkili kişidir. Toplumun temel taşıdır. Bu mesajın çocuklara ulaşması önemlidir.
*Sadakatin önemi pek çok öyküde işlenmiş ve eşlerin birbirlerine sadakatle bağlanması gerektiği vurgulanmıştır. Yardımlaşma ve birlik esastır çünkü birlikten kuvvet doğar.
*Doğa kutsaldır, sevilmelidir.
*İnsan cömert olmalıdır.
*Haksız kazanç doğru değildir.
*İyilik eden iyilik bulur
*Cesur olmak gerektiği yerde risk almak başarı getirir.
-BEHİÇ AK, kitaplarında çevre problemlerine dikkat çekmiştir. Konuyu işlerken çocukların ilgilerini esas almış ve onların yaratıcılıklarını kullanmıştır. Çocukların hayal dünyalarının zenginliğinden yararlanmıştır. Doğa, onun eserlerinde sadece konu değil, aynı zamanda kahraman olarak da yer almıştır.
-ÇETİN ÖNER, Gülibik ve Portakal adlı eserlerinde yoksul köylerde yaşayan çocukların hayal dünyasını işlemiştir. Yoksulluk ve imkansızlıkların çevresinde kurulan arkadaşlıklar dikkatleri çekmektedir. Bu arkadaşların hayallerinin ortak olması dikkate değerdir. Her iki öykünün de anlatım biçimi çocuğa düşünme sorumluluğu verir. Örneği Gülibik’te horozun öldüğü söylenmez bunu çocuğun tahmin etmesi beklenir.
*Üslup açısından bakıldığında deyimlere, ikilemelere, sıfatlara ve şiirsel söyleyişlere yer verildiği görülür.
*Bütün bunlardan hareketle denilebilir ki çocukların hayal dünyasına hitap eden kahramanların yer aldığı, olayların ve kişilerin çocuk gerçekliğine uygun olduğu, iletilerin ezberci bir yaklaşımla değil, düşünme sorumluluğu verilerek ulaştırıldığı, çocukları düşünmeye iten eserlerle çocukları yetiştirmek mümkündür.
-GÜLTEN DAYIOĞLU, çocuk ve gençlik edebiyatının önemli isimlerindendir. Eserlerinde fantastik öğeleri kullanmıştır. Çocukları düşsel alana çekmiş ve hayal güçlerini geliştirmelerine yardımcı olmuştur. En güzel örnek “Dünya Çocukların Olsa” eseridir. Dayıoğlu bu eserde fantastik imgelem üzerinden politik telkinler yapmış, çocuklara ve gençlere dünya barışı isteğini aşılamaya çalışmıştır.
-TÜRKİYE’DE Eğitim alanında çocuk haklarıyla ilgili çalışmalar yürütülmektedir. Ancak katılım hakkı “Çocuk hakları sözleşmesi”nde yeni ele alınmaya başlamıştır. Kitaplardaki katılım hakkını olumsuz örneklendiren konuşmalar, çocuk okuru okuma eğiliminden uzaklaştırabilmektedir. Bununla birlikte çocuk kendi yaşamına yönelik olumsuz deneyimler edinebilir ve kendi haklarının farkında olamayabilir. Bu olumsuz koşullardan korunabilmek için Türkiye’de çocuk edebiyatı alanında “çocuk hakları” üzerinden işlenen konuların sayısının artırılması gerekmektedir.
-ÖMER SEYFETTİN, Milli Edebiyat’ın en önemli kalemlerinden biridir. Meşrutiyetin ilanından sonra esen özgürlük ve milliyetçilik rüzgarları onu da etkilemiştir. Dilin yenileşmesi me Türkçe’nin kullanımı meselesinde ısrarlı çabaları olmuştur.
*Yazdığı öykülerin büyük çoğunluğu yetişkinlere yönelik yazılmıştır. Bunların bazıları da gençlere yöneliktir. Çünkü Türkçülük ve milliyetçilik ilkelerinin istikbalini gençlerin elinde görmektedir.
*Öykülerinin çoğunda şiddet öğeleri, cinsel içerikli öğeler, dinsel öğeler, ayrımcılık içeren anlatımlar ve şiddet yanlısı söylemler de yer almıştır. Öyküleri, çocuğun yaşı gereği anlamakta güçlük çekeceği kavramları içerir. Ayrıca yayımladığı kitapların kapaklarını da konuya uygun seçmiştir.
*Yergi ve güldürü öğelerini sıkça kullanmış ancak gerçeklikten asla taviz vermemiştir. Bu da onu başarılı kılar. Uzun süre önce yazdığı öykülerin günümüze kadar gelmesinin nedeni budur. Ancak yüzyıl önce edindiği deneyimlerin, düşünce akımlarının etkilediği eserleri, bugün “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı” kriterlerine uygun değildir.
*Çocuk yaşta bir bireyin bu eserlerden kötü etkileneceği açıktır. Şiddet, ayrımcılık gibi öğeler, çocuğun akli dengesini etkileyebilir, psikolojik sorunlara yol açabilir. Bu bakımdan bunları içeren öykülerin çocuklar tarafından okunması doğru bulunmamaktadır.
*Evrensel ve insâni değerlere saygılı, barış ve demokrasi kültürünü edinmiş bireylerin yetişmesi bu eserlerle mümkün olamaz.
*Öyküleri, “örtük yapıları” yoğunlukla içerir. Anlatım “sezdirme” yoluyla yapılmıştır.
*Ayrıca okuma açısından öğrencilere kazanımlar sunabilecek yapıdadır.
-Aile, bir toplumun çekirdeğini oluşturan, kültürünü korumasını ve aktarmasını sağlayan çekirdek bir kurumdur. Çocuğa güven duygusu aşılar, sosyal açıdan yetiştirir ve içinde yaşadığı topluma yararlı bir birey olması için eğitir. ZEYNEP CEMALİ’nin romanlarında çeşitli yönleriyle farklı ailelerinin kurgulandığı görülmüştür. Bu ailelerin yaşadıkları çevreler farklıdır, yapıları ve bulundurdukları bireyler farklıdır. Çocuk bireyler de farklı yaşam koşullarına sahiptir.
*Çocuk farklı aileleri okuyup kişisel gelişimine katkı sağlayabilir.
-AYTÜL AKAL, “çocuğa görelik” ilkesini benimsemiştir. Öyküleri, çocuğun bakış açısıyla ele alınmış, çocuğun yaşamından önemli kesitler sunarak ilgisini cezbetmiş ve okumaya itmiştir. Yazarın esas amacının çocukları kitaplara çekmek olduğu görülmektedir.
*”Oğlum Neredesin “ ve “Kızım Neredesin” eserlerinde ebeveyn-çocuk ilişkisi sanatçı duyarlılığı ile işlenmiş ve okuyucunun beğenisine sunulmuştur.
*Yapıtlarda yer alan ergen kız ve ergen erkek çocuk kahramanlar, okuyucu kitlenin özdeşim kurabileceği niteliktedir. Ancak anne kahramana tanınan monolog imkanı çocuklara da tanınsaydı, bu özdeşim artırılabilirdi.
*AKAL, çocuklarla iletişim kurmayı başarmıştır. Onlara otoriter bir yaklaşımdan çok arkadaş canlısı ve anlayışlı biri olarak yaklaşmıştır.
-Romancılar, gençlerin bakış açısıyla yazarlar.
-Genelde bu kitaplarda anne babalar ve yetişkinler gençleri anlamazlar.
- Gençlik kitaplarında olayların akışı hızlı gerçekleşmektedir.
- Gençlik kitapları genç erişkinlere özgü konuları işlemektedir.
-Gençlik kitaplarında karakterlerin başarıları ve iyimser bir hava vardır.
- Bu türde gençlerin önemsediği duygular anlatılır.
Gençlerin seçtikleri kitaplar şu şekildedir:
- Karakterler açısından romanlara bakıldığında esas kahramanlar genellikle gençtirler. Esas kahramanlar, genç erişkin okurların kendilerini bulabilecekleri fiziksel, ruhsal özelliklere sahiptir. - Esas kahramanların aksine diğer kahramanlar geliştirilmez. Diğer yetişkin karakterler, genç erişkinlere kılavuzluk yapıyorken gösterilmektedir. Ancak anne babalar ya tek boyutlu ya da esas öykünün dışında verilirler.
- Esas kahramanın akranı olan karakterler ya sorunun kaynağı ya esas kahramanın en iyi arkadaşı olarak gösterilirler.
- Öykü esas kahramanın bakış açısından anlatılır ve ses esas kahramanındır.
- Öykü, birinci kişi bakış açısından anlatılır; fakat bazen üçüncü kişi ya da her şeyi bilen anlatıcı da yazar tarafından kullanılır. Bazen öykünün daha olgun bir kahraman tarafından anlatıldığı da görülür.
- Anlatımın süreç içerisinde gelişmiş olmasına rağmen öykünün akışı hala gerçekçi ve hızlıdır.
- Genç erişkinler tarafından seçilen kitaplar, tekli olay örgüsüne sahiptir.
- Konular değişken olmasına rağmen genelde genç erişkinlerin yaşamlarıyla ilgilidir. Genelde öykülerde reşit olma, yabancılaşma, benlik saygısı, hayat mücadelesi ve kahramanlık konu olarak işlenir
1940-60 Arası Türk Edebiyatı-(İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)
1940-1960 Dönemi
1940'tan sonra şiirimizde önceki eğilimler devam etmektedir, adlarını andığım şairler parlak dönemlerine ulaşmışlardır.
1940 yılından itibaren yazdıkları ile ilgi çeken ve hattâ alaylara hedef olan Asaf Halet Çelebi (1907-1958), bazı araştırıcılar tarafından Celâl Sılay (1914-1974) ile birlikte "garip şiirin" öncüsü sayılmıştır.
Asaf Halet Çelebi çok kültürlü bir şahsiyettir; şairi bir "veli" saymıştır. Dış manzara tasvirleri, tanıdıkların adlarını zikrederek günlük şiir yazma modasının yanında, Asaf Halet, şiirin esrarlı iç âlemlerden çıkarılacağına inanmıştır. Şiirlerinde semboller ve anlamı bilinmeyen kelimeler kullanması, âdeta zaman ve mekândan soyutlanan "insan"ın müphem dualarını andırır. Bu esrarlı, meçhul âlemden bahsederken Asaf Halet Çelebi, masalın sırlı kapısını aralayan söz kalıplarından da yararlanır.
1940 yılından itibaren yazdıkları ile ilgi çeken ve hattâ alaylara hedef olan Asaf Halet Çelebi (1907-1958), bazı araştırıcılar tarafından Celâl Sılay (1914-1974) ile birlikte "garip şiirin" öncüsü sayılmıştır.
Asaf Halet Çelebi çok kültürlü bir şahsiyettir; şairi bir "veli" saymıştır. Dış manzara tasvirleri, tanıdıkların adlarını zikrederek günlük şiir yazma modasının yanında, Asaf Halet, şiirin esrarlı iç âlemlerden çıkarılacağına inanmıştır. Şiirlerinde semboller ve anlamı bilinmeyen kelimeler kullanması, âdeta zaman ve mekândan soyutlanan "insan"ın müphem dualarını andırır. Bu esrarlı, meçhul âlemden bahsederken Asaf Halet Çelebi, masalın sırlı kapısını aralayan söz kalıplarından da yararlanır.
Garip Hareketi
"Yeni Şiir, Birinci Yeni Şiir" diye de adlandırılan hareket, Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat Horozcu ve Melih Cevdet Anday'ın, o yıllarda savundukları şiir görüşünü açıklayan şiirlerinden bir kısmını Garip (1941) adıyla yayımlamalarıyla başlar. Kitaplarına seçtikleri ad ve kitaptaki "Bu kitap, sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir" cümlesi, geleneklerin dışında, yepyeni bir tutum takındıklarını, yerleşik bütün şiir anlayışlarına meydan okuduklarını duyurmaktadır Orhan Veli'nin yazdığı Garip'in önsözü, ortak görüş olduğundan imzasız yayımlanmıştı. Bu kitap aslında kendilerinin şiirde "garip" sayıldıklarını, fakat alışılmış her şeyden uzaklaşacaklarını haber veriyordu. "Mısracı zihniyete" karşı oldukları için vezin ve kafiyeyi reddediyor, ahengi, vezin ve kafiye dışında arıyorlardı.
Bütün söz oyunlarının karşısındaydılar. Teşbih ve istiareden, tabiatı zekâ ile değiştirdiği ve bozduğu için uzak kalıyorlardı. "Gibi" kelimesini hiç kullanmıyorlardı.
Garip'in önsözü "Şiir yani söz söyleme sanatı" diye başlıyordu. Şiir, günlük konuşma dilinin alelâde kelimeleriyle yazılabilirdi ve özel bir şiir dili lüzumsuzdu.
Şiir bütün geleneklerden uzaklaşmalıydı ve Orhan Veli "sanatlarda tedahüle taraftar" değildi, bundan doğan ses ve şekil oyunlarını da reddediyordu. "Şiiri şiir yapan, sadece edasındaki hususiyettir, o da mânâya aittir" diyen Orhan Veli "Paul Eluard'ın dediği gibi, bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak" der.
Bütün söz oyunlarının karşısındaydılar. Teşbih ve istiareden, tabiatı zekâ ile değiştirdiği ve bozduğu için uzak kalıyorlardı. "Gibi" kelimesini hiç kullanmıyorlardı.
Garip'in önsözü "Şiir yani söz söyleme sanatı" diye başlıyordu. Şiir, günlük konuşma dilinin alelâde kelimeleriyle yazılabilirdi ve özel bir şiir dili lüzumsuzdu.
Şiir bütün geleneklerden uzaklaşmalıydı ve Orhan Veli "sanatlarda tedahüle taraftar" değildi, bundan doğan ses ve şekil oyunlarını da reddediyordu. "Şiiri şiir yapan, sadece edasındaki hususiyettir, o da mânâya aittir" diyen Orhan Veli "Paul Eluard'ın dediği gibi, bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak" der.
Araştırıcıların belirttikleri gibi bu anlayış daha önce de dile getirilmiştir. Çok kolay yazılır görünen şiir, pek çok kimseyi şiir yazmaya sevketmiş ve yeni bir basmakalıp ortaya çıkmıştır.
Garip hareketinin en önemli yanı, şiiri günlük tartışmalar arasına sokmasıdır. Bir süre toplumda, şiir herkesin konuştuğu ortak bir konu olur. Ancak böylesine "sığ" bir şiir anlayışının sürekli olması ve birkaç istisna ile ölümsüz eserler vermesi mümkün değildi.
1950 yılında Orhan Veli'nin ölümünden sonra, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'te önceden başlayan Garip'ten uzaklaşma eğilimi artar. Bundan sonra Garip akımı, yaratıcılarının değil, taklitçilerinin elinde kalır ve yozlaşır.
Garip'in ikinci baskısında sadece Orhan Veli Kanık'ın şiirleri vardır. O da daha sonraki eserlerinde (Destan Gibi, 1946) kendisini halk şiiri geleneğine kaptırır. "Yol Türküleri"nde Faruk Nafiz Çamlıbel'in "Han Duvarları"ndaki gibi yol izlenimleri yer alır.
Bundan dolayı Garip'i bir akımdan çok, darbe saymak yerinde olur. Şiiri günlük hayatın gündemine getirmiş, her yerde geniş olarak tartışılmasını sağlamış ve görevini yaparak dağılmıştır. Akım hâlinde kalışı, Orhan Veli Kanık'ın taklitleriyle sınırlıdır.
Garip akımını Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu'nun desteklemesine karşı Ahmet Hamdi Tanpınar, bu hareketi şiirden uzaklaşmak sayar. Bu görüşe daha sonra Behçet Necatigil'in de katıldığı görülmektedir. Attilâ İlhan baştan itibaren bu akıma karşı çıkmıştır.
Oktay Rifat Horozcu (1914-1989), İkinci Yeni hareketinde yer alır. Garip hareketinden sonra yeniden halk edebiyatı kaynaklarına döner, sosyalizme kayar. Garip'le ilgili olarak "Biraz Garip, Biraz Orhan Veli" adlı yazısında "Garip hareketi her şeyden önce bir havalandırma hareketidir" der. O günlerde yazdığı şiirlerde gerçekten böyle bir "havalandırma" bir uçma isteği bulunur. Oktay Rifat gerçeküstücülerin tekniğini de halk edebiyatının, folklorun malzemesini de benimser. Oktay Rifat'ın folklorla ilgilenmesini Cemal Süreya, onun şiiri açısından zararlı bulmuştur. Romanları, oyunları dahil Oktay Rifat'ın bütün eserlerindeki temel duygu "yalnızlık"tır.
Melih Cevdet Anday'a (d. 1915), Garip hareketinden sonra zihnî bir şiir geliştirmiştir. Yunan mitolojisinden geniş alıntılarla, çağdaş ilimlerin formülleriyle şiirini duygudan alabildiğince uzaklaştırmıştır. Destan ve tarih kişilerinden hareket ettiği şiirlerinde onun insan gerçeğini, fert ve toplum boyutunda ele aldığı görülür. Onlarda bugünü de içine alan insanlık macerasını sezdirir okuyucusuna. Düşünce şiirinin beraberinde hem kuruluğu hem de alayı getirmesi kaçınılmazdır. Anday'da ikisi de bulunur. Ele aldığı temaların acılığı ironiyi zaman zaman kara mizaha döndürür.
Cahit Külebi (1917-1997) kuvvetli çocukluk izlenimleri ve hatıralarını şiirlerine taşımıştır ve halk edebiyatı geleneğine bağlıdır. Hatıra ve meslek izlenimleri Ceyhun Atuf Kansu (1919-1978), İbrahim Zeki Burdurlu (1922-1984)'da da bulunur.
Garip hareketinin en önemli yanı, şiiri günlük tartışmalar arasına sokmasıdır. Bir süre toplumda, şiir herkesin konuştuğu ortak bir konu olur. Ancak böylesine "sığ" bir şiir anlayışının sürekli olması ve birkaç istisna ile ölümsüz eserler vermesi mümkün değildi.
1950 yılında Orhan Veli'nin ölümünden sonra, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'te önceden başlayan Garip'ten uzaklaşma eğilimi artar. Bundan sonra Garip akımı, yaratıcılarının değil, taklitçilerinin elinde kalır ve yozlaşır.
Garip'in ikinci baskısında sadece Orhan Veli Kanık'ın şiirleri vardır. O da daha sonraki eserlerinde (Destan Gibi, 1946) kendisini halk şiiri geleneğine kaptırır. "Yol Türküleri"nde Faruk Nafiz Çamlıbel'in "Han Duvarları"ndaki gibi yol izlenimleri yer alır.
Bundan dolayı Garip'i bir akımdan çok, darbe saymak yerinde olur. Şiiri günlük hayatın gündemine getirmiş, her yerde geniş olarak tartışılmasını sağlamış ve görevini yaparak dağılmıştır. Akım hâlinde kalışı, Orhan Veli Kanık'ın taklitleriyle sınırlıdır.
Garip akımını Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu'nun desteklemesine karşı Ahmet Hamdi Tanpınar, bu hareketi şiirden uzaklaşmak sayar. Bu görüşe daha sonra Behçet Necatigil'in de katıldığı görülmektedir. Attilâ İlhan baştan itibaren bu akıma karşı çıkmıştır.
Oktay Rifat Horozcu (1914-1989), İkinci Yeni hareketinde yer alır. Garip hareketinden sonra yeniden halk edebiyatı kaynaklarına döner, sosyalizme kayar. Garip'le ilgili olarak "Biraz Garip, Biraz Orhan Veli" adlı yazısında "Garip hareketi her şeyden önce bir havalandırma hareketidir" der. O günlerde yazdığı şiirlerde gerçekten böyle bir "havalandırma" bir uçma isteği bulunur. Oktay Rifat gerçeküstücülerin tekniğini de halk edebiyatının, folklorun malzemesini de benimser. Oktay Rifat'ın folklorla ilgilenmesini Cemal Süreya, onun şiiri açısından zararlı bulmuştur. Romanları, oyunları dahil Oktay Rifat'ın bütün eserlerindeki temel duygu "yalnızlık"tır.
Melih Cevdet Anday'a (d. 1915), Garip hareketinden sonra zihnî bir şiir geliştirmiştir. Yunan mitolojisinden geniş alıntılarla, çağdaş ilimlerin formülleriyle şiirini duygudan alabildiğince uzaklaştırmıştır. Destan ve tarih kişilerinden hareket ettiği şiirlerinde onun insan gerçeğini, fert ve toplum boyutunda ele aldığı görülür. Onlarda bugünü de içine alan insanlık macerasını sezdirir okuyucusuna. Düşünce şiirinin beraberinde hem kuruluğu hem de alayı getirmesi kaçınılmazdır. Anday'da ikisi de bulunur. Ele aldığı temaların acılığı ironiyi zaman zaman kara mizaha döndürür.
Cahit Külebi (1917-1997) kuvvetli çocukluk izlenimleri ve hatıralarını şiirlerine taşımıştır ve halk edebiyatı geleneğine bağlıdır. Hatıra ve meslek izlenimleri Ceyhun Atuf Kansu (1919-1978), İbrahim Zeki Burdurlu (1922-1984)'da da bulunur.
Bu dönemin en ilgi çekici şairlerinden biri de, ilk şiirlerini 1940 öncesi vermiş olmakla birlikte asıl şahsiyetini 1940 sonrası bulan Behçet Necatigil (1916-1979) dir. Şiirlerinde çevresini anlatan şair, çekingen mizacından da kaynaklanan bir tavır ile ev içi/dış dünya; insanın açıklanmayan iç dünyası ile/herkese görünen çehresini dile getirir.
Halk kültüründen gelen unsurları, Batı şiiri ile birleştirmiş olan Necatigil, sonraları Divan şiirinin özelliklerinden de yararlanarak çok kapalı bir şiire ulaşmıştır. Divan şiirinin cinaslı, tevriyeli anlatımı, Türkçenin yapı ve ses özelliklerinden kaynaklandığı için, şair bu özellikleri konuştuğumuz dil malzemesinde de arar. Necatigil Türkçenin ifade imkânlarının çok bol olduğuna inanır ve bunları gösterir. Kültürsüzlük yüzünden sadece taklitte kalanlara Türk şiir geleneklerini işaret etmesi yararlı olmuştur. Şiirlerinin bir çeşit "agrandismanı" olarak gördüğü radyo oyunları ile şiirleri arasında paralellik vardır. Mitolojik unsurları (Yunan, Asur; İslâmlaşmış Doğu mitolojisi) bir arada kullanışı, şiirine esrarlı bir hava kattığı gibi, bu mitleri günümüz hayatında araması da şiirinin orijinalliğidir.
Salâh Birsel (1919-1999) kendine has ironik ifadesiyle alelâde insanların günlük yaşayışlarından kesitler verir.
Sabahattin Kudret Aksal'ın (1920-1993) İlk şiirlerini günlük hayatın kesitleri teşkil ederken, insanın kâinattaki yerini arayan düşünce şiirine kaymış, Baudelaire ve Eluard'dan çeviriler yapmıştır. Şair şiir, hikâye, tiyatro gibi gevezeliği kaldırmayan, yoğunluk isteyen türlerde çok başarılıdır.
Necati Cumalı (1921-2001) yaşama sevincini anlatan yaşantı şiirleriyle dikkati çeker. Ege bölgesindeki hayatı, mesleğinden gelen dava konuları ve bunların insan ruhundaki akisleri, hikâyelerinde olduğu gibi şiirlerinde de geçer. İyi bir hikâyeci olan Necati Cumalı yakından tanıdığı köylü ve çiftçileri, hem hikâyelerinde hem de şiirlerinde anlatmıştır.
Özdemir Asaf (1923-1990) özellikle kısa şiirleriyle, halk edebiyatı söyleyişiyle nüktelere sığınmıştır. Bu yöntem Özdemir Asaf'ın şiirine mekanik, tekdüze bir hava verir ve ilk tadından uzaklaştırır.
Hisar Grubu 1950'den itibaren Hisar dergisi fasılalarla 1950-1957 ve 1964-1980 arasında çıkmıştır. Derginin kurucuları ve idarecileri arasında bulunan Mehmet Çınarlı (1925-1999), Gültekin Samanoğlu (d. 1917), İlhan Geçer (d. 1917) ve Nevzat Yalçın (d. 1916) dergide memleket edebiyatının bir devamı olarak belirli kavramları savunan; yozlaşmaya karşı mücadeleci tavırlarıyla dikkati çekmektedirler. Dergi pek çok yazarı etrafında toplamıştır. Bu yazar ve şairlerin çoğu ortak görüşlere sahip olmakla birlikte bir kısmı onlardan ayrılır.
Batı'nın taklidiyle yetinilmesine karşı çıkan; sanatın zarurî şartı olan değişmeyi reddetmemekle birlikte, bu değişmenin geleneklerin reddi anlamında olmasını istemeyen, belirli bir siyasî görüş veya ideolojinin aracı, propagandası olan sanatı reddeden, dil konusundaki aşırılıklara karşı, günlük dilin kullanılmasını savunan bu yazarlar, ortak bir görüş etrafında birleşmişler ve "öztürkçe" akımına karşı çıkmışlardır.
Halk kültüründen gelen unsurları, Batı şiiri ile birleştirmiş olan Necatigil, sonraları Divan şiirinin özelliklerinden de yararlanarak çok kapalı bir şiire ulaşmıştır. Divan şiirinin cinaslı, tevriyeli anlatımı, Türkçenin yapı ve ses özelliklerinden kaynaklandığı için, şair bu özellikleri konuştuğumuz dil malzemesinde de arar. Necatigil Türkçenin ifade imkânlarının çok bol olduğuna inanır ve bunları gösterir. Kültürsüzlük yüzünden sadece taklitte kalanlara Türk şiir geleneklerini işaret etmesi yararlı olmuştur. Şiirlerinin bir çeşit "agrandismanı" olarak gördüğü radyo oyunları ile şiirleri arasında paralellik vardır. Mitolojik unsurları (Yunan, Asur; İslâmlaşmış Doğu mitolojisi) bir arada kullanışı, şiirine esrarlı bir hava kattığı gibi, bu mitleri günümüz hayatında araması da şiirinin orijinalliğidir.
Salâh Birsel (1919-1999) kendine has ironik ifadesiyle alelâde insanların günlük yaşayışlarından kesitler verir.
Sabahattin Kudret Aksal'ın (1920-1993) İlk şiirlerini günlük hayatın kesitleri teşkil ederken, insanın kâinattaki yerini arayan düşünce şiirine kaymış, Baudelaire ve Eluard'dan çeviriler yapmıştır. Şair şiir, hikâye, tiyatro gibi gevezeliği kaldırmayan, yoğunluk isteyen türlerde çok başarılıdır.
Necati Cumalı (1921-2001) yaşama sevincini anlatan yaşantı şiirleriyle dikkati çeker. Ege bölgesindeki hayatı, mesleğinden gelen dava konuları ve bunların insan ruhundaki akisleri, hikâyelerinde olduğu gibi şiirlerinde de geçer. İyi bir hikâyeci olan Necati Cumalı yakından tanıdığı köylü ve çiftçileri, hem hikâyelerinde hem de şiirlerinde anlatmıştır.
Özdemir Asaf (1923-1990) özellikle kısa şiirleriyle, halk edebiyatı söyleyişiyle nüktelere sığınmıştır. Bu yöntem Özdemir Asaf'ın şiirine mekanik, tekdüze bir hava verir ve ilk tadından uzaklaştırır.
Hisar Grubu 1950'den itibaren Hisar dergisi fasılalarla 1950-1957 ve 1964-1980 arasında çıkmıştır. Derginin kurucuları ve idarecileri arasında bulunan Mehmet Çınarlı (1925-1999), Gültekin Samanoğlu (d. 1917), İlhan Geçer (d. 1917) ve Nevzat Yalçın (d. 1916) dergide memleket edebiyatının bir devamı olarak belirli kavramları savunan; yozlaşmaya karşı mücadeleci tavırlarıyla dikkati çekmektedirler. Dergi pek çok yazarı etrafında toplamıştır. Bu yazar ve şairlerin çoğu ortak görüşlere sahip olmakla birlikte bir kısmı onlardan ayrılır.
Batı'nın taklidiyle yetinilmesine karşı çıkan; sanatın zarurî şartı olan değişmeyi reddetmemekle birlikte, bu değişmenin geleneklerin reddi anlamında olmasını istemeyen, belirli bir siyasî görüş veya ideolojinin aracı, propagandası olan sanatı reddeden, dil konusundaki aşırılıklara karşı, günlük dilin kullanılmasını savunan bu yazarlar, ortak bir görüş etrafında birleşmişler ve "öztürkçe" akımına karşı çıkmışlardır.
Onlar "öztürkçe" akımının, dilde ifade gücünü azalttığını savunmuşlardı. Bu dergide yazan şairlerin hepsi gelenekle bağlarını sürdürmekten yanadırlar. Vezin ve şekil konularında da gelenekten yararlanırlar. Dergi eski şairlere de yenilerle birlikte sayfalarını açmıştır.
Hisar şairlerinden özellikle Munis Faik Ozansoy, Salâhattin Batu, Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Karaer, İlhan Geçer, Gültekin Samanoğlu, Nevzat Yalçın, Bekir Sıtkı Erdoğan, Feyzi Halıcı, Yavuz Bülent Bakiler isim yapmıştır. Mustafa Necati Karaer'in halk edebiyatı kaynaklarını başarı ile kullanışı ve yeni arayışları dikkati çeker. Millî konulardaki tavizsiz tutumu ve gür sesiyle hamasî havayı devam ettiren Yavuz Bülent Bakiler (d. 1936) Türkiye dışındaki Türkleri de içine alan geniş bir dünyayı kucaklamak ister.
Hisar şairlerinden Nüzhet Erman (1926-1996) konularını Anadolu'dan alan, sert ifadeli şiirleriyle dikkati çeker. İdareci olarak Anadolu'da görev yapan Nüzhet Erman, işlenmeyi, hizmet götürülmeyi bekleyen yurt topraklarına sevgi ile yaklaşır ama gördükleri karşısında duyduğu şiddetli isyan da, bu şiirlerde hissedilir. Anadolu'nun acı ve ıstıraplarını açık seçik anlatmıştır.
Talât Halman Amerika'da İngilizce yazdığı şiirlerle Türkiye'yi dışarda tanıttığı gibi Kıbrıslı Nevzat Yalçın (d. 1926) da Almanya'da yaşamaktadır. Nevzat Yalçın şekilde kendisini serbest hisseden şairlerdendir. Doğduğu adada yaşayan soydaşlarının ıstıraplarını etkili bir şekilde dile getirmiştir.
Diğer şairler genellikle yaşantıya ağırlık vermekte, hatıralarını dile getirmektedirler, geleneklere bağlılıkları, hayli kötümser tavırları -yaşları ilerledikçe bu kötümserlik artmaktadır- millî değerlere bağlı oluşları diğer özellikleridir.
Hisar şairlerinden özellikle Munis Faik Ozansoy, Salâhattin Batu, Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Karaer, İlhan Geçer, Gültekin Samanoğlu, Nevzat Yalçın, Bekir Sıtkı Erdoğan, Feyzi Halıcı, Yavuz Bülent Bakiler isim yapmıştır. Mustafa Necati Karaer'in halk edebiyatı kaynaklarını başarı ile kullanışı ve yeni arayışları dikkati çeker. Millî konulardaki tavizsiz tutumu ve gür sesiyle hamasî havayı devam ettiren Yavuz Bülent Bakiler (d. 1936) Türkiye dışındaki Türkleri de içine alan geniş bir dünyayı kucaklamak ister.
Hisar şairlerinden Nüzhet Erman (1926-1996) konularını Anadolu'dan alan, sert ifadeli şiirleriyle dikkati çeker. İdareci olarak Anadolu'da görev yapan Nüzhet Erman, işlenmeyi, hizmet götürülmeyi bekleyen yurt topraklarına sevgi ile yaklaşır ama gördükleri karşısında duyduğu şiddetli isyan da, bu şiirlerde hissedilir. Anadolu'nun acı ve ıstıraplarını açık seçik anlatmıştır.
Talât Halman Amerika'da İngilizce yazdığı şiirlerle Türkiye'yi dışarda tanıttığı gibi Kıbrıslı Nevzat Yalçın (d. 1926) da Almanya'da yaşamaktadır. Nevzat Yalçın şekilde kendisini serbest hisseden şairlerdendir. Doğduğu adada yaşayan soydaşlarının ıstıraplarını etkili bir şekilde dile getirmiştir.
Diğer şairler genellikle yaşantıya ağırlık vermekte, hatıralarını dile getirmektedirler, geleneklere bağlılıkları, hayli kötümser tavırları -yaşları ilerledikçe bu kötümserlik artmaktadır- millî değerlere bağlı oluşları diğer özellikleridir.
Nazım Hikmet'i Devam Ettirenler
Garip hareketine ilk karşı çıkanlardan biri de Attilâ İlhan'dır (d. 1925). Mavi dergisinde "Sosyal Realizmin Münasebetleri yahut Başlangıç" adlı yazısında (sayı 21, 1 Temmuz 1954) Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'i "bobstiller" diye nitelemiştir. Aynı derginin yazarlarından Ahmet Oktay (d. 1933) "Orhan Veli'nin Yeri" (sayı 26, Ocak 1955) adlı yazısında "Orhan Veli eksik bir öncü ve eksik bir şairdi" hükmüyle, Garip akımının sığlığını anlatmıştı. Daha sonraları Mavi dergisindeki bu yazılardan hareketle bir "Mavi Akımı" oluşturulmak istenmiş; Birinci Yeni hareketine karşı çıktıkları için İkinci Yeni'nin öncüleri olarak değerlendirilmişlerse de Attilâ İlhan, İkinci Yeni'yi "yozlukla" itham ederek karşı çıkmıştır.
Attilâ İlhan, Türk şiirinin "Batılı ve Türk olabilen esthetique bir bileşime varabilme sorunu" içinde olduğunu, ancak önce Garip sonra İkinci Yeni hareketinin şiirimizi "yozlaşmaya" götürdüğüne inanır.
İmlâ kurallarını bütünüyle reddetmiş veya kendisine has bir imlâ tarzı geliştirmiş olan Attilâ İlhan (Büyük harf kullanmaz ama özel isimleri ek almaları hâlinde (') ile ayırır.) dil konusunda çok keyfidir.
Attilâ İlhan, Türk şiirinin "Batılı ve Türk olabilen esthetique bir bileşime varabilme sorunu" içinde olduğunu, ancak önce Garip sonra İkinci Yeni hareketinin şiirimizi "yozlaşmaya" götürdüğüne inanır.
İmlâ kurallarını bütünüyle reddetmiş veya kendisine has bir imlâ tarzı geliştirmiş olan Attilâ İlhan (Büyük harf kullanmaz ama özel isimleri ek almaları hâlinde (') ile ayırır.) dil konusunda çok keyfidir.
Günlük dilden kaybolan çok eski kelimeleri, Fransızca veya Almanca kelimelerle beraber kullanır. Bunlar, hem yazarın dikkati çekme çabasını, orijinal olma merakını yansıtır, hem de karmakarışık bir dünyada yaşadığımızı okuyucuya hissettirme amacına bağlıdır. Sinema tekniğini kullanan Attilâ İlhan âdeta kamerasını kalabalıklar üzerinde gezdirir, zaman zaman belirli noktalarda uzunca durur. Renkli, ıslak, ürperiş ve korku dolu bu şiirlerde bazen büyük bir ferahlık bazen de melankoli gizlidir.
Nazım Hikmet'i ve Marksist öğretiyi devam ettirenler arasında birçok şair sloganlara sığınmış ve toplumsal şiiri bir çeşit ihtilâl şiiri saymışlardır. 1960'tan sonra hızlanan bu akımda Arif Damar (d. 1925), Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984) ve çok baskı yapan şiir kitaplarından Hasretinden Prangalar Eskittim'in (1968, 38. b. 1997) yazarı Ahmet Arif (1927-1991) başta gelir. Ahmet Arif'in kitabının baskı sayısı da 1968 sonrası siyasî ortamın edebiyat ile ilişkisini gösteren en anlamlı göstergelerdendir. Ahmet Oktay'ın bu şairle ilgili incelemesindeki görüşleri, şairin benzerlerini de açıklayacak niteliktedir.7
1940'lara kadar milliyetçilik her şeye rağmen ön plandadır. 1960'lardan sonra başka milletler, milletlerarası dertler şairlerimizi daha çok ilgilendirmeye başlar. 1964'ten sonra Vietnam, Küba, Şili, Afrika âdeta Nazım Hikmet'in bir devamı gibi şairlerimiz tarafından işlenir. Bu vasıta ile Türkiye'de de ihtilâl ortamının hazır olduğu telkin edilmek istenir. Bir tarafta bu fikirler, ideoloji savaşları, iç göç, şehirleşme olgusu, bir yanda Garip sonrasının sıradan şiirlerine duyulan tepki, yazarları yeni ifadeler aramaya götürür.
Bu fikirleri dolaşık bir ifade ve sembollerle gizleyerek anlatanlara İkinci Yeni8 adı verilir. Gerçekten değerli sanatçıların yanında, 1960-1980 arasında yoğun bir propaganda şiiri yer alır.
Nazım Hikmet'i ve Marksist öğretiyi devam ettirenler arasında birçok şair sloganlara sığınmış ve toplumsal şiiri bir çeşit ihtilâl şiiri saymışlardır. 1960'tan sonra hızlanan bu akımda Arif Damar (d. 1925), Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984) ve çok baskı yapan şiir kitaplarından Hasretinden Prangalar Eskittim'in (1968, 38. b. 1997) yazarı Ahmet Arif (1927-1991) başta gelir. Ahmet Arif'in kitabının baskı sayısı da 1968 sonrası siyasî ortamın edebiyat ile ilişkisini gösteren en anlamlı göstergelerdendir. Ahmet Oktay'ın bu şairle ilgili incelemesindeki görüşleri, şairin benzerlerini de açıklayacak niteliktedir.7
1940'lara kadar milliyetçilik her şeye rağmen ön plandadır. 1960'lardan sonra başka milletler, milletlerarası dertler şairlerimizi daha çok ilgilendirmeye başlar. 1964'ten sonra Vietnam, Küba, Şili, Afrika âdeta Nazım Hikmet'in bir devamı gibi şairlerimiz tarafından işlenir. Bu vasıta ile Türkiye'de de ihtilâl ortamının hazır olduğu telkin edilmek istenir. Bir tarafta bu fikirler, ideoloji savaşları, iç göç, şehirleşme olgusu, bir yanda Garip sonrasının sıradan şiirlerine duyulan tepki, yazarları yeni ifadeler aramaya götürür.
Bu fikirleri dolaşık bir ifade ve sembollerle gizleyerek anlatanlara İkinci Yeni8 adı verilir. Gerçekten değerli sanatçıların yanında, 1960-1980 arasında yoğun bir propaganda şiiri yer alır.
1923-40 Dönemi Türk Edebiyatı (İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)
1923-1940 Dönemi
1. Eskiler: Cumhuriyet'in ilk yıllarında Abdülhak Hâmit Tarhan (1852-1937) başta olmak üzere Servet-i Fünun'dan Cenap Şahabettin (1870-1934), Ali Ekrem Bolayır (1867-1937), Sâmih Rifat (1874-1932), Faik Âli Ozansoy (1875-1950), Hüseyin Siret Özsever (1872-1959), II. Meşrutiyet sonrasından Celâl Sahir Erozan (1863-1935), Süleyman Nazif (1869-1927) Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944), Ziya Gökalp (1876-1924), Mehmet Akif Ersoy (1873-1936), Ahmet Haşim (1887-1933), Yahya Kemal Beyatlı (1884-1957) hayattaydırlar. Zevkleri ve şiir anlayışları eski dönemlerde oluşanlar da Cumhuriyet ile birlikte bir uyanış içine girerler. Günün olayları yaygın temler olarak şiirlerinde yer alır. Dillerinde genellikle, inanılmaz bir sadelik başlar. Mehmet Akif "İstiklâl Marşı"nın şairidir. Bunlardan modern Türk şiirinin gelişmesinde büyük payı olan Ahmet Haşim ve Yahya Kemal Beyatlı,
en güzel şiirlerini Cumhuriyet döneminde yazdılar.
en güzel şiirlerini Cumhuriyet döneminde yazdılar.
Abdülhak Hâmit Tarhan, Tanzimat'tan beri Türk aydınlarının hayal ettikleri günleri gören bir gözlemci gibidir. Yeni denemelere devam etse de artık o devrini doldurmuş bir yazardır.
Dilde sadeleşmeyi başlangıçtan beri reddedenler, artık sade yazmaya başlarlar. Cenap Şahabettin ve Ahmet Haşim'in şiirlerinde bu değişme çok açık şekilde görülür. Her ikisi de en güzel şiirlerini Cumhuriyet'ten sonra yazmışlardır.
Hece vezniyle güzel şiirler yazılabileceğini ispatlamış olan Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949) Millî Mücadele günlerinin sevilen şiirlerinden birini söylemiş olan Samih Rifat (1874-1932), hicivleriyle Neyzen Tevfik (1879-1953) ve Halil Nihat Boztepe (1882-1949) dönemin öteki şairleridir. Şöhretlerini II. Meşrutiyet sonrasında kazanan Ahmet Haşim (1887-1933) ve Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) şiirleri ile bir ölçüt oluşturmuş şairlerdir. Etkileri günümüze kadar ulaşan bu şairlerden Yahya Kemal Üsküp'te, Ahmet Haşim Bağdat'ta doğmuştur.
Kendi klasiğimizi Divan şiirimizde bulan Yahya Kemal, onun "rüzgârıyla" yazdığı şiirleriyle şiirde güzelliğin kaynaklarını ve onlardan nasıl yararlanılacağını göstermiştir. Yahya Kemal, İstanbul'u Osmanlı medeniyetinin sembolü olarak değerlendirir ve eserlerinde vatan ve tabiat sevgisini İstanbul ile birleştirir. Dergâh dergisi, milliyetçi havasıyla hem iyi yazarları hem de öğrencileri çevresine toplamıştır. Ömer Seyfettin'in Genç Kalemler'de başlattığı konuşma dilini yazı dili hâline getirme tezi, Yahya Kemal'de şiirini bulmuştur. Yahya Kemal şiirde "ses"i her şeyden üstün tutar. II. Meşrutiyet'in tarihte örnekler arama eğilimi Yahya Kemal'de de vardır. Yahya Kemal'in şiirlerinin çoğu 1923'ten sonra yayımlanmıştır. Şiirine günlük olayları asla sokmayan Yahya Kemal, nesrinde Millî Mücadele'yi destekleyenlerin başındadır ve bu yazıları Eğil Dağlar'da kitaplaşmıştır. "Üç Tepe" gibi yazılarıyla edebiyatımızın yeni hedeflerini göstermiştir.3
Cumhuriyet dönemi şairleri üzerinde Yahya Kemal kadar tesirli bir diğer şahsiyet de Ahmet Haşim'dir (1887-1933). Nesri de şiiri kadar etkili olan Haşim denemelerini Akşam, İkdam, Milliyet gibi çeşitli yerlerde yayımlar. Bir kısmını da Gurabahâne-i Laklakan, Bize Göre ve Frankfurt Seyahatnamesi'nde toplar.4
Haşim sembolist akımı benimsemiş ve şiirde açık seçik bir anlam aramamıştır. Yayınlandığı zaman mizah dergilerinin alaylarına hedef olan "Bir Günün Sonunda Arzu"nun yol açtığı tartışmalardan sonra Haşim şiir anlayışını ortaya koyan "Şiirde Manâ ve Vuzuh" adlı yazısını yazar ve Göl Saatleri (1921)'ne tenkitlerini cevaplandırır. Haşim bu yazısında kendisini etkileyen "hâlis şiir"le ilgili görüşlerini belirtirken Rahip Bremond'un görüşlerinden de yararlanmıştır: "Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır." Şiirde kelimelerin anlamları değil, cümledeki sesleri önemlidir. Şiir kelimeler arasındaki dalgalanma ve birleşmelerden doğan seslerin uyandırdığı duygudur. Bu şiir anlayışı, şiirin tadılması için okuyucusunun katkısını gerektirir. Şiir anlamını okuyucunun ruhundan, yorumundan alır. Bu yazıyı Piyale (1926)'ye alır. Nurullah Ataç, Ahmet Haşim'in şiirimizde bir merhale olduğunu ve Haşim'den önce, Haşim'den sonra diye şiirimizin ayrılabileceğini yazar.5
Dilde sadeleşmeyi başlangıçtan beri reddedenler, artık sade yazmaya başlarlar. Cenap Şahabettin ve Ahmet Haşim'in şiirlerinde bu değişme çok açık şekilde görülür. Her ikisi de en güzel şiirlerini Cumhuriyet'ten sonra yazmışlardır.
Hece vezniyle güzel şiirler yazılabileceğini ispatlamış olan Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949) Millî Mücadele günlerinin sevilen şiirlerinden birini söylemiş olan Samih Rifat (1874-1932), hicivleriyle Neyzen Tevfik (1879-1953) ve Halil Nihat Boztepe (1882-1949) dönemin öteki şairleridir. Şöhretlerini II. Meşrutiyet sonrasında kazanan Ahmet Haşim (1887-1933) ve Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) şiirleri ile bir ölçüt oluşturmuş şairlerdir. Etkileri günümüze kadar ulaşan bu şairlerden Yahya Kemal Üsküp'te, Ahmet Haşim Bağdat'ta doğmuştur.
Kendi klasiğimizi Divan şiirimizde bulan Yahya Kemal, onun "rüzgârıyla" yazdığı şiirleriyle şiirde güzelliğin kaynaklarını ve onlardan nasıl yararlanılacağını göstermiştir. Yahya Kemal, İstanbul'u Osmanlı medeniyetinin sembolü olarak değerlendirir ve eserlerinde vatan ve tabiat sevgisini İstanbul ile birleştirir. Dergâh dergisi, milliyetçi havasıyla hem iyi yazarları hem de öğrencileri çevresine toplamıştır. Ömer Seyfettin'in Genç Kalemler'de başlattığı konuşma dilini yazı dili hâline getirme tezi, Yahya Kemal'de şiirini bulmuştur. Yahya Kemal şiirde "ses"i her şeyden üstün tutar. II. Meşrutiyet'in tarihte örnekler arama eğilimi Yahya Kemal'de de vardır. Yahya Kemal'in şiirlerinin çoğu 1923'ten sonra yayımlanmıştır. Şiirine günlük olayları asla sokmayan Yahya Kemal, nesrinde Millî Mücadele'yi destekleyenlerin başındadır ve bu yazıları Eğil Dağlar'da kitaplaşmıştır. "Üç Tepe" gibi yazılarıyla edebiyatımızın yeni hedeflerini göstermiştir.3
Cumhuriyet dönemi şairleri üzerinde Yahya Kemal kadar tesirli bir diğer şahsiyet de Ahmet Haşim'dir (1887-1933). Nesri de şiiri kadar etkili olan Haşim denemelerini Akşam, İkdam, Milliyet gibi çeşitli yerlerde yayımlar. Bir kısmını da Gurabahâne-i Laklakan, Bize Göre ve Frankfurt Seyahatnamesi'nde toplar.4
Haşim sembolist akımı benimsemiş ve şiirde açık seçik bir anlam aramamıştır. Yayınlandığı zaman mizah dergilerinin alaylarına hedef olan "Bir Günün Sonunda Arzu"nun yol açtığı tartışmalardan sonra Haşim şiir anlayışını ortaya koyan "Şiirde Manâ ve Vuzuh" adlı yazısını yazar ve Göl Saatleri (1921)'ne tenkitlerini cevaplandırır. Haşim bu yazısında kendisini etkileyen "hâlis şiir"le ilgili görüşlerini belirtirken Rahip Bremond'un görüşlerinden de yararlanmıştır: "Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır." Şiirde kelimelerin anlamları değil, cümledeki sesleri önemlidir. Şiir kelimeler arasındaki dalgalanma ve birleşmelerden doğan seslerin uyandırdığı duygudur. Bu şiir anlayışı, şiirin tadılması için okuyucusunun katkısını gerektirir. Şiir anlamını okuyucunun ruhundan, yorumundan alır. Bu yazıyı Piyale (1926)'ye alır. Nurullah Ataç, Ahmet Haşim'in şiirimizde bir merhale olduğunu ve Haşim'den önce, Haşim'den sonra diye şiirimizin ayrılabileceğini yazar.5
2. Memleket Edebiyatı: Cumhuriyet devri şiirinin bu önemli akımı ilk örneklerini II. Meşrutiyet'ten sonra vermeye başlamıştır ve günümüzde de, kendisini yenileyemeden, Yahya Kemal'in bir devamı vehmiyle devam etmektedir.
Memleket kurtarılmıştır. Artık Anadolu coğrafyası ve ülkenin kalkınması ön plandadır. Bunu da yapacak olan ülkenin kurtarıcılarıdır. Şairlerin çoğu Anadolu halk şairlerinin yolundan giderek yeni bir şiir yaratmaya çalışırlar. Yıllardır devam eden aruz-hece tartışmaları da Yahya Kemal'in etkisine rağmen hecenin mutlak hakimiyetiyle sonuçlanmıştır. Bu kümeye giren şiirlerde;
a. Konu memlekettir.
b. Şekil, halk şiiri şekilleridir, vezin hecedir.
c. Dil sadedir, halk dili, mahallî söyleyişler, hattâ argo şiire girer.
d. Ton, hitabete kaçar.
e. İşlenen konulara uygun olarak gurur, iyimserlik ve irade ön plandadır.
f. Lirikten çok didaktiktir.
Mehmet Emin Yurdakul'un 20. yüzyılın başında söylediği
"Ben bir Türküm dinim cinsim uludur" mısrasında dile gelen gurur, artık bütün şairler tarafından paylaşılmaktadır.
Temel kaynak halk edebiyatı ise de kendi içinde bu akım mensupları çeşitlilik gösterirler: İlk defa karşılaşılan veya anlatılmaya değer bulunan memleket manzaraları, insanları tasvir ve hikâye edilir. İnsanların kahramanlıkları övülür ve tarihî mirasla birleştirilir, folklor orijinal bir kaynak olarak keşfedilir. İnsanların duygu ve iç dünyaları araştırılır. Fakirlik, kötü şartlar bir an önce tedbirler alınmayı gerektirir. İdealizm/milliyetçilikte veya kuzey komşumuzdaki komünizmde aranır. Başlangıçtan itibaren de kutuplar oluşur.
A. Tasvirde Kalanlar: (Gözlemci Gerçekçiler): Örnekleri halk edebiyatı olmakla birlikte Yahya Kemal'den çok şey öğrenmişlerdir. İlk şöhretlerini Mütareke döneminde yapan ve doğru bir tabir olmasa da "Hecenin Beş Şairi" diye bir kısım edebiyat tarihlerinde yer alanlardan en önemlisi Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973)'dir. Önceleri aruz, sonra hece ile yazdığı şiirlerle kendisini kabul ettirmiştir. Faruk Nafiz'in olgunluk devri, 1924-1938 arasıdır. "Han Duvarları" ile kazandığı şöhret ona yıllar boyu işleyeceği konuyu da buldurmuştur. Memleket coğrafyası, bu coğrafyada yaşayan insanlar ve onların estetiği eserine hakimdir. "Sanat" şiiri ile benimsediği estetiği açıklar. Bu anlayışta diğer milletlerin sanatlarıyla, Türk sanatı arasında alışveriş söz konusu edilmez. Şairin gözü sadece keşfedilmemiş, gizli hazinesinde bütün sanatları besleyecek Anadolu'dadır. Faruk Nafiz bu inancında yalnız değildir. Devir, Millî Mücadele'yi zaferle sonuçlandıran Türkün derinliklerinde sakladığı gücün anlaşılması ve anlatılmasını şart koşar. Bu şiirde yer alan görüşler pek çok şair tarafından devam ettirilmiştir. Günümüzde bile buna bağlı kalanlar görülmektedir. O yılların heyecanı içinde, başka kültürleri taklitle yetinmeyi reddeden bu tavır anlaşılabilir. Ancak kültür ufkunu daraltarak büyük sanat eserlerine ulaşılmayacağı da bir gerçektir.
Memleket kurtarılmıştır. Artık Anadolu coğrafyası ve ülkenin kalkınması ön plandadır. Bunu da yapacak olan ülkenin kurtarıcılarıdır. Şairlerin çoğu Anadolu halk şairlerinin yolundan giderek yeni bir şiir yaratmaya çalışırlar. Yıllardır devam eden aruz-hece tartışmaları da Yahya Kemal'in etkisine rağmen hecenin mutlak hakimiyetiyle sonuçlanmıştır. Bu kümeye giren şiirlerde;
a. Konu memlekettir.
b. Şekil, halk şiiri şekilleridir, vezin hecedir.
c. Dil sadedir, halk dili, mahallî söyleyişler, hattâ argo şiire girer.
d. Ton, hitabete kaçar.
e. İşlenen konulara uygun olarak gurur, iyimserlik ve irade ön plandadır.
f. Lirikten çok didaktiktir.
Mehmet Emin Yurdakul'un 20. yüzyılın başında söylediği
"Ben bir Türküm dinim cinsim uludur" mısrasında dile gelen gurur, artık bütün şairler tarafından paylaşılmaktadır.
Temel kaynak halk edebiyatı ise de kendi içinde bu akım mensupları çeşitlilik gösterirler: İlk defa karşılaşılan veya anlatılmaya değer bulunan memleket manzaraları, insanları tasvir ve hikâye edilir. İnsanların kahramanlıkları övülür ve tarihî mirasla birleştirilir, folklor orijinal bir kaynak olarak keşfedilir. İnsanların duygu ve iç dünyaları araştırılır. Fakirlik, kötü şartlar bir an önce tedbirler alınmayı gerektirir. İdealizm/milliyetçilikte veya kuzey komşumuzdaki komünizmde aranır. Başlangıçtan itibaren de kutuplar oluşur.
A. Tasvirde Kalanlar: (Gözlemci Gerçekçiler): Örnekleri halk edebiyatı olmakla birlikte Yahya Kemal'den çok şey öğrenmişlerdir. İlk şöhretlerini Mütareke döneminde yapan ve doğru bir tabir olmasa da "Hecenin Beş Şairi" diye bir kısım edebiyat tarihlerinde yer alanlardan en önemlisi Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973)'dir. Önceleri aruz, sonra hece ile yazdığı şiirlerle kendisini kabul ettirmiştir. Faruk Nafiz'in olgunluk devri, 1924-1938 arasıdır. "Han Duvarları" ile kazandığı şöhret ona yıllar boyu işleyeceği konuyu da buldurmuştur. Memleket coğrafyası, bu coğrafyada yaşayan insanlar ve onların estetiği eserine hakimdir. "Sanat" şiiri ile benimsediği estetiği açıklar. Bu anlayışta diğer milletlerin sanatlarıyla, Türk sanatı arasında alışveriş söz konusu edilmez. Şairin gözü sadece keşfedilmemiş, gizli hazinesinde bütün sanatları besleyecek Anadolu'dadır. Faruk Nafiz bu inancında yalnız değildir. Devir, Millî Mücadele'yi zaferle sonuçlandıran Türkün derinliklerinde sakladığı gücün anlaşılması ve anlatılmasını şart koşar. Bu şiirde yer alan görüşler pek çok şair tarafından devam ettirilmiştir. Günümüzde bile buna bağlı kalanlar görülmektedir. O yılların heyecanı içinde, başka kültürleri taklitle yetinmeyi reddeden bu tavır anlaşılabilir. Ancak kültür ufkunu daraltarak büyük sanat eserlerine ulaşılmayacağı da bir gerçektir.
1960-1972 yıllarında, şair geçirdiği hazin tecrübeleri Zindan Duvarları'nda dile getirir. Yıllar boyu milletvekili seçilmek isteğini mizahî şiirlerinde duyuran şairin bu arzusu hazin bir sonuca ulaşmıştır. Milletvekili seçildikten sonra 27 Mayıs darbesiyle Yassıada'ya gönderilen Faruk Nafiz yaşantılarına zindanı da sokmuştur. Orada yazdığı şiirlerin arasında güzel rubailer yer almaktadır.
Yahya Kemal'in tesirinde kalan, fakat günün heyecanını, şiirleriyle ifadeden çekinmeyen Faruk Nazif'de Yahya Kemal'deki mükemmellik endişesi yoktur. O, şiirlerini, üstadı gibi yıllarca olgunlaşsın diye bekletmemiş, sıcağı sıcağına yayımlamış ve devrin heyecanını beslemiştir.
Mehmetçik'in savaş sonrası yaşayışı ve milletini zafere ulaştıran Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Faruk Nafiz'in şiirlerinde dile gelir. Faruk Nafiz, sadece şiirleriyle değil, manzum tiyatrolarıyla da bu devrin en önemli temsilcisidir.
Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte adları anılan diğer şairler, Halit Fahri Ozansoy (1895-1971) -tiyatro oyunları da vardır-, Orhan Seyfi Orhon (1890-1972), Yusuf Ziya Ortaç (1895-1967) ve gür sesli şiirleriyle Enis Behiç Koryürek (1891-1949)'tir. Bu şairler çok yazmış olmakla birlikte, kendilerinden sonraya fazla bir şey bırakmamışlardır. Yusuf Ziya Akbaba adlı mizah dergisiyle tanınmıştır.
"Bir Yolcuya" adlı şiiriyle meşhur Necmettin Halil Onan (1902-1968), Şükûfe Nihal Başar (18921973), Halide Nusret Zorlutuna (1901-1983) ve Haluk Nihat Pepeyi (1901-1972), Zeki Ömer Defne (1903-1992), Sabahattin Ali (1907-1948) de bu kümede yer alırlar.
Faruk Nafiz Çamlıbel'in önemli iki takipçisi Kemalettin Kamu ile Ömer Bedrettin Uşaklı'dır. Millî Mücadele'ye bizzat katılan "Ben gurbette değilim/Gurbet benim içimde" mısralarıyla ölümsüzleşen Kemalettin Kamu (1901-1948) ve Ömer Bedrettin Uşaklı (1904-1946) memleket edebiyatının lirik şairlerindedirler.
B. Folklor Unsurlarına Ağırlık Verenler: Halkevleri vasıtasıyla gücünü ve sayısını arttıran bu tarz şiirler, çoğunlukla öğretmen yazarlara aittir. Ahmet Kutsi Tecer'in Ülkü dergisinin idaresini üstlenmesinden sonra folklora ağırlık verilir. Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967) bilinçli olarak "Orda Bir Köy Var Uzakta" ile memleketin her meselesini ve folkloru şiirine sokmakla birlikte şiirimizin nadir güzellikteki örneklerinden, "Nerdesin"i söylemiştir. Ahmet Kutsi Tecer "Orda Bir Köy Var" şiirinde, "Nerdesin"deki sesin yerine yine çok uzaklardaki bir hayali, hedef olarak, özlem olarak kor. Ondaki "ben"in yerini "biz" zamiri almıştır.
Ahmet Kutsi Tecer, köye, folklora ait değerleri ortaya çıkarırken, Halk şiir geleneğinin son büyük temsilcisini, Âşık Veysel Şatıroğlu (1894-1973)'nu keşfeder.
Yahya Kemal'in tesirinde kalan, fakat günün heyecanını, şiirleriyle ifadeden çekinmeyen Faruk Nazif'de Yahya Kemal'deki mükemmellik endişesi yoktur. O, şiirlerini, üstadı gibi yıllarca olgunlaşsın diye bekletmemiş, sıcağı sıcağına yayımlamış ve devrin heyecanını beslemiştir.
Mehmetçik'in savaş sonrası yaşayışı ve milletini zafere ulaştıran Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Faruk Nafiz'in şiirlerinde dile gelir. Faruk Nafiz, sadece şiirleriyle değil, manzum tiyatrolarıyla da bu devrin en önemli temsilcisidir.
Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte adları anılan diğer şairler, Halit Fahri Ozansoy (1895-1971) -tiyatro oyunları da vardır-, Orhan Seyfi Orhon (1890-1972), Yusuf Ziya Ortaç (1895-1967) ve gür sesli şiirleriyle Enis Behiç Koryürek (1891-1949)'tir. Bu şairler çok yazmış olmakla birlikte, kendilerinden sonraya fazla bir şey bırakmamışlardır. Yusuf Ziya Akbaba adlı mizah dergisiyle tanınmıştır.
"Bir Yolcuya" adlı şiiriyle meşhur Necmettin Halil Onan (1902-1968), Şükûfe Nihal Başar (18921973), Halide Nusret Zorlutuna (1901-1983) ve Haluk Nihat Pepeyi (1901-1972), Zeki Ömer Defne (1903-1992), Sabahattin Ali (1907-1948) de bu kümede yer alırlar.
Faruk Nafiz Çamlıbel'in önemli iki takipçisi Kemalettin Kamu ile Ömer Bedrettin Uşaklı'dır. Millî Mücadele'ye bizzat katılan "Ben gurbette değilim/Gurbet benim içimde" mısralarıyla ölümsüzleşen Kemalettin Kamu (1901-1948) ve Ömer Bedrettin Uşaklı (1904-1946) memleket edebiyatının lirik şairlerindedirler.
B. Folklor Unsurlarına Ağırlık Verenler: Halkevleri vasıtasıyla gücünü ve sayısını arttıran bu tarz şiirler, çoğunlukla öğretmen yazarlara aittir. Ahmet Kutsi Tecer'in Ülkü dergisinin idaresini üstlenmesinden sonra folklora ağırlık verilir. Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967) bilinçli olarak "Orda Bir Köy Var Uzakta" ile memleketin her meselesini ve folkloru şiirine sokmakla birlikte şiirimizin nadir güzellikteki örneklerinden, "Nerdesin"i söylemiştir. Ahmet Kutsi Tecer "Orda Bir Köy Var" şiirinde, "Nerdesin"deki sesin yerine yine çok uzaklardaki bir hayali, hedef olarak, özlem olarak kor. Ondaki "ben"in yerini "biz" zamiri almıştır.
Ahmet Kutsi Tecer, köye, folklora ait değerleri ortaya çıkarırken, Halk şiir geleneğinin son büyük temsilcisini, Âşık Veysel Şatıroğlu (1894-1973)'nu keşfeder.
Şair-ressam Bedri Rahmi Eyuboğlu (1913-1975) folklor ile modern sanatı, coşkun bir heyecan ile hem resminde hem de şiirinde birleştirerek, orijinal ve başarılı örnekler vermiştir. Bu şiirde büyük bir yaşama sevinci ve coşkunluk vardır. Tanpınar gibi İkinci Yeni yazarları da edebiyatta folklorun kullanılmasına tepki gösterirler
C. Hamasî Şiirlerle Yiğitlikleri Gür Sesle Anlatanlar: Behçet Kemal Çağlar (1908-1969) çok kısıtlı şiir kabiliyetiyle Cumhuriyet'in dayandığı temelleri, Önder'i, tarihî bakış tarzını ihmal etmeksizin işler. Behçet Kemal "Onuncu Yıl Marşı"nı Faruk Nafiz Çamlıbel ile beraber yazmıştır. İbrahim Alâettin Gövsa (1889-1949), "Bu Vatan Kimin"le Orhan Şaik Gökyay (1902-1994); "Bayrak" şiiriyle ünlü Arif Nihat Asya (1904-1975) ve Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975) bu türün önde gelen adlarındandır. Bu türü Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (1929-1992) devam ettirmiştir.6
D. Ülke Dertlerinin Halli İçin Marksizmi Teklif Edenler: Memleket edebiyatının bütün mensupları ülke dertleri ile dertlenirler, fakirlik, cehalet, yokluğun bir kader olmaktan çıkarılmasını savunurlar. Eğitimini Rusya'da yapan Nazım Hikmet Ran (1902-1963), dertleri ortadan kaldıracak sihirli reçete olarak komünizmi sunar ve bu ideolojinin güçlü bir propagandacısı olur. Dil ve üslûbuyla da dikkati çeken Nazım Hikmet lirik şiirlerine rağmen, asıl tesiri ve şöhretini propaganda mahiyetindeki şiirlerinden kazanır. Nazım Hikmet'in şiirlerinde kitlelerin hareketini hatırlatan kuvvetli ahenk, kelime öbeklerinin başarıyla düzenlenmesinden kaynaklanır. Mayakovski'den aldığı şiir şemasıyla, klasik halk şiiri şeklini kırması, gür sesi, serbest nazmın yaygınlaşmasına yol açmıştır.
"Asaletin kelimelerde bile düşmanı" olan şairin Türkiye'den kaçması, adını değiştirmesi, bir yabancı ülkenin ve ideolojinin hizmetine girmesi yüzünden şiirlerinin yeni baskılarının yasaklanması, Nazım Hikmet'in şiir tarihimizdeki yerini bir süre âdeta unutturmuştur. Eserleri ölümünden sonra yeni baştan basılmaya başlandığında yeni bir keşif olmuş, onun şiirlerini eskiden okumayanlar, bunları taze ve yeni bulmuşlardır. Bu bakımdan Nazım Hikmet'in tesiri hem 1930'larda hem 1960'lardan sonraki şiirimizde iki defa görülür.
Ercüment Behzat Lav(1903-1984), Nail V., İlhami Bekir Tez (1906-1984), Hasan İzzettin Dinamo (1890-1989) Nazım Hikmet'in takipçileridir.
E. Mistik Bakışla İç Dünyayı Araştıranlar: Nazım Hikmet'in ihmal ettiği, insanın bir de manevî tarafı olduğudur. İnsanların bir de görünmeyen iç âlemlerini, ferdî duyuş tarzlarını da anlatmak isteyenlerden Necip Fazıl Kısakürek (1905-1983), 1930'ların sonunda Nazım Hikmet'in tam karşısında görülmüştür. O da halk şiiri geleneğinden hareket etmiş, heceyi kullanmış, Batı şiiriyle kendi geleneğimizi birleştirmeye çalışmıştır. Felsefeye duyduğu merak bir çeşit mistik anlayış ve duyuşa yönelmiştir. Şiirlerinden bir kısmını, son yıllarda kendisini bir şair değil de bir dinî mürşit olarak gösterme uğruna reddetmiştir.
E. Yararlandığı mistik şiir geleneği, Ataç'ın "Baudelairein" bir şair saydığı Necip Fazıl'ın ruhunu sakinleştirmekten uzaktır. Ancak bu özelliği, Necip Fazıl'ın şiirinin asıl cazibesini yapar. Mustarip, arayan, bekleyen ve hiç tatmin olmayan modern insanın huzursuzluğu onda görülür.
Cumhuriyet döneminin kültürlü, pervasız ve şiir duygusu kuvvetli denemeci tenkitçisi Nurullah Ataç, 1930 sonlarındaki değerlendirmelerinde şiirimizde iki isimden söz eder: Necip Fazıl ve Nazım Hikmet. 1960 sonrasında Nazım Hikmet gibi onun da ikinci defa tesiri üzerinde ayrıca durulmalıdır.
Mistik akım, en orijinal örneklerinden birini Asaf Halet Çelebi (1907-1958)'nin şiirlerinde gösterir. Daha sonraları da Sezai Karakoç gibi şairler İkinci Yeni akımı içinde, insanı iç dünyasının karmaşıklığından kurtaracak esrarlı gücü sezdirmeye çalışırlar.
F. Memleket Şiirleri İle Başlayıp, Yunan Mitolojisini Bir Anlatma Vasıtası Olarak Kullanan İlk Örnek Yazar: Yazarlardan biri Salih Zeki Aktay (1896-1970)'dır. Yunan mitolojisinden yararlanılarak yazılan en güzel şiir, Mustafa Seyit Sutüven (1908-1969)'indir. Grek ve Latin mitolojisi 1940 sonrası yazarlarında, tabiî bir beslenmenin sonucu olarak öğrenilir ve kullanılır.
Mitik yorumlarıyla Ahmet Haşim'in "Batan Ayın Kenarına Satırlar" şiiri veya Yahya Kemal'in şiirlerindeki telmihler, yararlanmanın bir kültür ve yorum meselesi olduğunu göstermektedir. Salih Zeki Aktay'ın sadece mitolojik adlar sıralamaktan öte gitmeyen çabası Melih Cevdet Anday'ın Kolları Bağlı Odeseus'unda, Oktay Rifat "Agamemnon"u, Edip Cansever'in "Nerde Antigone"u, Behçet Necatigil'in "Pan"ı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Tanrılar Arasında-Prolog" ve diğer şairlerde yabancılığını kaybeder. Bu kaynağı günümüz şairleri, kültür ve zevklerine göre başarıyla kullanmaktadırlar.
3. Öz Şiir (Sanat sanat içindir): Bu görüşü savunanlarda estetik tavır ön planda gelir. Öğretici manzumenin şiirle bir ilgisi yoktur. Bundan dolayıdır ki, ilk yılların heyecanı tavsayınca, şairler de haklı olarak "beylik edebiyat" diye nitelendirdikleri ve birçok kötü şairin elinde basmakalıp tekerlemeler hâlini alan memleket edebiyatından ayrılmışlardır. Batıda savaş sonrası ortaya çıkan akımları şairlerimiz, İkinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde keşfettiler.
A. Yedi Meşaleciler: Beylik edebiyat hâline dönüşen memleket edebiyatına, Garip'ten önceki karşı çıkıştır.
Sanat sanat içindir anlayışıyla yazdıklarını Yedi Meşale (1928) adlı bir kitapta toplayan Muammer Lütfi (Bahşi) (1907-1961), Sabri Esat Siyavuşgil (1907-1968), Yaşar Nabi Nayır (19081981), Vasfi Mahir Kocatürk (1907-1961), Cevdet Kudret Solok (1907-1991) ve Ziya Osman Saba (1910-1957) ve Kenan Hulusi Koray -nasirdir- (1906-1943). Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti anlayışını devam ettirmektedirler. Yedi Meşale'nin önsözü bir tatminsizlik ve bir tepkiden ibarettir. Bu ifadelerin çoğu "Makber Mukaddimesi" başta olmak üzere Abdülhak Hâmid'in, Recaîzâde Ekrem'in şiirin hiçbir şekilde sınırlandırılamayacağını anlatan yazı ve şiirlerini andırır. Yedi Meşalecilerin şiirlerinden, onların batıdaki Parnas akımından etkilendikleri anlaşılmaktadır. Bu hareket uzun sürmez. Yedi Meşaleyi çıkaran gençlerden Ziya Osman Saba dışındakiler şiiri bırakır. Yakınlarından başlayarak bütün insanların mutluluk içinde yaşamalarını dileyen Ziya Osman, kendisinden bahsedenlerin belirttikleri gibi, geleneğimizin bu cephesini Yunus Emre ve Mevlânâ'dan alarak modern çağa taşır.
C. Hamasî Şiirlerle Yiğitlikleri Gür Sesle Anlatanlar: Behçet Kemal Çağlar (1908-1969) çok kısıtlı şiir kabiliyetiyle Cumhuriyet'in dayandığı temelleri, Önder'i, tarihî bakış tarzını ihmal etmeksizin işler. Behçet Kemal "Onuncu Yıl Marşı"nı Faruk Nafiz Çamlıbel ile beraber yazmıştır. İbrahim Alâettin Gövsa (1889-1949), "Bu Vatan Kimin"le Orhan Şaik Gökyay (1902-1994); "Bayrak" şiiriyle ünlü Arif Nihat Asya (1904-1975) ve Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975) bu türün önde gelen adlarındandır. Bu türü Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (1929-1992) devam ettirmiştir.6
D. Ülke Dertlerinin Halli İçin Marksizmi Teklif Edenler: Memleket edebiyatının bütün mensupları ülke dertleri ile dertlenirler, fakirlik, cehalet, yokluğun bir kader olmaktan çıkarılmasını savunurlar. Eğitimini Rusya'da yapan Nazım Hikmet Ran (1902-1963), dertleri ortadan kaldıracak sihirli reçete olarak komünizmi sunar ve bu ideolojinin güçlü bir propagandacısı olur. Dil ve üslûbuyla da dikkati çeken Nazım Hikmet lirik şiirlerine rağmen, asıl tesiri ve şöhretini propaganda mahiyetindeki şiirlerinden kazanır. Nazım Hikmet'in şiirlerinde kitlelerin hareketini hatırlatan kuvvetli ahenk, kelime öbeklerinin başarıyla düzenlenmesinden kaynaklanır. Mayakovski'den aldığı şiir şemasıyla, klasik halk şiiri şeklini kırması, gür sesi, serbest nazmın yaygınlaşmasına yol açmıştır.
"Asaletin kelimelerde bile düşmanı" olan şairin Türkiye'den kaçması, adını değiştirmesi, bir yabancı ülkenin ve ideolojinin hizmetine girmesi yüzünden şiirlerinin yeni baskılarının yasaklanması, Nazım Hikmet'in şiir tarihimizdeki yerini bir süre âdeta unutturmuştur. Eserleri ölümünden sonra yeni baştan basılmaya başlandığında yeni bir keşif olmuş, onun şiirlerini eskiden okumayanlar, bunları taze ve yeni bulmuşlardır. Bu bakımdan Nazım Hikmet'in tesiri hem 1930'larda hem 1960'lardan sonraki şiirimizde iki defa görülür.
Ercüment Behzat Lav(1903-1984), Nail V., İlhami Bekir Tez (1906-1984), Hasan İzzettin Dinamo (1890-1989) Nazım Hikmet'in takipçileridir.
E. Mistik Bakışla İç Dünyayı Araştıranlar: Nazım Hikmet'in ihmal ettiği, insanın bir de manevî tarafı olduğudur. İnsanların bir de görünmeyen iç âlemlerini, ferdî duyuş tarzlarını da anlatmak isteyenlerden Necip Fazıl Kısakürek (1905-1983), 1930'ların sonunda Nazım Hikmet'in tam karşısında görülmüştür. O da halk şiiri geleneğinden hareket etmiş, heceyi kullanmış, Batı şiiriyle kendi geleneğimizi birleştirmeye çalışmıştır. Felsefeye duyduğu merak bir çeşit mistik anlayış ve duyuşa yönelmiştir. Şiirlerinden bir kısmını, son yıllarda kendisini bir şair değil de bir dinî mürşit olarak gösterme uğruna reddetmiştir.
E. Yararlandığı mistik şiir geleneği, Ataç'ın "Baudelairein" bir şair saydığı Necip Fazıl'ın ruhunu sakinleştirmekten uzaktır. Ancak bu özelliği, Necip Fazıl'ın şiirinin asıl cazibesini yapar. Mustarip, arayan, bekleyen ve hiç tatmin olmayan modern insanın huzursuzluğu onda görülür.
Cumhuriyet döneminin kültürlü, pervasız ve şiir duygusu kuvvetli denemeci tenkitçisi Nurullah Ataç, 1930 sonlarındaki değerlendirmelerinde şiirimizde iki isimden söz eder: Necip Fazıl ve Nazım Hikmet. 1960 sonrasında Nazım Hikmet gibi onun da ikinci defa tesiri üzerinde ayrıca durulmalıdır.
Mistik akım, en orijinal örneklerinden birini Asaf Halet Çelebi (1907-1958)'nin şiirlerinde gösterir. Daha sonraları da Sezai Karakoç gibi şairler İkinci Yeni akımı içinde, insanı iç dünyasının karmaşıklığından kurtaracak esrarlı gücü sezdirmeye çalışırlar.
F. Memleket Şiirleri İle Başlayıp, Yunan Mitolojisini Bir Anlatma Vasıtası Olarak Kullanan İlk Örnek Yazar: Yazarlardan biri Salih Zeki Aktay (1896-1970)'dır. Yunan mitolojisinden yararlanılarak yazılan en güzel şiir, Mustafa Seyit Sutüven (1908-1969)'indir. Grek ve Latin mitolojisi 1940 sonrası yazarlarında, tabiî bir beslenmenin sonucu olarak öğrenilir ve kullanılır.
Mitik yorumlarıyla Ahmet Haşim'in "Batan Ayın Kenarına Satırlar" şiiri veya Yahya Kemal'in şiirlerindeki telmihler, yararlanmanın bir kültür ve yorum meselesi olduğunu göstermektedir. Salih Zeki Aktay'ın sadece mitolojik adlar sıralamaktan öte gitmeyen çabası Melih Cevdet Anday'ın Kolları Bağlı Odeseus'unda, Oktay Rifat "Agamemnon"u, Edip Cansever'in "Nerde Antigone"u, Behçet Necatigil'in "Pan"ı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Tanrılar Arasında-Prolog" ve diğer şairlerde yabancılığını kaybeder. Bu kaynağı günümüz şairleri, kültür ve zevklerine göre başarıyla kullanmaktadırlar.
3. Öz Şiir (Sanat sanat içindir): Bu görüşü savunanlarda estetik tavır ön planda gelir. Öğretici manzumenin şiirle bir ilgisi yoktur. Bundan dolayıdır ki, ilk yılların heyecanı tavsayınca, şairler de haklı olarak "beylik edebiyat" diye nitelendirdikleri ve birçok kötü şairin elinde basmakalıp tekerlemeler hâlini alan memleket edebiyatından ayrılmışlardır. Batıda savaş sonrası ortaya çıkan akımları şairlerimiz, İkinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde keşfettiler.
A. Yedi Meşaleciler: Beylik edebiyat hâline dönüşen memleket edebiyatına, Garip'ten önceki karşı çıkıştır.
Sanat sanat içindir anlayışıyla yazdıklarını Yedi Meşale (1928) adlı bir kitapta toplayan Muammer Lütfi (Bahşi) (1907-1961), Sabri Esat Siyavuşgil (1907-1968), Yaşar Nabi Nayır (19081981), Vasfi Mahir Kocatürk (1907-1961), Cevdet Kudret Solok (1907-1991) ve Ziya Osman Saba (1910-1957) ve Kenan Hulusi Koray -nasirdir- (1906-1943). Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti anlayışını devam ettirmektedirler. Yedi Meşale'nin önsözü bir tatminsizlik ve bir tepkiden ibarettir. Bu ifadelerin çoğu "Makber Mukaddimesi" başta olmak üzere Abdülhak Hâmid'in, Recaîzâde Ekrem'in şiirin hiçbir şekilde sınırlandırılamayacağını anlatan yazı ve şiirlerini andırır. Yedi Meşalecilerin şiirlerinden, onların batıdaki Parnas akımından etkilendikleri anlaşılmaktadır. Bu hareket uzun sürmez. Yedi Meşaleyi çıkaran gençlerden Ziya Osman Saba dışındakiler şiiri bırakır. Yakınlarından başlayarak bütün insanların mutluluk içinde yaşamalarını dileyen Ziya Osman, kendisinden bahsedenlerin belirttikleri gibi, geleneğimizin bu cephesini Yunus Emre ve Mevlânâ'dan alarak modern çağa taşır.
B. Öz Şiiri Savunan Şahsiyetler:
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) kendi şiirine karşı çok insafsız bir tenkit ölçütü kullanmıştır. Zamanı, geçmiş, yaşanan an ve geleceğin birlikte idrak edildiği yekpare bir bütün olarak gören ve anlatan Tanpınar, okundukça etkisini arttıran, unutulmaz şiirler yazmıştır. Tanpınar yaşanmış anları, ancak sanat eserlerinin geleceğe aktardığını "Bursa'da Zaman"da ortaya koymuştur.
Tanpınar başlangıçta heceyi kullanmasına rağmen, sonraları serbest şiire geçmiştir. Folklordan daima uzak kalmıştır. Hayat karşısındaki pasif tutumu, sevdiği kelime ile "eşik"te oluşu, Tanpınar'da rüya ve hayal ile gerçeğin karışmasına yol açar. Estetiğini bütünüyle rüya ve masala dayayan Tanpınar'ın insanı pasiftir. Olaylar, sosyal sarsıntılar şiirinde yer almaz. İnsanı kader ve olaylar karşısında mahkûm gören Tanpınar, tek kaçış yolunu sanata sığınmakta bulur. Eşikteki bu insan, hatıralarındaki bir açıklamaya göre, şiirinde erotizmi aramıştır. Kendisini en çok ilgilendiren kadın vücudu ve bununla ilgili imajlardır.
Ahmet Muhip Dıranas (1901-1980) şiirlerinde kuvvetli bir tabiat sevgisi ve aşk duygusunu işler, halk şiiri geleneğiyle Fransız şiiri, özellikle Baudelaire'den gelen zevki, güzelliklere trajik bir duygu ile yaklaşmasını sağlar. Gençleri etkileyen şairlerdendir.
Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) kendinden önceki bütün tesirlere açık, Fransız şiirini iyi tanıyan ve Türkçenin en güzel şiirlerini yazarak, geleceğin şiir okuyucusunu memnun etmekle kendisini görevli sayan bir şairdir. Tanpınar'ın romanlarında büyük bir titizlikle kurduğu zaman/hatıranın donduğu eşya ile insan arasındaki ilişkiyi Cahit Sıtkı da şiirinde kurmuştur. Az kelimeyle çok şey söylemekten yana olan, söylediklerinin ses ve çağrışım bakımından zenginliğine önem veren Cahit Sıtkı'nın şiirlerinde ölüm tehdidinin altında tadılan bir yaşama sevgisi hissedilir. Onun şiirlerinden, okuyucu, yaşama zevkini, saadetini tadar.
Şekil ve vezin üzerinde de sürekli denemeler yapmış olan Cahit Sıtkı, şiir görüşlerini, arkadaşı Ziya Osman Saba'ya yazdığı mektuplarda dile getirmiştir: Ziya'ya Mektuplar (1957).
Fazıl Hüsnü Dağlarca (d. 1914) gerçek bir şair muhayyilesiyle doğmuş, şiirin kaynağı mitlere ulaşmıştır. 1935 yılından beri, büyük bir bereketle fışkıran şiir kaynağını olduğu gibi okuyucusuna sunması, onu bir bakıma gerçeküstücülere yaklaştırır.
Hayat ile ölüm arasındaki trajik durumun fertlerin davranışlarına yansımasını çok iyi yakalayan Dağlarca, vatan sevgisi ve savunmasını da ölümsüz masallar hâline getirir. 1960'lı yıllardan itibaren şiirlerinin dili çok çetrefilleşen Dağlarca, konularını da yaymış, kendi estetiğinin dışındaki günlük politik konuları da işlemiştir.
Tanpınar başlangıçta heceyi kullanmasına rağmen, sonraları serbest şiire geçmiştir. Folklordan daima uzak kalmıştır. Hayat karşısındaki pasif tutumu, sevdiği kelime ile "eşik"te oluşu, Tanpınar'da rüya ve hayal ile gerçeğin karışmasına yol açar. Estetiğini bütünüyle rüya ve masala dayayan Tanpınar'ın insanı pasiftir. Olaylar, sosyal sarsıntılar şiirinde yer almaz. İnsanı kader ve olaylar karşısında mahkûm gören Tanpınar, tek kaçış yolunu sanata sığınmakta bulur. Eşikteki bu insan, hatıralarındaki bir açıklamaya göre, şiirinde erotizmi aramıştır. Kendisini en çok ilgilendiren kadın vücudu ve bununla ilgili imajlardır.
Ahmet Muhip Dıranas (1901-1980) şiirlerinde kuvvetli bir tabiat sevgisi ve aşk duygusunu işler, halk şiiri geleneğiyle Fransız şiiri, özellikle Baudelaire'den gelen zevki, güzelliklere trajik bir duygu ile yaklaşmasını sağlar. Gençleri etkileyen şairlerdendir.
Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) kendinden önceki bütün tesirlere açık, Fransız şiirini iyi tanıyan ve Türkçenin en güzel şiirlerini yazarak, geleceğin şiir okuyucusunu memnun etmekle kendisini görevli sayan bir şairdir. Tanpınar'ın romanlarında büyük bir titizlikle kurduğu zaman/hatıranın donduğu eşya ile insan arasındaki ilişkiyi Cahit Sıtkı da şiirinde kurmuştur. Az kelimeyle çok şey söylemekten yana olan, söylediklerinin ses ve çağrışım bakımından zenginliğine önem veren Cahit Sıtkı'nın şiirlerinde ölüm tehdidinin altında tadılan bir yaşama sevgisi hissedilir. Onun şiirlerinden, okuyucu, yaşama zevkini, saadetini tadar.
Şekil ve vezin üzerinde de sürekli denemeler yapmış olan Cahit Sıtkı, şiir görüşlerini, arkadaşı Ziya Osman Saba'ya yazdığı mektuplarda dile getirmiştir: Ziya'ya Mektuplar (1957).
Fazıl Hüsnü Dağlarca (d. 1914) gerçek bir şair muhayyilesiyle doğmuş, şiirin kaynağı mitlere ulaşmıştır. 1935 yılından beri, büyük bir bereketle fışkıran şiir kaynağını olduğu gibi okuyucusuna sunması, onu bir bakıma gerçeküstücülere yaklaştırır.
Hayat ile ölüm arasındaki trajik durumun fertlerin davranışlarına yansımasını çok iyi yakalayan Dağlarca, vatan sevgisi ve savunmasını da ölümsüz masallar hâline getirir. 1960'lı yıllardan itibaren şiirlerinin dili çok çetrefilleşen Dağlarca, konularını da yaymış, kendi estetiğinin dışındaki günlük politik konuları da işlemiştir.
1960 Sonrası Türk Şiiri (İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)
1960 Sonrası Dönemi
İkinci Yeni: 1955-1965 yılları arası kendisini gösteren İkinci Yeni Şiir, ortak nitelikleriyle beliren bir akım değildir. Yeniyi deneyen, dünya görüşü, yetişme şekilleri ve beslenme kaynakları bakımından birbirinden çok farklı olan şairlerin eserlerindeki benzerliklere dayanılarak ona bu ad verilmiştir. 19551965 yılında Yeditepe dergisinde, bir önceki hareketten farklılığını hissettiren bu şiir anlayışında İlhan Berk (d. 1916), Turgut Uyar (1927-1985), Cemal Süreya (1931-1989) öncüler olarak görülür.
Papirüs dergisinde yayımlanan antolojide9 Mehmet H. Doğan bu akımın çıkışıyla ilgili bilgi verir. Garip hareketinin yozlaşmasına tepkiden doğan bu harekette, semboller ön plana çıkar. Basitlik, alelâdelik şairlere yetmemektedir. Günlük konuşma dilinden uzaklaşarak, anlaşılması güç bir dile dönmek, bu şiirin okunmasını da, anlaşılmasını da zorlaştırmıştır. Halk kültürüne genelde karşıdırlar, dikkatleri büyük şehrin kalabalıklığında kaybolmuş olan, yalnız insana çevirmiştir. Yeni bir duygu dalgası ve yoğun bir çağrışımlar ağı ören bu şairler, vezin ve kafiyeyi bütünüyle reddetmemekle birlikte, zaman zaman yeniden mensur şiir denilebilecek tarzı denerler. Bütün edebî sanatlar, bol semboller, çok karışık cümle yapısı, öztürkçeden, çeşitli yabancı dillerden alıntılara kadar zengin, fakat belirli bir çağrışım uyandırmaktan uzak kelime kadrosu kullanmak bu akımın belli başlı özellikleriydi. Şiirler çok uzundu. Bazıları Divan şekillerinin sadece adlarını taşıyorsa da, o şekillerin kurallarından uzaktı. Bu şiirin "yeni gerçekçilik" olduğunu ileri sürenler oldu. Sezai Karakoç (d. 1933) "Dişimizin Zarı" adlı yazısında bunu açıklamıştır: "Ben'in en küçük davranışı bile büyük bir haber gibidir. Yaşama vardır ve önemlidir. Ama bir haber olarak. Neyin haberi? Bunu şair de bilmez. Orhan Veli akımı günlük çırpınışların şiiriydi, bu şiir ise yaşamayı, gerçek yaşamayı cevheriyle görmeye, yakalamaya çalışıyor."10
Papirüs dergisinde yayımlanan antolojide9 Mehmet H. Doğan bu akımın çıkışıyla ilgili bilgi verir. Garip hareketinin yozlaşmasına tepkiden doğan bu harekette, semboller ön plana çıkar. Basitlik, alelâdelik şairlere yetmemektedir. Günlük konuşma dilinden uzaklaşarak, anlaşılması güç bir dile dönmek, bu şiirin okunmasını da, anlaşılmasını da zorlaştırmıştır. Halk kültürüne genelde karşıdırlar, dikkatleri büyük şehrin kalabalıklığında kaybolmuş olan, yalnız insana çevirmiştir. Yeni bir duygu dalgası ve yoğun bir çağrışımlar ağı ören bu şairler, vezin ve kafiyeyi bütünüyle reddetmemekle birlikte, zaman zaman yeniden mensur şiir denilebilecek tarzı denerler. Bütün edebî sanatlar, bol semboller, çok karışık cümle yapısı, öztürkçeden, çeşitli yabancı dillerden alıntılara kadar zengin, fakat belirli bir çağrışım uyandırmaktan uzak kelime kadrosu kullanmak bu akımın belli başlı özellikleriydi. Şiirler çok uzundu. Bazıları Divan şekillerinin sadece adlarını taşıyorsa da, o şekillerin kurallarından uzaktı. Bu şiirin "yeni gerçekçilik" olduğunu ileri sürenler oldu. Sezai Karakoç (d. 1933) "Dişimizin Zarı" adlı yazısında bunu açıklamıştır: "Ben'in en küçük davranışı bile büyük bir haber gibidir. Yaşama vardır ve önemlidir. Ama bir haber olarak. Neyin haberi? Bunu şair de bilmez. Orhan Veli akımı günlük çırpınışların şiiriydi, bu şiir ise yaşamayı, gerçek yaşamayı cevheriyle görmeye, yakalamaya çalışıyor."10
Şiirlerinde gelenekten orijinal şekilde yararlanmış olan şairler -özellikle "Folklor şiire düşman" diyen Cemal Süreya ve Turgut Uyar-, genel olarak folklora karşıdırlar.
İkinci Yeni şairleri şiir görüşlerini de açıklamışlardır. Bu onların şiirin kuramı üzerinde de durduklarını gösterir.
Faydacı şiirden yana olanlar, İkinci Yeni'nin toplumsal yarar açısından değerlendirilmesini istiyorlardı.
Ahmet Oktay "Bir sanat yapısının ana özelliği insanlar arasında bir anlaşma aracı olmasıdır. Seslendiği insanlar arasında bir ortak dil kurmasıdır" demektedir.11 Benzer bir karşı çıkış Asım Bezirci'nin bir makalesinde de yer alır.12 İkinci Yeni ortak bir hareket olmamakla birlikte, anlamsızlığı savunması, kelimeciliği, orjinal hayalleriyle 1957-1961 arası kendisini kuvvetle hissettirdi ve anlamsızlığı çözmeye uğraşmaktansa ne dediği açıkça anlaşılan ama şiir duygusunu kaybettiren, kalabalıkları kışkırtıcı bir şiir ihtiyacını ortaya çıkarmaya vasıta oldu.
Oktay Rifat (Perçemli Sokak, 1956), Edip Cansever (1928-1986) (Yerçekimli Karanfil, 1957), Cemal Süreya (Üvercinka, 1958), İlhan Berk (Galile Denizi, 1958), Turgut Uyar (Dünyanın En Güzel Arabistanı, 1959), Sezai Karakoç (Körfez, 1959), Kemal Özer (d. 1935) (Gül Yordamı, 1959), Ülkü Tamer (Soğuk Otların Altında, 1959), Ece Ayhan (Kınar Hanımın Denizleri, 1959), Ercüment Uçarı (1028-1996) (Et, 1960) bu hareket içinde yer alan şairlerdi.
Bu şairlerden bir kısmı ömür boyu kendi çizgilerini aradılar, kendilerini geliştirdiler. Bu akımdan da yine kendi kendisi olmayı bilen şahsiyetler ortada kaldı. Şiiri hayatının tek gayesi olarak alanlar önceki nesillere mensup şairlerle birlikte, şiirimize katkıda bulundular. Bir kısım şairler ise, sosyalist, komünist propagandasının aleti olarak birçok defa basılan kitaplar yazdılar ve adları şiir sanatının dışında "toplumsal savaşın öncüleri" arasında kaldı.
İkinci Yeni'nin öncülerinden Cemal Süreya Seber (1931-1990) Papirüs dergisiyle İkinci Yeni hareketinin toplayıcısı oldu. Cemal Süreya'nın kendine has bir dil oluşturduğu görülmektedir. Bu dili yaratırken halk deyimlerinden yararlanmıştır. Açık veya kapalı bütün şiirleri anlam yüklüdür. Şiirin belirli kalıplara hapsedilerek yazılamayacağını, geleneğin yeterli olmadığını da çok çarpıcı başlıklar taşıyan ("Şiir Anayasaya Aykırıdır", "Folklor Şiire Düşman") yazılarında ortaya koydu. Cemal Süreya'nın şiir anlayışını gösteren yazılar düşündürücü, dikkat çekici görüşlerin yer aldığı yazılardır.
Marksizm ile sürrealizm arasında ilişki kurarak, şahsiyeti ön plana alarak, biçimin önemini belirterek, ilk bakışta birbirine zıt görünen görüşler de ileri sürmüştür. Bu görüşler daha önceleri başka yazarlar tarafından da zaman zaman söylenmiş olmakla birlikte, slogan şiirinden bıkanlara çok taze görünmüştür.
İkinci Yeni şairleri şiir görüşlerini de açıklamışlardır. Bu onların şiirin kuramı üzerinde de durduklarını gösterir.
Faydacı şiirden yana olanlar, İkinci Yeni'nin toplumsal yarar açısından değerlendirilmesini istiyorlardı.
Ahmet Oktay "Bir sanat yapısının ana özelliği insanlar arasında bir anlaşma aracı olmasıdır. Seslendiği insanlar arasında bir ortak dil kurmasıdır" demektedir.11 Benzer bir karşı çıkış Asım Bezirci'nin bir makalesinde de yer alır.12 İkinci Yeni ortak bir hareket olmamakla birlikte, anlamsızlığı savunması, kelimeciliği, orjinal hayalleriyle 1957-1961 arası kendisini kuvvetle hissettirdi ve anlamsızlığı çözmeye uğraşmaktansa ne dediği açıkça anlaşılan ama şiir duygusunu kaybettiren, kalabalıkları kışkırtıcı bir şiir ihtiyacını ortaya çıkarmaya vasıta oldu.
Oktay Rifat (Perçemli Sokak, 1956), Edip Cansever (1928-1986) (Yerçekimli Karanfil, 1957), Cemal Süreya (Üvercinka, 1958), İlhan Berk (Galile Denizi, 1958), Turgut Uyar (Dünyanın En Güzel Arabistanı, 1959), Sezai Karakoç (Körfez, 1959), Kemal Özer (d. 1935) (Gül Yordamı, 1959), Ülkü Tamer (Soğuk Otların Altında, 1959), Ece Ayhan (Kınar Hanımın Denizleri, 1959), Ercüment Uçarı (1028-1996) (Et, 1960) bu hareket içinde yer alan şairlerdi.
Bu şairlerden bir kısmı ömür boyu kendi çizgilerini aradılar, kendilerini geliştirdiler. Bu akımdan da yine kendi kendisi olmayı bilen şahsiyetler ortada kaldı. Şiiri hayatının tek gayesi olarak alanlar önceki nesillere mensup şairlerle birlikte, şiirimize katkıda bulundular. Bir kısım şairler ise, sosyalist, komünist propagandasının aleti olarak birçok defa basılan kitaplar yazdılar ve adları şiir sanatının dışında "toplumsal savaşın öncüleri" arasında kaldı.
İkinci Yeni'nin öncülerinden Cemal Süreya Seber (1931-1990) Papirüs dergisiyle İkinci Yeni hareketinin toplayıcısı oldu. Cemal Süreya'nın kendine has bir dil oluşturduğu görülmektedir. Bu dili yaratırken halk deyimlerinden yararlanmıştır. Açık veya kapalı bütün şiirleri anlam yüklüdür. Şiirin belirli kalıplara hapsedilerek yazılamayacağını, geleneğin yeterli olmadığını da çok çarpıcı başlıklar taşıyan ("Şiir Anayasaya Aykırıdır", "Folklor Şiire Düşman") yazılarında ortaya koydu. Cemal Süreya'nın şiir anlayışını gösteren yazılar düşündürücü, dikkat çekici görüşlerin yer aldığı yazılardır.
Marksizm ile sürrealizm arasında ilişki kurarak, şahsiyeti ön plana alarak, biçimin önemini belirterek, ilk bakışta birbirine zıt görünen görüşler de ileri sürmüştür. Bu görüşler daha önceleri başka yazarlar tarafından da zaman zaman söylenmiş olmakla birlikte, slogan şiirinden bıkanlara çok taze görünmüştür.
İkinci Yeni'nin orjinal şairlerinden olan İlhan Berk (d. 1916) bu akımın en yaşlı üyesidir. Hece vezniyle olan şiirlerini ilk defa 1935'te kitaplaştıran İlhan Berk, sürekli denemelerle şiirin yapısını da değiştirir. Gündelik yaşayış sahnelerini tasvirden, zamanla nesre yaklaşan bir anlatıma yönelir. Zengin çağrışımlar, anlamsız, yığın tesiri uyandıran ifadeler, İstanbul yorumları, tarihe olumsuz bakış, cinsiyetle ilgili yer yer pornografiye ulaşan yoğun telmihler İlhan Berk'in şiirinden alınan ilk izlenimlerdir.
Sezai Karakoç (d. 1933) İkinci Yeni şairleriyle aynı zamanda eser vermesi ve kapalılığı dolayısıyla bu akım mensupları arasında sayıldı. İslamî düşünüş, önce dağınık hayallerinde, sonra destansı şiir anlayışında göründü. Sezai Karakoç kutsal kitapların kıssalarını büyük bir başarı ile çağdaş bir anlatım ile dile getirmiştir. Dağınık imajlar ve çeşitli göndermelerle bugünü -teknik medeniyeti de içine alacak şekilde- anlatan Sezai Karakoç hakkında yapılmış olan değerlendirmelerde henüz yeterince aydınlatılamamış olan şairlerdendir.13 Bu onun eserlerindeki derin dinî bilgi ve Batı edebiyatı örneklerini tanımasından kaynaklanır. Bu kaynaklara hakim olmadan onu yorumlamak güçtür. Şairin yer yer epik anlatımı büyük bir coşkunlukla devam eder ve göndermeleri farketmeyen okuyucuyu da bir bilinmeze doğru götürür. Sezai Karakoç'u ilk meşhur eden şiiri 1952'de söylediği "Monna Rosa"dır. Bu aşk şiiri uzun zaman dillerde gezmiş ve kendisinden övgüyle söz ettirmiştir. İlk şiirlerinin heceyle olmasına karşılık sonraları serbest şiire döner.
Cahit Zarifoğlu (1940-1987) ve Erdem Bayazıt (d. 1939) da şiirlerinde yer yer hamasî tonda sürekli ölümden söz eden İslâmcı şairlerdendir. Ülkü Tamer (d. 1937) ölüm ve yiğitlik temalarını aşk temasının etrafında işler. Ülkü Tamer'in İngilizceden yaptığı başarılı çeviriler yanında Alleben Öyküleri (1991) adını taşıyan çok güzel bir hikâye kitabı da bulunmaktadır. Edebiyatımızda şairaneliği yıkan, kara mizaha kadar varan güçlü ironiyi kullanan Süreyya Berfe (d. 1943) bu akım içinde yer alır.
İkinci Yeni'yi postmodern anlayışın şiirimizdeki erken tezahürü sayabiliriz. Bu zor işi başaramayan unutulur, başaranlar da edebiyat dünyasındaki yerlerini alırlar. İkinci Yeni en azından Garip hareketi kadar şiirimizde etkili olmuş, değişik dünya görüşüne sahip yazarları da sürüklemiştir.
1960'tan sonra İkinci Yeni dışında dikkati çekenler arasında Türkçeye yeni ifade imkânları sağlayanlar bulunmaktadır.
Can Yücel (1926-1999), Kıbrıslı Osman Türkay (1927-2001), Talât Sait Halman (d. 1931) -aruzla rubaî denemeleri vardır-, Turan Oflazoğlu (d. 1932), Ahmet Necdet (Sözer) (d. 1933), Özdemir İnce (d. 1936), Hilmi Yavuz (d. 1936), Hüsrev H. Hatemi (d. 1939), Yüksel Pazarkaya (d. 1940) -Almanya'da bulunan yazar hem Türkçe hem Almanca şiir yazmakta ve çeviriler yapmaktadır-, Ataol Behramoğlu (d. 1942), Refik Durbaş (d. 1944), İsmet Özel (d. 1944) kendi yollarında devam etmekte olan şairlerdir.
Sezai Karakoç (d. 1933) İkinci Yeni şairleriyle aynı zamanda eser vermesi ve kapalılığı dolayısıyla bu akım mensupları arasında sayıldı. İslamî düşünüş, önce dağınık hayallerinde, sonra destansı şiir anlayışında göründü. Sezai Karakoç kutsal kitapların kıssalarını büyük bir başarı ile çağdaş bir anlatım ile dile getirmiştir. Dağınık imajlar ve çeşitli göndermelerle bugünü -teknik medeniyeti de içine alacak şekilde- anlatan Sezai Karakoç hakkında yapılmış olan değerlendirmelerde henüz yeterince aydınlatılamamış olan şairlerdendir.13 Bu onun eserlerindeki derin dinî bilgi ve Batı edebiyatı örneklerini tanımasından kaynaklanır. Bu kaynaklara hakim olmadan onu yorumlamak güçtür. Şairin yer yer epik anlatımı büyük bir coşkunlukla devam eder ve göndermeleri farketmeyen okuyucuyu da bir bilinmeze doğru götürür. Sezai Karakoç'u ilk meşhur eden şiiri 1952'de söylediği "Monna Rosa"dır. Bu aşk şiiri uzun zaman dillerde gezmiş ve kendisinden övgüyle söz ettirmiştir. İlk şiirlerinin heceyle olmasına karşılık sonraları serbest şiire döner.
Cahit Zarifoğlu (1940-1987) ve Erdem Bayazıt (d. 1939) da şiirlerinde yer yer hamasî tonda sürekli ölümden söz eden İslâmcı şairlerdendir. Ülkü Tamer (d. 1937) ölüm ve yiğitlik temalarını aşk temasının etrafında işler. Ülkü Tamer'in İngilizceden yaptığı başarılı çeviriler yanında Alleben Öyküleri (1991) adını taşıyan çok güzel bir hikâye kitabı da bulunmaktadır. Edebiyatımızda şairaneliği yıkan, kara mizaha kadar varan güçlü ironiyi kullanan Süreyya Berfe (d. 1943) bu akım içinde yer alır.
İkinci Yeni'yi postmodern anlayışın şiirimizdeki erken tezahürü sayabiliriz. Bu zor işi başaramayan unutulur, başaranlar da edebiyat dünyasındaki yerlerini alırlar. İkinci Yeni en azından Garip hareketi kadar şiirimizde etkili olmuş, değişik dünya görüşüne sahip yazarları da sürüklemiştir.
1960'tan sonra İkinci Yeni dışında dikkati çekenler arasında Türkçeye yeni ifade imkânları sağlayanlar bulunmaktadır.
Can Yücel (1926-1999), Kıbrıslı Osman Türkay (1927-2001), Talât Sait Halman (d. 1931) -aruzla rubaî denemeleri vardır-, Turan Oflazoğlu (d. 1932), Ahmet Necdet (Sözer) (d. 1933), Özdemir İnce (d. 1936), Hilmi Yavuz (d. 1936), Hüsrev H. Hatemi (d. 1939), Yüksel Pazarkaya (d. 1940) -Almanya'da bulunan yazar hem Türkçe hem Almanca şiir yazmakta ve çeviriler yapmaktadır-, Ataol Behramoğlu (d. 1942), Refik Durbaş (d. 1944), İsmet Özel (d. 1944) kendi yollarında devam etmekte olan şairlerdir.
Kıbrıs'ın sesini hamasî tonda duyurmuş olan Özker Yaşın'dan (d. 1932) farklı olarak Osman Türkay bütün zamanları ve mekânları uzayın sonsuzluğunda yakalamak ister. Şiirdeki sonsuz dağılıp birleşmeler, bol sıfatlı imajist üslûp, şiirinin özelliklerindendir. Sonsuzluk içinde çok somut sahneler, okuyucuyu zapteder.
Gülten Akın (d. 1933) Halk edebiyatı geleneğinden başarıyla yararlanmış, eserlerinde kadının savunmasına da ağırlık vermiştir. İlk şiirlerinde kendi duyguları ve duygulanmalarına ağırlık verirken sonraları toplumsal konulara yönelmiştir.
1970'lerden sonra şiirimiz, adlarını daha önce andıklarımıza eklenen çok daha gençlerle (1950 doğumlular) birlikte, bu çizgilerde devam etmektedir Çok açık seçik ifadeden sonra, kapalılık arzusu, hattâ kelimeleri redde kadar giden yeni bir lettrizm, anlaşılmazı çözmekten usanınca, vuzuh merakı şiirimizde sırasıyla birbirini takip etmektedir. Günümüz şiirinde geniş bir kitlenin, adı etrafında heyecanla birleştiği bir şair adı zikredemeyeceğim.
1920'lerin memleket şiirleri anlayışını günümüzde de devam ettirenlerin yanında, didaktik, ihtilâlci, dinî, bütünüyle anlamsız veya son derece kaba ve müstehcen yazıları şiir olarak sunanlar bir arada görünmektedir. Bunların dar okuyucu zümreleri vardır. Okuyucuları ne kadar dar olursa olsun son yıllarda sayfalarında şiire yer ayıran dergilerin yanı sıra müstakil şiir dergileri çıkmıştır (Sombahar, Broy). Yayımlanan şiir kitaplarının sayısında azalma olmamıştır, şiir antolojileri belki eskisinden daha zengin basılmaktadır. Dünya şiirini etkileyen şairlerin eserleri dilimize çevrilmekte, eski yazarlarımızın şiir kitapları yeni baskılarını yapmaktadır. Bunlar şiirin hayatımızdaki güçlü devamlılığının ve canlılığın işaretleridir.
1980'den itibaren şiirlerini yayımlayanlar, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra toplumsal gerçekçi şairler "açıklık politikası"nın sonucu olarak "Yenibütüncü" adını verdikleri yeni yapılanmaya ve adlandırmaya gitmişlerdir. Seyit Nezir, Veysel Çolak, Hüseyin Haydar, Metin Cengiz, Tuğrul Keskin tarafından imzalanan "Yenibütün: kendini Biriktiren Bireyin Şiiri" adını taşıyan bildirileri Broy dergisinde çıkmıştır. "Yenibütüncü şiir, politikayla barışık olmayan insanî politikleşmedir"14 diyen Ahmet Oktay, bu hareketin canlı tartışmalara yol açacağını umar.
Gülten Akın (d. 1933) Halk edebiyatı geleneğinden başarıyla yararlanmış, eserlerinde kadının savunmasına da ağırlık vermiştir. İlk şiirlerinde kendi duyguları ve duygulanmalarına ağırlık verirken sonraları toplumsal konulara yönelmiştir.
1970'lerden sonra şiirimiz, adlarını daha önce andıklarımıza eklenen çok daha gençlerle (1950 doğumlular) birlikte, bu çizgilerde devam etmektedir Çok açık seçik ifadeden sonra, kapalılık arzusu, hattâ kelimeleri redde kadar giden yeni bir lettrizm, anlaşılmazı çözmekten usanınca, vuzuh merakı şiirimizde sırasıyla birbirini takip etmektedir. Günümüz şiirinde geniş bir kitlenin, adı etrafında heyecanla birleştiği bir şair adı zikredemeyeceğim.
1920'lerin memleket şiirleri anlayışını günümüzde de devam ettirenlerin yanında, didaktik, ihtilâlci, dinî, bütünüyle anlamsız veya son derece kaba ve müstehcen yazıları şiir olarak sunanlar bir arada görünmektedir. Bunların dar okuyucu zümreleri vardır. Okuyucuları ne kadar dar olursa olsun son yıllarda sayfalarında şiire yer ayıran dergilerin yanı sıra müstakil şiir dergileri çıkmıştır (Sombahar, Broy). Yayımlanan şiir kitaplarının sayısında azalma olmamıştır, şiir antolojileri belki eskisinden daha zengin basılmaktadır. Dünya şiirini etkileyen şairlerin eserleri dilimize çevrilmekte, eski yazarlarımızın şiir kitapları yeni baskılarını yapmaktadır. Bunlar şiirin hayatımızdaki güçlü devamlılığının ve canlılığın işaretleridir.
1980'den itibaren şiirlerini yayımlayanlar, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra toplumsal gerçekçi şairler "açıklık politikası"nın sonucu olarak "Yenibütüncü" adını verdikleri yeni yapılanmaya ve adlandırmaya gitmişlerdir. Seyit Nezir, Veysel Çolak, Hüseyin Haydar, Metin Cengiz, Tuğrul Keskin tarafından imzalanan "Yenibütün: kendini Biriktiren Bireyin Şiiri" adını taşıyan bildirileri Broy dergisinde çıkmıştır. "Yenibütüncü şiir, politikayla barışık olmayan insanî politikleşmedir"14 diyen Ahmet Oktay, bu hareketin canlı tartışmalara yol açacağını umar.
Son yıllarda kendilerini kabul ettirmiş şairler arasında Ebubekir Eroğlu (d. 1950), Enis Batur (d.1952) , Erol Çankaya (d. 1953), Tuğrul Tanyol (d. 1953), Metin Cengiz'in (d. 1953), Tarık Günersel (d.1953) , Veysel Çolak (d. 1954), Ali Cengizkan (d. 1954), Murathan Mungan (d. 1955), Haydar Ergülen (d. 1956), Lâle Müldür (d. 1956), Enver Ercan (d. 1958), Ahmet Erhan (d. 1958), Hüseyin Atlansoy (d. 1962)'un adları da yer almaktadır.
Cumhuriyet dönemi şiirinin ilk yıllarından 1960'a kadarki devresi hakkında hükümler kesinleşmiş sayılabilir. Ancak ondan sonraki yıllarda ortaya çıkan şairlerin ve şiirlerinin değerlendirilmeleri, şüphesiz ki tartışmaya açıktır. Burada adını zikrettiğim şairlerin de çok büyük bir kısmını zaman, her halde tasfiye edip götürecektir.
Cumhuriyet dönemi şiirinin ilk yıllarından 1960'a kadarki devresi hakkında hükümler kesinleşmiş sayılabilir. Ancak ondan sonraki yıllarda ortaya çıkan şairlerin ve şiirlerinin değerlendirilmeleri, şüphesiz ki tartışmaya açıktır. Burada adını zikrettiğim şairlerin de çok büyük bir kısmını zaman, her halde tasfiye edip götürecektir.
Cumhuriyet dönemi, ihtiyaçlar, arayışlar doğrultusunda şairlerinin teklifleriyle zengindir. Güzel şiirler yazılmıştır, bitmez tükenmez arayışlarla şairler dünyamızı zenginleştirmiştir. Bazen tek bir şiir ebedileşir. Bundan dolayı antolojilerde yer alabilecek nice şiir olduğu halde edebiyat tarihinde o şairlerin adları bulunmayabilir. Şair ölümsüzü içinde taşıyan o, bir mısranın peşindedir. Tıpkı Ragıp Paşa'nın dediği gibi:
"Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)