n1
openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6
Şu Notu Ara:
garip akımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
garip akımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mart 2018 Pazartesi
Suç ve Ceza(Yeni Türk Ed. Giriş. 2. dönem)
Dostoyevski tarafından, Sibirya'daki cezaevi günlerinin ardından yazılmıştır. Dostoyevski tarafından, Sibirya'daki cezaevi günlerinin ardından yazılmıştır.
Olay örgüsü:
Raskolnikov, çok başarılı bir öğrenci olmasına rağmen okulu, maddi sıkıntılar yüzünden bırakmak zorunda kalır. St. Petersburg'da küçük bir pansiyon odasında yaşamaktadır. Psikolojik sorunları olan, aklı karışık bir gençtir. Arkadaşı Razumikhin dahil herkesin yardımını reddeder.
Kendisi, kötü kalpli bir tefeci olan Alyona Ivanovna'yı öldürmeyi planlamaktadır. Bu sırada "Marmeladov" isimli, bir zamanlar zengin biri olan ama ailesinin servetini çarçur eden bir ayyaşla tanışır. Ayrıca, ailesinin yakında petersburg'a geleceğini ve kız kardeşinin düğün planı yaptığını bildiren bir mektup alır.
Uzun süren bir planlamadan sonra. Raskolnikov, tefeci kadının evine sızar ve kendisini bir balta ile öldürür. Ayrıca üvey kardeşi Lizaveta 'yı da öldürür. Panikleyen Raskolnikov, sadece bir avuç eşya ve küçük bir çanta alabilir. Tefecinin kalan servetine dokunmaz. Arkada kanıt bırakmadan oradan ayrılır.
Acemice işlediği cinayetten sonra, Raskolnikov, işlediği cinayet yüzünden hastalıklı bir ruh haline bürünür. Düşünmeden duramaz ve işlediği cinayet kendisinde büyük endişeler ve psikolojik buhranlar yaşatmaya başlar.
Bu durum gün geçtikçe daha da ağırlaşmaktadır. Çaldıklarını bir kayanın altına gizler, kanıtları yoketmeye çalışır. Cinayet konuşuldukça daha çok delirir. Artık Petersburg sokaklarında yalnız başına dolaşmaya başlar. Dolaşırken "Marmeladov"u görür. Bir at arabası tarafından çarpılmış ve ölümcül bir yara almıştır. Kendisine yardım eder. Ailesine ve "maddi sıkıntılar yüzünden hayat kadınlığı yapmak zorunda kalan kızına." kalan parasını verir.
Bu sırada annesi ve kız kardeşi(Avdotya) şehre gelir.
Kız kardeşi önceden Arkady Ivanovich Svidrigaïlov isimi bir adamın evinde dadı olarak çalışmaktadır. Bu adam kendisinden etkilenmiştir ve kendisine metreslik teklif etmiştir. Ancak reddedince işinden çıkarılır. Maddi kaynağını kaybeder. Ancak sonradan Luzhin isimli, zengin ve alçak gönüllü biriyle tanışır. Luzhin, üst sınıf biridir. Avdotya'ya evlenme teklifi yapar. Avdotya, sırf ailesinin parasız kalmaması için bu teklifi kabul eder. Zaten st. Petersburg'a gelmesinin pek çok nedenlerinden biri de budur. Raskolnikov'u görmek ve Luzhin ile görüşmek...
Raskolnikov, bu evliliği onaylar. Luzhin'i potansiyel bir koca olarak görür ve kız kardeşinin onunla sadece finansal güvence için evlendiğini anlar.
--
Romanın devamında Raskolnikov, Dedektif Porfiry ile karşılaşır. Dedektif, Raskolnikov'un bu hastalıklı davranışlarından şüphe duymaktadır. Bu sırada Sonya ile arasında masum bir ilişki başlar. Sonya, bir hayat kadını olmasına rağmen, son derece dindar biridir. Bu işi sadece ailesinin zoruyla yapmaktadır.
(Razumikhin ve Raskolnikov, Avdotya'yı, Luzhin'den uzak tutmaya çalışırken Svidrigaïlov' şehre gelir, Avdotya'ya para teklif eder ama reddedilir.)
Gün geçtikçe duyguları açığa daha çok çıkmaya başayınca, dedektif, şüphelerinden emin olmaya başlar. Ancak başka biri gelip, suçu üzerine alır. Raskolnikov, kurtulduğu halde vicdan azabı duymaktadır. Olanları Sonya'ya anlatır. Sonya, onu itiraf etmeye ikna eder. Raskolnikov, itiraf eder.
Raskolnikov, Sibirya'ya sürülür. Sonya da onuna gider. Kız kardeşi Avdotya, en yakın arkadaşı Razumikhin ile evlenir.
Olay örgüsü:
Raskolnikov, çok başarılı bir öğrenci olmasına rağmen okulu, maddi sıkıntılar yüzünden bırakmak zorunda kalır. St. Petersburg'da küçük bir pansiyon odasında yaşamaktadır. Psikolojik sorunları olan, aklı karışık bir gençtir. Arkadaşı Razumikhin dahil herkesin yardımını reddeder.
Kendisi, kötü kalpli bir tefeci olan Alyona Ivanovna'yı öldürmeyi planlamaktadır. Bu sırada "Marmeladov" isimli, bir zamanlar zengin biri olan ama ailesinin servetini çarçur eden bir ayyaşla tanışır. Ayrıca, ailesinin yakında petersburg'a geleceğini ve kız kardeşinin düğün planı yaptığını bildiren bir mektup alır.
Uzun süren bir planlamadan sonra. Raskolnikov, tefeci kadının evine sızar ve kendisini bir balta ile öldürür. Ayrıca üvey kardeşi Lizaveta 'yı da öldürür. Panikleyen Raskolnikov, sadece bir avuç eşya ve küçük bir çanta alabilir. Tefecinin kalan servetine dokunmaz. Arkada kanıt bırakmadan oradan ayrılır.
Acemice işlediği cinayetten sonra, Raskolnikov, işlediği cinayet yüzünden hastalıklı bir ruh haline bürünür. Düşünmeden duramaz ve işlediği cinayet kendisinde büyük endişeler ve psikolojik buhranlar yaşatmaya başlar.
Bu durum gün geçtikçe daha da ağırlaşmaktadır. Çaldıklarını bir kayanın altına gizler, kanıtları yoketmeye çalışır. Cinayet konuşuldukça daha çok delirir. Artık Petersburg sokaklarında yalnız başına dolaşmaya başlar. Dolaşırken "Marmeladov"u görür. Bir at arabası tarafından çarpılmış ve ölümcül bir yara almıştır. Kendisine yardım eder. Ailesine ve "maddi sıkıntılar yüzünden hayat kadınlığı yapmak zorunda kalan kızına." kalan parasını verir.
Bu sırada annesi ve kız kardeşi(Avdotya) şehre gelir.
Kız kardeşi önceden Arkady Ivanovich Svidrigaïlov isimi bir adamın evinde dadı olarak çalışmaktadır. Bu adam kendisinden etkilenmiştir ve kendisine metreslik teklif etmiştir. Ancak reddedince işinden çıkarılır. Maddi kaynağını kaybeder. Ancak sonradan Luzhin isimli, zengin ve alçak gönüllü biriyle tanışır. Luzhin, üst sınıf biridir. Avdotya'ya evlenme teklifi yapar. Avdotya, sırf ailesinin parasız kalmaması için bu teklifi kabul eder. Zaten st. Petersburg'a gelmesinin pek çok nedenlerinden biri de budur. Raskolnikov'u görmek ve Luzhin ile görüşmek...
Raskolnikov, bu evliliği onaylar. Luzhin'i potansiyel bir koca olarak görür ve kız kardeşinin onunla sadece finansal güvence için evlendiğini anlar.
--
Romanın devamında Raskolnikov, Dedektif Porfiry ile karşılaşır. Dedektif, Raskolnikov'un bu hastalıklı davranışlarından şüphe duymaktadır. Bu sırada Sonya ile arasında masum bir ilişki başlar. Sonya, bir hayat kadını olmasına rağmen, son derece dindar biridir. Bu işi sadece ailesinin zoruyla yapmaktadır.
(Razumikhin ve Raskolnikov, Avdotya'yı, Luzhin'den uzak tutmaya çalışırken Svidrigaïlov' şehre gelir, Avdotya'ya para teklif eder ama reddedilir.)
Gün geçtikçe duyguları açığa daha çok çıkmaya başayınca, dedektif, şüphelerinden emin olmaya başlar. Ancak başka biri gelip, suçu üzerine alır. Raskolnikov, kurtulduğu halde vicdan azabı duymaktadır. Olanları Sonya'ya anlatır. Sonya, onu itiraf etmeye ikna eder. Raskolnikov, itiraf eder.
Raskolnikov, Sibirya'ya sürülür. Sonya da onuna gider. Kız kardeşi Avdotya, en yakın arkadaşı Razumikhin ile evlenir.
Thérèse Raquin Roman İncelemesi(Yeni Türk Ed. Giriş, 2.dönem)
Fransız yazar Émile Zola tarafından yazılmıştır. Yazar naturalist'tir. Romanın amacının "kişilerin aktiviteleri" değil, psikolojileri olduğunu belirtir. Yani deney yapar. Kişileri serbest bırakır ve davranışlarını incelemeye başlar.
Thérèse Raquin – Madame Raquin 'in erkek kardeşinin üvey kızıdır.
Camille Raquin – Thérèse'in öz kuzeni ve kocası.
Madame Raquin – Camille'in annesi Thérèse'in halası. Ailesine destek olmak için çarşıda esnaflık ypıyor.
Laurent – Camille'in çocukluk arkadaşı.
Michaud – Madame Raquin'in arkadaşı, polis memuru.
Olivier – Michaud''un oğlu, polis istasyonunda çalışıyor.
Suzanne – Olivier'ın eşi.
Grivet – Orléans Tren Şirketi'nin eski bir çalışanı. (Camille de orada çalışıyor)
François – Raquin ailesinin kedisi.
Olay Örgüsü
Thérèse Raquin, Fransız bir askerin ve Cezayirli bir kadının kızıdır. Annesi öldükten sonra, babası onu halası "Madame Raquin ve hasta oğlu "Camille"in yanına gönderir. Annesi, hasta olduğu için, Camille'in üzerine çok düşer, çok ilgi gösterir. Bu yüzden çocuk, şımarık ve bencil biri olur. Thérèse ve Camille birlikte büyürler. Thérèse 21 yaşındayken, Camille ile evlendirir. Hemen sonra oğlunun bir kariyer yapabilmesi için Paris'e taşınma kararı alır.
Thérèse ve Madam Raquin, Pont Neuf isimli bir pasajda, iş arayan Camille'e yardım etmek için, bir dükkan açarlar. Camille, Orleans Demiryolları Şirketi'nde işe başlar. Orada çocukluk arkadaşı Laurent ile karşılaşır. Laurent, Raquin ailesinin evine sık sık gelip gider. Yalnız Thérèse ile bir ilişki yaşamak ister çünkü artık hayat kadınlarını istememekte, parası yetmemektedir. Ancak bu ilişki, ileride ateşli bir aşka dönüşecektir.
Thérèse'in odasında düzenli olarak, gizlice buluşurlar. Bir süre sonra Laurent'in patronu, onun erken çıkmasını yasaklar. Önü kesilen aşıklar, artık başka bir yol bulmak durumundadır. Thérèse, Camille'i öldürmeyi teklif eder. Daha sonra onu bir tekne gezisinde boğarak öldürmeye girişirler. Camille, direnirken Laurent'in boğazını ısırır. Ama sonunda Camille, ölür. İnsanlara bunun bir kaza olduğunu söylerler. Ama annesi, durumdan şüphelenir. İnsanlar bu hikayeye inanır ama annesi inanmaz.
Laurent, Camille'in ölümünden emin olamaz ve sık sık morga gider. En sonunda Laurent'in cesediyle karşılaşır. Bütün bunlara rağmen, Thérèse kâbuslar görmektedir. Cinayetin etkisinden çıkamamıştır. Aile dostları Michaud, Thérèse'in tekrar evlenmesi gerektiğini ve Laurent'in ideal koca adayı olduğunu söyler. Ancak evlendikten sonra bile bu cinayet aklından çıkamaz. Laurent ve Thérèse, yatak odalarında Camille'in ölü bedeninin hayallerini görmeye başlarlar. O kadar ki bu hayal, onların birlikte olmalarına bile engel olur. Bir sanatçı olan Laurent, çizdiği her tabloda, Camille'e benzeyen insanları çizmekten kendini alıkoyamaz.
Bunların yanında, Camille'in annesi oğlunun ölümünün ardından kalp krizi geçirir. İkinci kalp krizinde felç olur. Ancak gözleri hala görmektedir. Kulakları da duymaktadır. Ve bir tartışma sırasında gerçekleri onların ağzından duyar. Bu durumu anlatmaya çalışsa da başarısız olur.
En sonunda Thérèse ve Laurent birlikte yaşayamaz olurlar. Birbirlerinden gizli olarak birbirlerini öldürme planı yaparlar. Ancak öldüremezler. En sonunda zehir içerek intihar etmek isterler. Ve Madam Raquin'in önünde zehir içerler. Madam Raquin, ölümlerini ve oğlunun intikamını zevkle izler.
Nevilerin Gelişmesi-(Tanpınar) YeniTürk Ed. 1.sınıf-2.dönem
Hikâye ve Roman
+İlk Tercümeler ve Eserler+
Hikâye türünün başlaması da tercümelerle olmuştur. İlk tercüme edilen eser Yusf Kâmil Paşa tarafından tarafından yazılmıştır (Télémaque). Sonra Ceride-i Havâdis'te tefrika edilen "Sefiller" ve Teodor Kasap'ın Monte Kristo Kontu çevirisi ile devam eder. Yani bu ilk devrede kazanımlarımız büyük olmuştur.
Batı tarzı hikaye ise Ahmet Midhad Efendi'nin 1870'te neşrettiği Kıssadan Hisse ve Letâif-i Rivâyât'ı nın ilk beş kısmı ile başlar. 1873'te başlayıp 1875'te biten, Emin Nihad Bey'in Müsâmeretnâme'si ise ikinci bir deneme olarak kabul edilebilir. 1875'te Şemseddin Sâmi'nin Ta'aşşuk-ı Talat ve Fitnat'ı, 1876'da ise N.Kemal'in İntibah'ı ve Recaizâde'nin Araba Sevdası isimli romanı ortaya çıkar. 1880'de Cezmi, 87'de Sergüzeşt, 90'da Küçük Şeyler romanları yazılır. Tabi bu sırada Nabizâde Nazım'ın eseri tamamlanır(1885-87 arası). Ahmed Midhad Efendi'nin Letaif-i Rivâyât'ı içinde bulunan ve ilk tarihi roman olarak kabul edilen Yeniçeriler ile doğu-batı ikiliğini anlatan ilk roman Felatun Bey ve Rakım Efendi'nin yazılması, 1889'da Halid Ziya'nın Nemîde isimli romanı ve yeni hikayenin esaslarını anlatan "Hikâye" isimli esaisini de eklersek dönemin önemli gelişmelerini tamamlamış oluruz.
+Roman Okuyucusu+
Bu dönemde, batı karşısında Şinasi'nin eseri hariç, bilinçli bir taklit fikrine rastlanamaz. Galatasaray'ın açılışına kadar yabancı dil ve edebiyatlarına olan ilginin bütün çevrelerde çok az olması, desteğin yok denecek kadar az olması nedeniyle o döneme kadar edinilen bütün başarılar tesadüfidir. Bu dönem çevirileri, matbaadan sonra okumaya ilgi duyan ve memurluk yerine yazarlığı tercih etmiş kimseler tarafından yapılmış ve bu kişiler sayesinde gelişim sağlanmıştır. Bu zor dönemlerde, Reşid Paşa'nın Encümen-i Daniş denemesinin sonlandırılmasına üzülmemek elde değildir.
Aslında böyle bir akademi, ilk tercümeler konusunda çok yararlı olabilirdi. Daha hızlı yol kat' edilebilirdi. Tekrar belirtmeliyim ki Encümen-i Daniş'in kapatılması, Tanzimat döneminin en vahim olaylarından biridir. Bununla beraber, Vefik Paşa'nın Moliére'den sonra Lesage'ın Gil Blas'ını çevirmesi, başlı başına yeni bir düzen getirmeye çalışmak anlamına geliyordu. Ancak savruk üslubu yüzünden bu denemesi tamamen bir hüsran ile sonuçlanmıştır.
Yusuf Kâmil Paşa'nın Telemak'ı çevirmesi ise bu dönemde rast gelinen nadir ilerlemelerden biridir. Ancak kendisinin "eski üslubu" gereksiz ve yanlış bir zamanda kullandığını inkâr edemeyiz. Yine de bu eser bize Yunan mitolojisinin kapılarını aralamıştır. Ayrıca realite ve Hikâye arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından önemlidir.
Dediğim gibi tesadüfi olarak edebiyatımıza katılan yenilikler olsa da, pek çok şey atlanmıştır. Aslında ne Cervantes, ne Balzac, ne Stendhal, ne de Dickens, bu dönemde çevrilmiştir. Yalnız Hugo'nun dönüm noktası sayılabilecek Sefilleri (Hikaye-i Mağdurîn) ve Voltaire'in Micromegas'ı çevrilir. Buna karşın Candide atlanmıştır. Yazım hayatına giren gençler önce çevirileri okuyup Fransızca öğreniyor, sonra Fransızca eserlerin en çok beğenilme potansiyeline sahip olanlarını çeviriyor ve halkın beğenisine sunuyorlardı. Bir süre sonra nitelikli bir okuyucu seviyesine erişince dönemin şöhret isimleri dikkati çekiyordu. Bu noktada karşımıza Teodor Kasap ve Ahmed Midhad Efendi çıkıyor. Bu ikisi, her verdikleri eserde biraz daha ustalaşıyorlardı. Okuyucu sayısının arttığına inandıkça asıl edebiyata yaklaşma istekleri artıyordu.
Bunun başka bir anlamı da "roman okuyucusu" denen kitlenin ortaya çıkmasıdır.
+Nev'in İlk Şartları+
Şuna dikkat edilmelidir ki, o dönemlerde batıdan fikrî olarak bir şeyler almamız mümkün değil. Yapmaya çalıştığımız şey, batılı hikayeyi bir nev'i olarak almaktı. Burada teknikten bahsetmiyorum. Çünkü teknik, şahsa özel bir şeydir. 1870-1880 devresinin ana özelliği aslında çok derin ve psikolojik özelliklere dayanan ve her şeyi eskisinden çok farklı bir şekilde kuran bir anlatma şeklini, işin güçlüğünü ve derinliğini bilmeden edebiyatımıza katmaktır.
Doğal olarak bu çalışmanın ilk şartı hayatla temasa geçmek, gezmek ve görmek olacaktı. Ancak imkân yetersizliğinden dolayı bizim yazarlarımız bunları yapamadılar. Bu yüzden ilk eserlerde çok yapmacık bir hava görülmektedir. Ayrıca hayatı tamamen anlamak çok güç bir işti. Ki gelin görün ki bunu Tanzimat denilen kısa dönemde yapabilecek hiç kimse yoktu.
Bu yüzden yıllarla birlikte, yavaş yavaş bunu gerçekleştirmeye çalışacaktık.
Halid Ziya'ya kadar, roman hayaliyle büyüyen hiç bir romancımız yoktur. Hepsi roman veya hikaye yazma hevesini sonradan yaşamış insanlardı.
+Eski Hikâyeden Yenisine Doğru+
İlk yerli hikayenin Ahmed Midhat Efendi'nin Kıssadan Hisse ve ardından Letaif-i Rivayat'ı ile başladığını söyledik. 25 kısımdan oluşan ve uzun bir süre içinde tamamlanan Letaif-i Rivayat, N.Kemal ve Hamid ile Türk realizminin başlangıcının temellerini atar. Kimi orijinal, kimi ise direkt olarak çevrilmiş olan bu eserler, Türk halkını okumaya alıştırmıştır.
Bununla aynı dönemdei Emin Nihad Bey'in Müsameretname'si tamamlanır. Önemli olan bu eser, birinci, ikinci ve üçüncü kişinin ağzından anlatılan 6 tane hikayeden oluşur. Bu noktada isimlere dikkat çekmek isterim. Letaif-i Rivayat, hikayelerin en güzellerinin seçildiği anlamını taşırken, Müsameretname, gece sohbetleri anlamına gelir. İki yazar da bu eski meddah hikayesini devam ettirmek istiyor olabilirlerdi.
Müsameretname'nin üslubu, Ahmed Midhat Efendi'nin ilk hikayelerindeki halk konuşmasına daha yakın üslubu ile Halk hikayelerindeki üslup arasındandır. Sonlara doğru bir N. Kemal etkisi görüldüğü de söylenebilir.
Bu ilk tecrübelerde ne psikoloji, ne canlı karakter, ne etraftaki hayatı canlandırma endişesi yoktur.
+İnsan Tâli'ine Açılış+
Genel olarak, olayların temelleri, tesadüfen doğan aşklara dayanır. Yine de bazen, gerçekçi durumlara da temas edilir. Midhat Efendi'nin Mihnetkeşân'ı bu cinsten bir eserdir. Bir hayat kadını cezalandırmak yerine, dertlerini anlatmak, bu hale nasıl geldiğini anlatmaya çalışmak, eser dışarıdan alınmış olsa bile önemlidir. Çünkü bu şekilde edebiyatımıza yeni bir tema gelmiş olur. Acıma hissi, kökünü dinden alan bir ahlakın ötesine geçer. Bu anlamda eser, sadece konusuyla, bizde insani ahlakın temellerini atmıştır.
+Müsâmeretname+
Emin Nihad Bey, ilk olarak Müslümanları Hıristiyan etmeye çalışan bir Avrupalı kadının çarpaşık oyunlarından son anda kurtulan bir Türk gencinin hikayesini anlatır. İkinci hikayesinde seyahatlerinin birinde Londra'da İngiliz bir kıza aşık olan bir Türk kaptanını anlatır. İlk hikaye, Beyoğlu'nda geçer. İkincisi ise yurt dışına çıkar. Ama ne Avrupa ne de Londra gerçeğe yakın anlatılır. Aslında neredeyse hiç alakası yoktur. Bununla birlikte hikayede kültür farklarının anlatılması ve yabancı kişilerin anlatılması, edebiyatımızda bir başlangıç olarak kabul edilebilir.
Nihad Bey, gençlerin batıya dikkatini çekmeye çalışmıştır. Ayrıca o dönemde Hıristiyanlarla evlenen Türklerin durumdan diğer yazarlar gibi etkilendiğini söylemeliyiz.
Emin Nihad Bey'in kahramanları adeta birer robottur. Yani psikolojik özelliklerine bir katre olsa da yer verilmemiştir. Ki bu dönemin eserlerinde sıklıkla buna rastlayacağız. Yabancı bir kadınla evlenen Türk erkeği modeli sık sık karşımıza çıkacaktır.
+İkinci Büyük Tema, Esaret Meselesi+
Esaretin yeni edebiyatımızda etkin olmasında yabancı erkek ve kadınlar, özellikle yabancı ve hür kadınlar büyük rol oynar. Tabii tek nedeni bu değildir. İlk örnekler karşısında alelacele başlayan bir edebiyatta günlük hayal, göze çarpan ilk detay olacaktı ve yazarlarımız bunu kullanacaktı.
Esirlik, dönemin en duygusal konularından biriydi. Daha küçük yaşta para karşılığı evlerinden koparılan ve esir edilen, zor kulanılarak diyar diyar dolaştırılan zavallı esirlerin macerasında toplumsal öğeler kendiliğinden bulunacaktı. Hamid ve Ahmed Midhat, bu maceraları kendi ailelerinden dinleyecekler ve tanıyacaklardı. O noktadan sonra Hamid'in "Vâlidem" isimli manzumesi, o neslin ortak duygularını anlatacak ve bu duygu Hamdullah Suphi'nin "Annemin Derdi" şiirine kadar sürecekti.
Bununla birlikte temanın, yazarlarımız tarafından sadece duygusal bir mevzu olarak kullanılması da önemli bir noktadır.
Doğu hikayesinde, para karşılığı esir tüccarlarına satılıp, o tüccarlar tarafından pazarlarda satılan kölelerin hikayesi çok çok bulunur. Hatta sevgililerini aramak için cariye kılığına giren sultanlar da vardır. Böyle bir hazine yazarlarımız tarafından kaçırılmamıştırç Müsameretname, Leaif-i Rivayat, İntibah, Sergüzeşt ve Zehra'da esir kadın ve erkekler her zaman bulunur. Bu durum ancak "Servet-i Fünun" edibyatıyla arka plana itilir.
Büyük bir hazine vardı ama yazarlarımız tam olarak yararlanamıyorlardı. Esirlik meselesi, eski düzende, yükselmenin yoluydu. Erkekler yüksek mevkilere gelebiliyor, kadınlar ise en iyi mevkilere gelin olarak gidebiliyordu. Ki sadece bu da değil, dayak ve işkenceyle vatanlarından koparılan esirlerin, geldikleri yerde kazanma, intikam hırsları başlı başına bir malzeme olabilirdi.
+Zihniyet Farkları +
Ahmed Midhat'ın Felatun Bey ve Rakım Efendi'sinde memlekette Tanzimat ile başlayan zengin züppe ile, memleket şartlarının yetiştirdiği tip karşılaştırılır. Hüseyin Rahmi ve Halid Ziya'ya kadar devam eder. N. Kemal'in İntibah'ında da bu konu başka yönüyle ele alınır. Gelenekler karşılaştırılmasa da duygusuzluk ve umarsızlık anlatılır. Realist olarak anılan Araba Sevdası bir taraftan alafrangalığın, diğer taraftan da yozlaşmanın eleştirisidir. Bu tür eserlerin arasına Mai ve Siyah'ı da katabiliriz.
-----------------
Fakat bu dönemde Türk romanının asıl örgüsünü teessüri mevzular oluşturur. Romanların bazılarında aile felaketleri görüldüğü gibi Taaşuk-ı Talat ve Fitnat'ta baba ve kızın evlenmesi, bazılarında da Verem'in sadece kader olarak işlendiği romanlar da görülür.
Halid Ziya'nın Nemide'sine kadar bu hastalık, esas konu olarak alınır. Zira o dönemlerde İstanbul'da verem, belli başlı realitelerden biriydi. 2. Mahmud ve Abdulmecid Verem'den ölmüşlerdir. Yeni edebiyatımızda da olduğu gibi halk bünyesinde gelişen edebiyatımızda da bu tema sık sık görülür.
Ki erkekçe ve coşkulu bir üslupla yazmaya çalışan Namık Kemal bile bundan etkilenmiştir.
Bunun yanında dışarıdan gelen kötü örnekler de bu hastalığın ön planda olmasına neden olmuştur. Avrupa romantizminde aldatılmış kız, hastlıklı kişiler büyük yer kaplar. Nabizade Nazım ve Sezai Bey gibi realist yzarlarda da bu cins kederli mevzular çok görülür. Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt'inde tereddütlü bir realizm ve Servet-i Fünun'da görülen şairane ve hüzünlü hava bulunur.
+İlk Tercümeler ve Eserler+
Hikâye türünün başlaması da tercümelerle olmuştur. İlk tercüme edilen eser Yusf Kâmil Paşa tarafından tarafından yazılmıştır (Télémaque). Sonra Ceride-i Havâdis'te tefrika edilen "Sefiller" ve Teodor Kasap'ın Monte Kristo Kontu çevirisi ile devam eder. Yani bu ilk devrede kazanımlarımız büyük olmuştur.
Batı tarzı hikaye ise Ahmet Midhad Efendi'nin 1870'te neşrettiği Kıssadan Hisse ve Letâif-i Rivâyât'ı nın ilk beş kısmı ile başlar. 1873'te başlayıp 1875'te biten, Emin Nihad Bey'in Müsâmeretnâme'si ise ikinci bir deneme olarak kabul edilebilir. 1875'te Şemseddin Sâmi'nin Ta'aşşuk-ı Talat ve Fitnat'ı, 1876'da ise N.Kemal'in İntibah'ı ve Recaizâde'nin Araba Sevdası isimli romanı ortaya çıkar. 1880'de Cezmi, 87'de Sergüzeşt, 90'da Küçük Şeyler romanları yazılır. Tabi bu sırada Nabizâde Nazım'ın eseri tamamlanır(1885-87 arası). Ahmed Midhad Efendi'nin Letaif-i Rivâyât'ı içinde bulunan ve ilk tarihi roman olarak kabul edilen Yeniçeriler ile doğu-batı ikiliğini anlatan ilk roman Felatun Bey ve Rakım Efendi'nin yazılması, 1889'da Halid Ziya'nın Nemîde isimli romanı ve yeni hikayenin esaslarını anlatan "Hikâye" isimli esaisini de eklersek dönemin önemli gelişmelerini tamamlamış oluruz.
+Roman Okuyucusu+
Bu dönemde, batı karşısında Şinasi'nin eseri hariç, bilinçli bir taklit fikrine rastlanamaz. Galatasaray'ın açılışına kadar yabancı dil ve edebiyatlarına olan ilginin bütün çevrelerde çok az olması, desteğin yok denecek kadar az olması nedeniyle o döneme kadar edinilen bütün başarılar tesadüfidir. Bu dönem çevirileri, matbaadan sonra okumaya ilgi duyan ve memurluk yerine yazarlığı tercih etmiş kimseler tarafından yapılmış ve bu kişiler sayesinde gelişim sağlanmıştır. Bu zor dönemlerde, Reşid Paşa'nın Encümen-i Daniş denemesinin sonlandırılmasına üzülmemek elde değildir.
Aslında böyle bir akademi, ilk tercümeler konusunda çok yararlı olabilirdi. Daha hızlı yol kat' edilebilirdi. Tekrar belirtmeliyim ki Encümen-i Daniş'in kapatılması, Tanzimat döneminin en vahim olaylarından biridir. Bununla beraber, Vefik Paşa'nın Moliére'den sonra Lesage'ın Gil Blas'ını çevirmesi, başlı başına yeni bir düzen getirmeye çalışmak anlamına geliyordu. Ancak savruk üslubu yüzünden bu denemesi tamamen bir hüsran ile sonuçlanmıştır.
Yusuf Kâmil Paşa'nın Telemak'ı çevirmesi ise bu dönemde rast gelinen nadir ilerlemelerden biridir. Ancak kendisinin "eski üslubu" gereksiz ve yanlış bir zamanda kullandığını inkâr edemeyiz. Yine de bu eser bize Yunan mitolojisinin kapılarını aralamıştır. Ayrıca realite ve Hikâye arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından önemlidir.
Dediğim gibi tesadüfi olarak edebiyatımıza katılan yenilikler olsa da, pek çok şey atlanmıştır. Aslında ne Cervantes, ne Balzac, ne Stendhal, ne de Dickens, bu dönemde çevrilmiştir. Yalnız Hugo'nun dönüm noktası sayılabilecek Sefilleri (Hikaye-i Mağdurîn) ve Voltaire'in Micromegas'ı çevrilir. Buna karşın Candide atlanmıştır. Yazım hayatına giren gençler önce çevirileri okuyup Fransızca öğreniyor, sonra Fransızca eserlerin en çok beğenilme potansiyeline sahip olanlarını çeviriyor ve halkın beğenisine sunuyorlardı. Bir süre sonra nitelikli bir okuyucu seviyesine erişince dönemin şöhret isimleri dikkati çekiyordu. Bu noktada karşımıza Teodor Kasap ve Ahmed Midhad Efendi çıkıyor. Bu ikisi, her verdikleri eserde biraz daha ustalaşıyorlardı. Okuyucu sayısının arttığına inandıkça asıl edebiyata yaklaşma istekleri artıyordu.
Bunun başka bir anlamı da "roman okuyucusu" denen kitlenin ortaya çıkmasıdır.
+Nev'in İlk Şartları+
Şuna dikkat edilmelidir ki, o dönemlerde batıdan fikrî olarak bir şeyler almamız mümkün değil. Yapmaya çalıştığımız şey, batılı hikayeyi bir nev'i olarak almaktı. Burada teknikten bahsetmiyorum. Çünkü teknik, şahsa özel bir şeydir. 1870-1880 devresinin ana özelliği aslında çok derin ve psikolojik özelliklere dayanan ve her şeyi eskisinden çok farklı bir şekilde kuran bir anlatma şeklini, işin güçlüğünü ve derinliğini bilmeden edebiyatımıza katmaktır.
Doğal olarak bu çalışmanın ilk şartı hayatla temasa geçmek, gezmek ve görmek olacaktı. Ancak imkân yetersizliğinden dolayı bizim yazarlarımız bunları yapamadılar. Bu yüzden ilk eserlerde çok yapmacık bir hava görülmektedir. Ayrıca hayatı tamamen anlamak çok güç bir işti. Ki gelin görün ki bunu Tanzimat denilen kısa dönemde yapabilecek hiç kimse yoktu.
Bu yüzden yıllarla birlikte, yavaş yavaş bunu gerçekleştirmeye çalışacaktık.
Halid Ziya'ya kadar, roman hayaliyle büyüyen hiç bir romancımız yoktur. Hepsi roman veya hikaye yazma hevesini sonradan yaşamış insanlardı.
+Eski Hikâyeden Yenisine Doğru+
İlk yerli hikayenin Ahmed Midhat Efendi'nin Kıssadan Hisse ve ardından Letaif-i Rivayat'ı ile başladığını söyledik. 25 kısımdan oluşan ve uzun bir süre içinde tamamlanan Letaif-i Rivayat, N.Kemal ve Hamid ile Türk realizminin başlangıcının temellerini atar. Kimi orijinal, kimi ise direkt olarak çevrilmiş olan bu eserler, Türk halkını okumaya alıştırmıştır.
Bununla aynı dönemdei Emin Nihad Bey'in Müsameretname'si tamamlanır. Önemli olan bu eser, birinci, ikinci ve üçüncü kişinin ağzından anlatılan 6 tane hikayeden oluşur. Bu noktada isimlere dikkat çekmek isterim. Letaif-i Rivayat, hikayelerin en güzellerinin seçildiği anlamını taşırken, Müsameretname, gece sohbetleri anlamına gelir. İki yazar da bu eski meddah hikayesini devam ettirmek istiyor olabilirlerdi.
Müsameretname'nin üslubu, Ahmed Midhat Efendi'nin ilk hikayelerindeki halk konuşmasına daha yakın üslubu ile Halk hikayelerindeki üslup arasındandır. Sonlara doğru bir N. Kemal etkisi görüldüğü de söylenebilir.
Bu ilk tecrübelerde ne psikoloji, ne canlı karakter, ne etraftaki hayatı canlandırma endişesi yoktur.
+İnsan Tâli'ine Açılış+
Genel olarak, olayların temelleri, tesadüfen doğan aşklara dayanır. Yine de bazen, gerçekçi durumlara da temas edilir. Midhat Efendi'nin Mihnetkeşân'ı bu cinsten bir eserdir. Bir hayat kadını cezalandırmak yerine, dertlerini anlatmak, bu hale nasıl geldiğini anlatmaya çalışmak, eser dışarıdan alınmış olsa bile önemlidir. Çünkü bu şekilde edebiyatımıza yeni bir tema gelmiş olur. Acıma hissi, kökünü dinden alan bir ahlakın ötesine geçer. Bu anlamda eser, sadece konusuyla, bizde insani ahlakın temellerini atmıştır.
+Müsâmeretname+
Emin Nihad Bey, ilk olarak Müslümanları Hıristiyan etmeye çalışan bir Avrupalı kadının çarpaşık oyunlarından son anda kurtulan bir Türk gencinin hikayesini anlatır. İkinci hikayesinde seyahatlerinin birinde Londra'da İngiliz bir kıza aşık olan bir Türk kaptanını anlatır. İlk hikaye, Beyoğlu'nda geçer. İkincisi ise yurt dışına çıkar. Ama ne Avrupa ne de Londra gerçeğe yakın anlatılır. Aslında neredeyse hiç alakası yoktur. Bununla birlikte hikayede kültür farklarının anlatılması ve yabancı kişilerin anlatılması, edebiyatımızda bir başlangıç olarak kabul edilebilir.
Nihad Bey, gençlerin batıya dikkatini çekmeye çalışmıştır. Ayrıca o dönemde Hıristiyanlarla evlenen Türklerin durumdan diğer yazarlar gibi etkilendiğini söylemeliyiz.
Emin Nihad Bey'in kahramanları adeta birer robottur. Yani psikolojik özelliklerine bir katre olsa da yer verilmemiştir. Ki bu dönemin eserlerinde sıklıkla buna rastlayacağız. Yabancı bir kadınla evlenen Türk erkeği modeli sık sık karşımıza çıkacaktır.
+İkinci Büyük Tema, Esaret Meselesi+
Esaretin yeni edebiyatımızda etkin olmasında yabancı erkek ve kadınlar, özellikle yabancı ve hür kadınlar büyük rol oynar. Tabii tek nedeni bu değildir. İlk örnekler karşısında alelacele başlayan bir edebiyatta günlük hayal, göze çarpan ilk detay olacaktı ve yazarlarımız bunu kullanacaktı.
Esirlik, dönemin en duygusal konularından biriydi. Daha küçük yaşta para karşılığı evlerinden koparılan ve esir edilen, zor kulanılarak diyar diyar dolaştırılan zavallı esirlerin macerasında toplumsal öğeler kendiliğinden bulunacaktı. Hamid ve Ahmed Midhat, bu maceraları kendi ailelerinden dinleyecekler ve tanıyacaklardı. O noktadan sonra Hamid'in "Vâlidem" isimli manzumesi, o neslin ortak duygularını anlatacak ve bu duygu Hamdullah Suphi'nin "Annemin Derdi" şiirine kadar sürecekti.
Bununla birlikte temanın, yazarlarımız tarafından sadece duygusal bir mevzu olarak kullanılması da önemli bir noktadır.
Doğu hikayesinde, para karşılığı esir tüccarlarına satılıp, o tüccarlar tarafından pazarlarda satılan kölelerin hikayesi çok çok bulunur. Hatta sevgililerini aramak için cariye kılığına giren sultanlar da vardır. Böyle bir hazine yazarlarımız tarafından kaçırılmamıştırç Müsameretname, Leaif-i Rivayat, İntibah, Sergüzeşt ve Zehra'da esir kadın ve erkekler her zaman bulunur. Bu durum ancak "Servet-i Fünun" edibyatıyla arka plana itilir.
Büyük bir hazine vardı ama yazarlarımız tam olarak yararlanamıyorlardı. Esirlik meselesi, eski düzende, yükselmenin yoluydu. Erkekler yüksek mevkilere gelebiliyor, kadınlar ise en iyi mevkilere gelin olarak gidebiliyordu. Ki sadece bu da değil, dayak ve işkenceyle vatanlarından koparılan esirlerin, geldikleri yerde kazanma, intikam hırsları başlı başına bir malzeme olabilirdi.
+Zihniyet Farkları +
Ahmed Midhat'ın Felatun Bey ve Rakım Efendi'sinde memlekette Tanzimat ile başlayan zengin züppe ile, memleket şartlarının yetiştirdiği tip karşılaştırılır. Hüseyin Rahmi ve Halid Ziya'ya kadar devam eder. N. Kemal'in İntibah'ında da bu konu başka yönüyle ele alınır. Gelenekler karşılaştırılmasa da duygusuzluk ve umarsızlık anlatılır. Realist olarak anılan Araba Sevdası bir taraftan alafrangalığın, diğer taraftan da yozlaşmanın eleştirisidir. Bu tür eserlerin arasına Mai ve Siyah'ı da katabiliriz.
-----------------
Fakat bu dönemde Türk romanının asıl örgüsünü teessüri mevzular oluşturur. Romanların bazılarında aile felaketleri görüldüğü gibi Taaşuk-ı Talat ve Fitnat'ta baba ve kızın evlenmesi, bazılarında da Verem'in sadece kader olarak işlendiği romanlar da görülür.
Halid Ziya'nın Nemide'sine kadar bu hastalık, esas konu olarak alınır. Zira o dönemlerde İstanbul'da verem, belli başlı realitelerden biriydi. 2. Mahmud ve Abdulmecid Verem'den ölmüşlerdir. Yeni edebiyatımızda da olduğu gibi halk bünyesinde gelişen edebiyatımızda da bu tema sık sık görülür.
Ki erkekçe ve coşkulu bir üslupla yazmaya çalışan Namık Kemal bile bundan etkilenmiştir.
Bunun yanında dışarıdan gelen kötü örnekler de bu hastalığın ön planda olmasına neden olmuştur. Avrupa romantizminde aldatılmış kız, hastlıklı kişiler büyük yer kaplar. Nabizade Nazım ve Sezai Bey gibi realist yzarlarda da bu cins kederli mevzular çok görülür. Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt'inde tereddütlü bir realizm ve Servet-i Fünun'da görülen şairane ve hüzünlü hava bulunur.
Etiketler:
araba sevdası,
cemal süreya,
ders,
ders notu,
edebiyat,
edebiyat tarihi,
ekşi,
garip akımı,
gazeteci,
hikaye,
hürriyet,
ikinci yeni,
orhan veli,
ödev,
ödev sitesi,
radikal,
roman,
roman özeti,
sözlük
Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Ders Notları
Çocuk ve Gençlik Edebiyatı
Ders Notları
-Çocuk, doğumundan ergenliğe kadar olan dönemde yaşayan kişidir.
-Şiir; imge, simge ve mitolojik öğeleri içermesi açısından “açık yapıdır.” Bu insanın doğasından kaynaklanır.
-Açık yapıt olarak şiirler, eğitim açısından çok önemlidir. Metin ile okuyucu arasındaki bağı tekrar olmaktan çıkarır ve okuyucuya çeşitli yeni yorumlar yapma “imkanı” verir. Çocuk, şiiri okurken yeni yorumlar yapma ve bu yolla kendini ifade etme imkanı bulur.
-Sade didaktik amaçlı kullanılan ve temasal yönden bölümlenen şiirler, çocukların hayal dünyasını sınırlamaktadır. “Temaya uygun şiir” kavramı, önemli bir sanat olan şiiri araç düzeyine indirgemiştir.
-Tevfik fikret, çocuk eğitimine önem vermiş ve bu amaçla çocuklar için şiirler yazmıştır.
-“Şermin”deki 32 şiirde toplam 12 değer işlemiştir. Bu değerlerin ilk ikisi akıl ve ahlak eğitimi ile ilgilidir. Tüm değerler içerisinde en geniş yeri manevi ve evrensel bir değer olan “sevgi” tutmaktadır.
-Şermin’deki şiirlerde gençlere çok çalışkan olmalarını öğütlemiş, bu öğüdü verirken “Promete” örneğini kullanmıştır. Doğa, hayvan ve en önemlisi de insan sevgisini aşılamaya çalışmıştır.
-Kendisini, ailesini, vatanını ve milletini seven, hoşgörülü, paylaşımcı , çalışkan ve bilimin ışığında ilerleyen bir neslin yetişmesi için, milli, ahlaki, insani ve bunun gibi değerlerini koruyan bireyler yetişmesi gerekmektedir.
-Çocukların topluma karışması da önemli bir kazanımdır. Bu açıdan eserlerde işlenen konular önemlidir. Çocuk, eserde gördüğü olaylarla, düşüncelerle ve kişilerle bütünleşmektedir. Bunun sonucunda toplumsal bazı olaylara karşı refleksler geliştirmekte ve toplumsal açıdan eğitilmektedir.
-“Bu nedenle hedef kitlesi çocuklar olan eserler, onların gelişim özelliklerine uygun olmalı ve eğitici nitelikler taşımalıdır. Bu eserler, bu sayede okulda verilen eğitimi destekleyecek, varsa açıkları kapatacak ve ailelere eğitim sürecinde katkıda bulunacaktır.
-Edebiyat temelli karakter eğitiminde edebi türün verilmek istenen eğitime uygunluğu ve niteliği gözetilmelidir. Çocuğun okuyabileceği ve anlayabileceği düzeyde olmalı ve onun ilgisini çekecek konular işlenmelidir. Karakterler ve işlenen konular inandırıcı olmalı ve çocuğun özdeşim kurabileceği karakterler ortaya konmalıdır. Öğrenci üzerinde etki kurabilen eserler seçilmeli ya da yazılmalıdır.
--DEDE KORKUT hikayeleri, çocuğun eğitimi üzerinde etkilidir. Öykülerde, çocuk eğitimi açısından çıkarılacak mesajlar bulunmaktadır.
*Kahramanlar, değer kazanma sürecinde çaba sarf etmişler ve kazandıkları başarılardan sonra kabul görmeye başlamışlardır. “Kendini topluma kabul ettirmeye çalışan bir çocuk için bu önemli bir iletidir.
*Öykülerin tümünde anne-babalar kutsaldır ve onlara sevgi-saygı esastır. Kendi tarihinde bu kavramlara önem verildiğini gören çocuk, yaşadığı dönemde de ailenin kutsallığını en önemli amaç olarak kabul edecektir. Öykülerde annenin de en az baba kadar söz sahibi olduğu gözlenmektedir. Ailenin kutsallığı çatısı altında kardeş için gerekirse tüm zorlukların göze alınması gerektiği de aşılanmaktadır.
*Kadın hem iyi bir eş hem de savaşçıdır. Yani toplumda çok önemli bir yere sahiptir. Dede Korkut hikayelerine göre kadın gelecek nesilleri yetiştirecek ve şekillendirecek en yetkili kişidir. Toplumun temel taşıdır. Bu mesajın çocuklara ulaşması önemlidir.
*Sadakatin önemi pek çok öyküde işlenmiş ve eşlerin birbirlerine sadakatle bağlanması gerektiği vurgulanmıştır. Yardımlaşma ve birlik esastır çünkü birlikten kuvvet doğar.
*Doğa kutsaldır, sevilmelidir.
*İnsan cömert olmalıdır.
*Haksız kazanç doğru değildir.
*İyilik eden iyilik bulur
*Cesur olmak gerektiği yerde risk almak başarı getirir.
-BEHİÇ AK, kitaplarında çevre problemlerine dikkat çekmiştir. Konuyu işlerken çocukların ilgilerini esas almış ve onların yaratıcılıklarını kullanmıştır. Çocukların hayal dünyalarının zenginliğinden yararlanmıştır. Doğa, onun eserlerinde sadece konu değil, aynı zamanda kahraman olarak da yer almıştır.
-ÇETİN ÖNER, Gülibik ve Portakal adlı eserlerinde yoksul köylerde yaşayan çocukların hayal dünyasını işlemiştir. Yoksulluk ve imkansızlıkların çevresinde kurulan arkadaşlıklar dikkatleri çekmektedir. Bu arkadaşların hayallerinin ortak olması dikkate değerdir. Her iki öykünün de anlatım biçimi çocuğa düşünme sorumluluğu verir. Örneği Gülibik’te horozun öldüğü söylenmez bunu çocuğun tahmin etmesi beklenir.
*Üslup açısından bakıldığında deyimlere, ikilemelere, sıfatlara ve şiirsel söyleyişlere yer verildiği görülür.
*Bütün bunlardan hareketle denilebilir ki çocukların hayal dünyasına hitap eden kahramanların yer aldığı, olayların ve kişilerin çocuk gerçekliğine uygun olduğu, iletilerin ezberci bir yaklaşımla değil, düşünme sorumluluğu verilerek ulaştırıldığı, çocukları düşünmeye iten eserlerle çocukları yetiştirmek mümkündür.
-GÜLTEN DAYIOĞLU, çocuk ve gençlik edebiyatının önemli isimlerindendir. Eserlerinde fantastik öğeleri kullanmıştır. Çocukları düşsel alana çekmiş ve hayal güçlerini geliştirmelerine yardımcı olmuştur. En güzel örnek “Dünya Çocukların Olsa” eseridir. Dayıoğlu bu eserde fantastik imgelem üzerinden politik telkinler yapmış, çocuklara ve gençlere dünya barışı isteğini aşılamaya çalışmıştır.
-TÜRKİYE’DE Eğitim alanında çocuk haklarıyla ilgili çalışmalar yürütülmektedir. Ancak katılım hakkı “Çocuk hakları sözleşmesi”nde yeni ele alınmaya başlamıştır. Kitaplardaki katılım hakkını olumsuz örneklendiren konuşmalar, çocuk okuru okuma eğiliminden uzaklaştırabilmektedir. Bununla birlikte çocuk kendi yaşamına yönelik olumsuz deneyimler edinebilir ve kendi haklarının farkında olamayabilir. Bu olumsuz koşullardan korunabilmek için Türkiye’de çocuk edebiyatı alanında “çocuk hakları” üzerinden işlenen konuların sayısının artırılması gerekmektedir.
-ÖMER SEYFETTİN, Milli Edebiyat’ın en önemli kalemlerinden biridir. Meşrutiyetin ilanından sonra esen özgürlük ve milliyetçilik rüzgarları onu da etkilemiştir. Dilin yenileşmesi me Türkçe’nin kullanımı meselesinde ısrarlı çabaları olmuştur.
*Yazdığı öykülerin büyük çoğunluğu yetişkinlere yönelik yazılmıştır. Bunların bazıları da gençlere yöneliktir. Çünkü Türkçülük ve milliyetçilik ilkelerinin istikbalini gençlerin elinde görmektedir.
*Öykülerinin çoğunda şiddet öğeleri, cinsel içerikli öğeler, dinsel öğeler, ayrımcılık içeren anlatımlar ve şiddet yanlısı söylemler de yer almıştır. Öyküleri, çocuğun yaşı gereği anlamakta güçlük çekeceği kavramları içerir. Ayrıca yayımladığı kitapların kapaklarını da konuya uygun seçmiştir.
*Yergi ve güldürü öğelerini sıkça kullanmış ancak gerçeklikten asla taviz vermemiştir. Bu da onu başarılı kılar. Uzun süre önce yazdığı öykülerin günümüze kadar gelmesinin nedeni budur. Ancak yüzyıl önce edindiği deneyimlerin, düşünce akımlarının etkilediği eserleri, bugün “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı” kriterlerine uygun değildir.
*Çocuk yaşta bir bireyin bu eserlerden kötü etkileneceği açıktır. Şiddet, ayrımcılık gibi öğeler, çocuğun akli dengesini etkileyebilir, psikolojik sorunlara yol açabilir. Bu bakımdan bunları içeren öykülerin çocuklar tarafından okunması doğru bulunmamaktadır.
*Evrensel ve insâni değerlere saygılı, barış ve demokrasi kültürünü edinmiş bireylerin yetişmesi bu eserlerle mümkün olamaz.
*Öyküleri, “örtük yapıları” yoğunlukla içerir. Anlatım “sezdirme” yoluyla yapılmıştır.
*Ayrıca okuma açısından öğrencilere kazanımlar sunabilecek yapıdadır.
-Aile, bir toplumun çekirdeğini oluşturan, kültürünü korumasını ve aktarmasını sağlayan çekirdek bir kurumdur. Çocuğa güven duygusu aşılar, sosyal açıdan yetiştirir ve içinde yaşadığı topluma yararlı bir birey olması için eğitir. ZEYNEP CEMALİ’nin romanlarında çeşitli yönleriyle farklı ailelerinin kurgulandığı görülmüştür. Bu ailelerin yaşadıkları çevreler farklıdır, yapıları ve bulundurdukları bireyler farklıdır. Çocuk bireyler de farklı yaşam koşullarına sahiptir.
*Çocuk farklı aileleri okuyup kişisel gelişimine katkı sağlayabilir.
-AYTÜL AKAL, “çocuğa görelik” ilkesini benimsemiştir. Öyküleri, çocuğun bakış açısıyla ele alınmış, çocuğun yaşamından önemli kesitler sunarak ilgisini cezbetmiş ve okumaya itmiştir. Yazarın esas amacının çocukları kitaplara çekmek olduğu görülmektedir.
*”Oğlum Neredesin “ ve “Kızım Neredesin” eserlerinde ebeveyn-çocuk ilişkisi sanatçı duyarlılığı ile işlenmiş ve okuyucunun beğenisine sunulmuştur.
*Yapıtlarda yer alan ergen kız ve ergen erkek çocuk kahramanlar, okuyucu kitlenin özdeşim kurabileceği niteliktedir. Ancak anne kahramana tanınan monolog imkanı çocuklara da tanınsaydı, bu özdeşim artırılabilirdi.
*AKAL, çocuklarla iletişim kurmayı başarmıştır. Onlara otoriter bir yaklaşımdan çok arkadaş canlısı ve anlayışlı biri olarak yaklaşmıştır.
-Romancılar, gençlerin bakış açısıyla yazarlar.
-Genelde bu kitaplarda anne babalar ve yetişkinler gençleri anlamazlar.
- Gençlik kitaplarında olayların akışı hızlı gerçekleşmektedir.
- Gençlik kitapları genç erişkinlere özgü konuları işlemektedir.
-Gençlik kitaplarında karakterlerin başarıları ve iyimser bir hava vardır.
- Bu türde gençlerin önemsediği duygular anlatılır.
Gençlerin seçtikleri kitaplar şu şekildedir:
- Karakterler açısından romanlara bakıldığında esas kahramanlar genellikle gençtirler. Esas kahramanlar, genç erişkin okurların kendilerini bulabilecekleri fiziksel, ruhsal özelliklere sahiptir. - Esas kahramanların aksine diğer kahramanlar geliştirilmez. Diğer yetişkin karakterler, genç erişkinlere kılavuzluk yapıyorken gösterilmektedir. Ancak anne babalar ya tek boyutlu ya da esas öykünün dışında verilirler.
- Esas kahramanın akranı olan karakterler ya sorunun kaynağı ya esas kahramanın en iyi arkadaşı olarak gösterilirler.
- Öykü esas kahramanın bakış açısından anlatılır ve ses esas kahramanındır.
- Öykü, birinci kişi bakış açısından anlatılır; fakat bazen üçüncü kişi ya da her şeyi bilen anlatıcı da yazar tarafından kullanılır. Bazen öykünün daha olgun bir kahraman tarafından anlatıldığı da görülür.
- Anlatımın süreç içerisinde gelişmiş olmasına rağmen öykünün akışı hala gerçekçi ve hızlıdır.
- Genç erişkinler tarafından seçilen kitaplar, tekli olay örgüsüne sahiptir.
- Konular değişken olmasına rağmen genelde genç erişkinlerin yaşamlarıyla ilgilidir. Genelde öykülerde reşit olma, yabancılaşma, benlik saygısı, hayat mücadelesi ve kahramanlık konu olarak işlenir
1940-60 Arası Türk Edebiyatı-(İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)
1940-1960 Dönemi
1940'tan sonra şiirimizde önceki eğilimler devam etmektedir, adlarını andığım şairler parlak dönemlerine ulaşmışlardır.
1940 yılından itibaren yazdıkları ile ilgi çeken ve hattâ alaylara hedef olan Asaf Halet Çelebi (1907-1958), bazı araştırıcılar tarafından Celâl Sılay (1914-1974) ile birlikte "garip şiirin" öncüsü sayılmıştır.
Asaf Halet Çelebi çok kültürlü bir şahsiyettir; şairi bir "veli" saymıştır. Dış manzara tasvirleri, tanıdıkların adlarını zikrederek günlük şiir yazma modasının yanında, Asaf Halet, şiirin esrarlı iç âlemlerden çıkarılacağına inanmıştır. Şiirlerinde semboller ve anlamı bilinmeyen kelimeler kullanması, âdeta zaman ve mekândan soyutlanan "insan"ın müphem dualarını andırır. Bu esrarlı, meçhul âlemden bahsederken Asaf Halet Çelebi, masalın sırlı kapısını aralayan söz kalıplarından da yararlanır.
1940 yılından itibaren yazdıkları ile ilgi çeken ve hattâ alaylara hedef olan Asaf Halet Çelebi (1907-1958), bazı araştırıcılar tarafından Celâl Sılay (1914-1974) ile birlikte "garip şiirin" öncüsü sayılmıştır.
Asaf Halet Çelebi çok kültürlü bir şahsiyettir; şairi bir "veli" saymıştır. Dış manzara tasvirleri, tanıdıkların adlarını zikrederek günlük şiir yazma modasının yanında, Asaf Halet, şiirin esrarlı iç âlemlerden çıkarılacağına inanmıştır. Şiirlerinde semboller ve anlamı bilinmeyen kelimeler kullanması, âdeta zaman ve mekândan soyutlanan "insan"ın müphem dualarını andırır. Bu esrarlı, meçhul âlemden bahsederken Asaf Halet Çelebi, masalın sırlı kapısını aralayan söz kalıplarından da yararlanır.
Garip Hareketi
"Yeni Şiir, Birinci Yeni Şiir" diye de adlandırılan hareket, Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat Horozcu ve Melih Cevdet Anday'ın, o yıllarda savundukları şiir görüşünü açıklayan şiirlerinden bir kısmını Garip (1941) adıyla yayımlamalarıyla başlar. Kitaplarına seçtikleri ad ve kitaptaki "Bu kitap, sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir" cümlesi, geleneklerin dışında, yepyeni bir tutum takındıklarını, yerleşik bütün şiir anlayışlarına meydan okuduklarını duyurmaktadır Orhan Veli'nin yazdığı Garip'in önsözü, ortak görüş olduğundan imzasız yayımlanmıştı. Bu kitap aslında kendilerinin şiirde "garip" sayıldıklarını, fakat alışılmış her şeyden uzaklaşacaklarını haber veriyordu. "Mısracı zihniyete" karşı oldukları için vezin ve kafiyeyi reddediyor, ahengi, vezin ve kafiye dışında arıyorlardı.
Bütün söz oyunlarının karşısındaydılar. Teşbih ve istiareden, tabiatı zekâ ile değiştirdiği ve bozduğu için uzak kalıyorlardı. "Gibi" kelimesini hiç kullanmıyorlardı.
Garip'in önsözü "Şiir yani söz söyleme sanatı" diye başlıyordu. Şiir, günlük konuşma dilinin alelâde kelimeleriyle yazılabilirdi ve özel bir şiir dili lüzumsuzdu.
Şiir bütün geleneklerden uzaklaşmalıydı ve Orhan Veli "sanatlarda tedahüle taraftar" değildi, bundan doğan ses ve şekil oyunlarını da reddediyordu. "Şiiri şiir yapan, sadece edasındaki hususiyettir, o da mânâya aittir" diyen Orhan Veli "Paul Eluard'ın dediği gibi, bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak" der.
Bütün söz oyunlarının karşısındaydılar. Teşbih ve istiareden, tabiatı zekâ ile değiştirdiği ve bozduğu için uzak kalıyorlardı. "Gibi" kelimesini hiç kullanmıyorlardı.
Garip'in önsözü "Şiir yani söz söyleme sanatı" diye başlıyordu. Şiir, günlük konuşma dilinin alelâde kelimeleriyle yazılabilirdi ve özel bir şiir dili lüzumsuzdu.
Şiir bütün geleneklerden uzaklaşmalıydı ve Orhan Veli "sanatlarda tedahüle taraftar" değildi, bundan doğan ses ve şekil oyunlarını da reddediyordu. "Şiiri şiir yapan, sadece edasındaki hususiyettir, o da mânâya aittir" diyen Orhan Veli "Paul Eluard'ın dediği gibi, bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak" der.
Araştırıcıların belirttikleri gibi bu anlayış daha önce de dile getirilmiştir. Çok kolay yazılır görünen şiir, pek çok kimseyi şiir yazmaya sevketmiş ve yeni bir basmakalıp ortaya çıkmıştır.
Garip hareketinin en önemli yanı, şiiri günlük tartışmalar arasına sokmasıdır. Bir süre toplumda, şiir herkesin konuştuğu ortak bir konu olur. Ancak böylesine "sığ" bir şiir anlayışının sürekli olması ve birkaç istisna ile ölümsüz eserler vermesi mümkün değildi.
1950 yılında Orhan Veli'nin ölümünden sonra, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'te önceden başlayan Garip'ten uzaklaşma eğilimi artar. Bundan sonra Garip akımı, yaratıcılarının değil, taklitçilerinin elinde kalır ve yozlaşır.
Garip'in ikinci baskısında sadece Orhan Veli Kanık'ın şiirleri vardır. O da daha sonraki eserlerinde (Destan Gibi, 1946) kendisini halk şiiri geleneğine kaptırır. "Yol Türküleri"nde Faruk Nafiz Çamlıbel'in "Han Duvarları"ndaki gibi yol izlenimleri yer alır.
Bundan dolayı Garip'i bir akımdan çok, darbe saymak yerinde olur. Şiiri günlük hayatın gündemine getirmiş, her yerde geniş olarak tartışılmasını sağlamış ve görevini yaparak dağılmıştır. Akım hâlinde kalışı, Orhan Veli Kanık'ın taklitleriyle sınırlıdır.
Garip akımını Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu'nun desteklemesine karşı Ahmet Hamdi Tanpınar, bu hareketi şiirden uzaklaşmak sayar. Bu görüşe daha sonra Behçet Necatigil'in de katıldığı görülmektedir. Attilâ İlhan baştan itibaren bu akıma karşı çıkmıştır.
Oktay Rifat Horozcu (1914-1989), İkinci Yeni hareketinde yer alır. Garip hareketinden sonra yeniden halk edebiyatı kaynaklarına döner, sosyalizme kayar. Garip'le ilgili olarak "Biraz Garip, Biraz Orhan Veli" adlı yazısında "Garip hareketi her şeyden önce bir havalandırma hareketidir" der. O günlerde yazdığı şiirlerde gerçekten böyle bir "havalandırma" bir uçma isteği bulunur. Oktay Rifat gerçeküstücülerin tekniğini de halk edebiyatının, folklorun malzemesini de benimser. Oktay Rifat'ın folklorla ilgilenmesini Cemal Süreya, onun şiiri açısından zararlı bulmuştur. Romanları, oyunları dahil Oktay Rifat'ın bütün eserlerindeki temel duygu "yalnızlık"tır.
Melih Cevdet Anday'a (d. 1915), Garip hareketinden sonra zihnî bir şiir geliştirmiştir. Yunan mitolojisinden geniş alıntılarla, çağdaş ilimlerin formülleriyle şiirini duygudan alabildiğince uzaklaştırmıştır. Destan ve tarih kişilerinden hareket ettiği şiirlerinde onun insan gerçeğini, fert ve toplum boyutunda ele aldığı görülür. Onlarda bugünü de içine alan insanlık macerasını sezdirir okuyucusuna. Düşünce şiirinin beraberinde hem kuruluğu hem de alayı getirmesi kaçınılmazdır. Anday'da ikisi de bulunur. Ele aldığı temaların acılığı ironiyi zaman zaman kara mizaha döndürür.
Cahit Külebi (1917-1997) kuvvetli çocukluk izlenimleri ve hatıralarını şiirlerine taşımıştır ve halk edebiyatı geleneğine bağlıdır. Hatıra ve meslek izlenimleri Ceyhun Atuf Kansu (1919-1978), İbrahim Zeki Burdurlu (1922-1984)'da da bulunur.
Garip hareketinin en önemli yanı, şiiri günlük tartışmalar arasına sokmasıdır. Bir süre toplumda, şiir herkesin konuştuğu ortak bir konu olur. Ancak böylesine "sığ" bir şiir anlayışının sürekli olması ve birkaç istisna ile ölümsüz eserler vermesi mümkün değildi.
1950 yılında Orhan Veli'nin ölümünden sonra, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'te önceden başlayan Garip'ten uzaklaşma eğilimi artar. Bundan sonra Garip akımı, yaratıcılarının değil, taklitçilerinin elinde kalır ve yozlaşır.
Garip'in ikinci baskısında sadece Orhan Veli Kanık'ın şiirleri vardır. O da daha sonraki eserlerinde (Destan Gibi, 1946) kendisini halk şiiri geleneğine kaptırır. "Yol Türküleri"nde Faruk Nafiz Çamlıbel'in "Han Duvarları"ndaki gibi yol izlenimleri yer alır.
Bundan dolayı Garip'i bir akımdan çok, darbe saymak yerinde olur. Şiiri günlük hayatın gündemine getirmiş, her yerde geniş olarak tartışılmasını sağlamış ve görevini yaparak dağılmıştır. Akım hâlinde kalışı, Orhan Veli Kanık'ın taklitleriyle sınırlıdır.
Garip akımını Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu'nun desteklemesine karşı Ahmet Hamdi Tanpınar, bu hareketi şiirden uzaklaşmak sayar. Bu görüşe daha sonra Behçet Necatigil'in de katıldığı görülmektedir. Attilâ İlhan baştan itibaren bu akıma karşı çıkmıştır.
Oktay Rifat Horozcu (1914-1989), İkinci Yeni hareketinde yer alır. Garip hareketinden sonra yeniden halk edebiyatı kaynaklarına döner, sosyalizme kayar. Garip'le ilgili olarak "Biraz Garip, Biraz Orhan Veli" adlı yazısında "Garip hareketi her şeyden önce bir havalandırma hareketidir" der. O günlerde yazdığı şiirlerde gerçekten böyle bir "havalandırma" bir uçma isteği bulunur. Oktay Rifat gerçeküstücülerin tekniğini de halk edebiyatının, folklorun malzemesini de benimser. Oktay Rifat'ın folklorla ilgilenmesini Cemal Süreya, onun şiiri açısından zararlı bulmuştur. Romanları, oyunları dahil Oktay Rifat'ın bütün eserlerindeki temel duygu "yalnızlık"tır.
Melih Cevdet Anday'a (d. 1915), Garip hareketinden sonra zihnî bir şiir geliştirmiştir. Yunan mitolojisinden geniş alıntılarla, çağdaş ilimlerin formülleriyle şiirini duygudan alabildiğince uzaklaştırmıştır. Destan ve tarih kişilerinden hareket ettiği şiirlerinde onun insan gerçeğini, fert ve toplum boyutunda ele aldığı görülür. Onlarda bugünü de içine alan insanlık macerasını sezdirir okuyucusuna. Düşünce şiirinin beraberinde hem kuruluğu hem de alayı getirmesi kaçınılmazdır. Anday'da ikisi de bulunur. Ele aldığı temaların acılığı ironiyi zaman zaman kara mizaha döndürür.
Cahit Külebi (1917-1997) kuvvetli çocukluk izlenimleri ve hatıralarını şiirlerine taşımıştır ve halk edebiyatı geleneğine bağlıdır. Hatıra ve meslek izlenimleri Ceyhun Atuf Kansu (1919-1978), İbrahim Zeki Burdurlu (1922-1984)'da da bulunur.
Bu dönemin en ilgi çekici şairlerinden biri de, ilk şiirlerini 1940 öncesi vermiş olmakla birlikte asıl şahsiyetini 1940 sonrası bulan Behçet Necatigil (1916-1979) dir. Şiirlerinde çevresini anlatan şair, çekingen mizacından da kaynaklanan bir tavır ile ev içi/dış dünya; insanın açıklanmayan iç dünyası ile/herkese görünen çehresini dile getirir.
Halk kültüründen gelen unsurları, Batı şiiri ile birleştirmiş olan Necatigil, sonraları Divan şiirinin özelliklerinden de yararlanarak çok kapalı bir şiire ulaşmıştır. Divan şiirinin cinaslı, tevriyeli anlatımı, Türkçenin yapı ve ses özelliklerinden kaynaklandığı için, şair bu özellikleri konuştuğumuz dil malzemesinde de arar. Necatigil Türkçenin ifade imkânlarının çok bol olduğuna inanır ve bunları gösterir. Kültürsüzlük yüzünden sadece taklitte kalanlara Türk şiir geleneklerini işaret etmesi yararlı olmuştur. Şiirlerinin bir çeşit "agrandismanı" olarak gördüğü radyo oyunları ile şiirleri arasında paralellik vardır. Mitolojik unsurları (Yunan, Asur; İslâmlaşmış Doğu mitolojisi) bir arada kullanışı, şiirine esrarlı bir hava kattığı gibi, bu mitleri günümüz hayatında araması da şiirinin orijinalliğidir.
Salâh Birsel (1919-1999) kendine has ironik ifadesiyle alelâde insanların günlük yaşayışlarından kesitler verir.
Sabahattin Kudret Aksal'ın (1920-1993) İlk şiirlerini günlük hayatın kesitleri teşkil ederken, insanın kâinattaki yerini arayan düşünce şiirine kaymış, Baudelaire ve Eluard'dan çeviriler yapmıştır. Şair şiir, hikâye, tiyatro gibi gevezeliği kaldırmayan, yoğunluk isteyen türlerde çok başarılıdır.
Necati Cumalı (1921-2001) yaşama sevincini anlatan yaşantı şiirleriyle dikkati çeker. Ege bölgesindeki hayatı, mesleğinden gelen dava konuları ve bunların insan ruhundaki akisleri, hikâyelerinde olduğu gibi şiirlerinde de geçer. İyi bir hikâyeci olan Necati Cumalı yakından tanıdığı köylü ve çiftçileri, hem hikâyelerinde hem de şiirlerinde anlatmıştır.
Özdemir Asaf (1923-1990) özellikle kısa şiirleriyle, halk edebiyatı söyleyişiyle nüktelere sığınmıştır. Bu yöntem Özdemir Asaf'ın şiirine mekanik, tekdüze bir hava verir ve ilk tadından uzaklaştırır.
Hisar Grubu 1950'den itibaren Hisar dergisi fasılalarla 1950-1957 ve 1964-1980 arasında çıkmıştır. Derginin kurucuları ve idarecileri arasında bulunan Mehmet Çınarlı (1925-1999), Gültekin Samanoğlu (d. 1917), İlhan Geçer (d. 1917) ve Nevzat Yalçın (d. 1916) dergide memleket edebiyatının bir devamı olarak belirli kavramları savunan; yozlaşmaya karşı mücadeleci tavırlarıyla dikkati çekmektedirler. Dergi pek çok yazarı etrafında toplamıştır. Bu yazar ve şairlerin çoğu ortak görüşlere sahip olmakla birlikte bir kısmı onlardan ayrılır.
Batı'nın taklidiyle yetinilmesine karşı çıkan; sanatın zarurî şartı olan değişmeyi reddetmemekle birlikte, bu değişmenin geleneklerin reddi anlamında olmasını istemeyen, belirli bir siyasî görüş veya ideolojinin aracı, propagandası olan sanatı reddeden, dil konusundaki aşırılıklara karşı, günlük dilin kullanılmasını savunan bu yazarlar, ortak bir görüş etrafında birleşmişler ve "öztürkçe" akımına karşı çıkmışlardır.
Halk kültüründen gelen unsurları, Batı şiiri ile birleştirmiş olan Necatigil, sonraları Divan şiirinin özelliklerinden de yararlanarak çok kapalı bir şiire ulaşmıştır. Divan şiirinin cinaslı, tevriyeli anlatımı, Türkçenin yapı ve ses özelliklerinden kaynaklandığı için, şair bu özellikleri konuştuğumuz dil malzemesinde de arar. Necatigil Türkçenin ifade imkânlarının çok bol olduğuna inanır ve bunları gösterir. Kültürsüzlük yüzünden sadece taklitte kalanlara Türk şiir geleneklerini işaret etmesi yararlı olmuştur. Şiirlerinin bir çeşit "agrandismanı" olarak gördüğü radyo oyunları ile şiirleri arasında paralellik vardır. Mitolojik unsurları (Yunan, Asur; İslâmlaşmış Doğu mitolojisi) bir arada kullanışı, şiirine esrarlı bir hava kattığı gibi, bu mitleri günümüz hayatında araması da şiirinin orijinalliğidir.
Salâh Birsel (1919-1999) kendine has ironik ifadesiyle alelâde insanların günlük yaşayışlarından kesitler verir.
Sabahattin Kudret Aksal'ın (1920-1993) İlk şiirlerini günlük hayatın kesitleri teşkil ederken, insanın kâinattaki yerini arayan düşünce şiirine kaymış, Baudelaire ve Eluard'dan çeviriler yapmıştır. Şair şiir, hikâye, tiyatro gibi gevezeliği kaldırmayan, yoğunluk isteyen türlerde çok başarılıdır.
Necati Cumalı (1921-2001) yaşama sevincini anlatan yaşantı şiirleriyle dikkati çeker. Ege bölgesindeki hayatı, mesleğinden gelen dava konuları ve bunların insan ruhundaki akisleri, hikâyelerinde olduğu gibi şiirlerinde de geçer. İyi bir hikâyeci olan Necati Cumalı yakından tanıdığı köylü ve çiftçileri, hem hikâyelerinde hem de şiirlerinde anlatmıştır.
Özdemir Asaf (1923-1990) özellikle kısa şiirleriyle, halk edebiyatı söyleyişiyle nüktelere sığınmıştır. Bu yöntem Özdemir Asaf'ın şiirine mekanik, tekdüze bir hava verir ve ilk tadından uzaklaştırır.
Hisar Grubu 1950'den itibaren Hisar dergisi fasılalarla 1950-1957 ve 1964-1980 arasında çıkmıştır. Derginin kurucuları ve idarecileri arasında bulunan Mehmet Çınarlı (1925-1999), Gültekin Samanoğlu (d. 1917), İlhan Geçer (d. 1917) ve Nevzat Yalçın (d. 1916) dergide memleket edebiyatının bir devamı olarak belirli kavramları savunan; yozlaşmaya karşı mücadeleci tavırlarıyla dikkati çekmektedirler. Dergi pek çok yazarı etrafında toplamıştır. Bu yazar ve şairlerin çoğu ortak görüşlere sahip olmakla birlikte bir kısmı onlardan ayrılır.
Batı'nın taklidiyle yetinilmesine karşı çıkan; sanatın zarurî şartı olan değişmeyi reddetmemekle birlikte, bu değişmenin geleneklerin reddi anlamında olmasını istemeyen, belirli bir siyasî görüş veya ideolojinin aracı, propagandası olan sanatı reddeden, dil konusundaki aşırılıklara karşı, günlük dilin kullanılmasını savunan bu yazarlar, ortak bir görüş etrafında birleşmişler ve "öztürkçe" akımına karşı çıkmışlardır.
Onlar "öztürkçe" akımının, dilde ifade gücünü azalttığını savunmuşlardı. Bu dergide yazan şairlerin hepsi gelenekle bağlarını sürdürmekten yanadırlar. Vezin ve şekil konularında da gelenekten yararlanırlar. Dergi eski şairlere de yenilerle birlikte sayfalarını açmıştır.
Hisar şairlerinden özellikle Munis Faik Ozansoy, Salâhattin Batu, Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Karaer, İlhan Geçer, Gültekin Samanoğlu, Nevzat Yalçın, Bekir Sıtkı Erdoğan, Feyzi Halıcı, Yavuz Bülent Bakiler isim yapmıştır. Mustafa Necati Karaer'in halk edebiyatı kaynaklarını başarı ile kullanışı ve yeni arayışları dikkati çeker. Millî konulardaki tavizsiz tutumu ve gür sesiyle hamasî havayı devam ettiren Yavuz Bülent Bakiler (d. 1936) Türkiye dışındaki Türkleri de içine alan geniş bir dünyayı kucaklamak ister.
Hisar şairlerinden Nüzhet Erman (1926-1996) konularını Anadolu'dan alan, sert ifadeli şiirleriyle dikkati çeker. İdareci olarak Anadolu'da görev yapan Nüzhet Erman, işlenmeyi, hizmet götürülmeyi bekleyen yurt topraklarına sevgi ile yaklaşır ama gördükleri karşısında duyduğu şiddetli isyan da, bu şiirlerde hissedilir. Anadolu'nun acı ve ıstıraplarını açık seçik anlatmıştır.
Talât Halman Amerika'da İngilizce yazdığı şiirlerle Türkiye'yi dışarda tanıttığı gibi Kıbrıslı Nevzat Yalçın (d. 1926) da Almanya'da yaşamaktadır. Nevzat Yalçın şekilde kendisini serbest hisseden şairlerdendir. Doğduğu adada yaşayan soydaşlarının ıstıraplarını etkili bir şekilde dile getirmiştir.
Diğer şairler genellikle yaşantıya ağırlık vermekte, hatıralarını dile getirmektedirler, geleneklere bağlılıkları, hayli kötümser tavırları -yaşları ilerledikçe bu kötümserlik artmaktadır- millî değerlere bağlı oluşları diğer özellikleridir.
Hisar şairlerinden özellikle Munis Faik Ozansoy, Salâhattin Batu, Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Karaer, İlhan Geçer, Gültekin Samanoğlu, Nevzat Yalçın, Bekir Sıtkı Erdoğan, Feyzi Halıcı, Yavuz Bülent Bakiler isim yapmıştır. Mustafa Necati Karaer'in halk edebiyatı kaynaklarını başarı ile kullanışı ve yeni arayışları dikkati çeker. Millî konulardaki tavizsiz tutumu ve gür sesiyle hamasî havayı devam ettiren Yavuz Bülent Bakiler (d. 1936) Türkiye dışındaki Türkleri de içine alan geniş bir dünyayı kucaklamak ister.
Hisar şairlerinden Nüzhet Erman (1926-1996) konularını Anadolu'dan alan, sert ifadeli şiirleriyle dikkati çeker. İdareci olarak Anadolu'da görev yapan Nüzhet Erman, işlenmeyi, hizmet götürülmeyi bekleyen yurt topraklarına sevgi ile yaklaşır ama gördükleri karşısında duyduğu şiddetli isyan da, bu şiirlerde hissedilir. Anadolu'nun acı ve ıstıraplarını açık seçik anlatmıştır.
Talât Halman Amerika'da İngilizce yazdığı şiirlerle Türkiye'yi dışarda tanıttığı gibi Kıbrıslı Nevzat Yalçın (d. 1926) da Almanya'da yaşamaktadır. Nevzat Yalçın şekilde kendisini serbest hisseden şairlerdendir. Doğduğu adada yaşayan soydaşlarının ıstıraplarını etkili bir şekilde dile getirmiştir.
Diğer şairler genellikle yaşantıya ağırlık vermekte, hatıralarını dile getirmektedirler, geleneklere bağlılıkları, hayli kötümser tavırları -yaşları ilerledikçe bu kötümserlik artmaktadır- millî değerlere bağlı oluşları diğer özellikleridir.
Nazım Hikmet'i Devam Ettirenler
Garip hareketine ilk karşı çıkanlardan biri de Attilâ İlhan'dır (d. 1925). Mavi dergisinde "Sosyal Realizmin Münasebetleri yahut Başlangıç" adlı yazısında (sayı 21, 1 Temmuz 1954) Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'i "bobstiller" diye nitelemiştir. Aynı derginin yazarlarından Ahmet Oktay (d. 1933) "Orhan Veli'nin Yeri" (sayı 26, Ocak 1955) adlı yazısında "Orhan Veli eksik bir öncü ve eksik bir şairdi" hükmüyle, Garip akımının sığlığını anlatmıştı. Daha sonraları Mavi dergisindeki bu yazılardan hareketle bir "Mavi Akımı" oluşturulmak istenmiş; Birinci Yeni hareketine karşı çıktıkları için İkinci Yeni'nin öncüleri olarak değerlendirilmişlerse de Attilâ İlhan, İkinci Yeni'yi "yozlukla" itham ederek karşı çıkmıştır.
Attilâ İlhan, Türk şiirinin "Batılı ve Türk olabilen esthetique bir bileşime varabilme sorunu" içinde olduğunu, ancak önce Garip sonra İkinci Yeni hareketinin şiirimizi "yozlaşmaya" götürdüğüne inanır.
İmlâ kurallarını bütünüyle reddetmiş veya kendisine has bir imlâ tarzı geliştirmiş olan Attilâ İlhan (Büyük harf kullanmaz ama özel isimleri ek almaları hâlinde (') ile ayırır.) dil konusunda çok keyfidir.
Attilâ İlhan, Türk şiirinin "Batılı ve Türk olabilen esthetique bir bileşime varabilme sorunu" içinde olduğunu, ancak önce Garip sonra İkinci Yeni hareketinin şiirimizi "yozlaşmaya" götürdüğüne inanır.
İmlâ kurallarını bütünüyle reddetmiş veya kendisine has bir imlâ tarzı geliştirmiş olan Attilâ İlhan (Büyük harf kullanmaz ama özel isimleri ek almaları hâlinde (') ile ayırır.) dil konusunda çok keyfidir.
Günlük dilden kaybolan çok eski kelimeleri, Fransızca veya Almanca kelimelerle beraber kullanır. Bunlar, hem yazarın dikkati çekme çabasını, orijinal olma merakını yansıtır, hem de karmakarışık bir dünyada yaşadığımızı okuyucuya hissettirme amacına bağlıdır. Sinema tekniğini kullanan Attilâ İlhan âdeta kamerasını kalabalıklar üzerinde gezdirir, zaman zaman belirli noktalarda uzunca durur. Renkli, ıslak, ürperiş ve korku dolu bu şiirlerde bazen büyük bir ferahlık bazen de melankoli gizlidir.
Nazım Hikmet'i ve Marksist öğretiyi devam ettirenler arasında birçok şair sloganlara sığınmış ve toplumsal şiiri bir çeşit ihtilâl şiiri saymışlardır. 1960'tan sonra hızlanan bu akımda Arif Damar (d. 1925), Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984) ve çok baskı yapan şiir kitaplarından Hasretinden Prangalar Eskittim'in (1968, 38. b. 1997) yazarı Ahmet Arif (1927-1991) başta gelir. Ahmet Arif'in kitabının baskı sayısı da 1968 sonrası siyasî ortamın edebiyat ile ilişkisini gösteren en anlamlı göstergelerdendir. Ahmet Oktay'ın bu şairle ilgili incelemesindeki görüşleri, şairin benzerlerini de açıklayacak niteliktedir.7
1940'lara kadar milliyetçilik her şeye rağmen ön plandadır. 1960'lardan sonra başka milletler, milletlerarası dertler şairlerimizi daha çok ilgilendirmeye başlar. 1964'ten sonra Vietnam, Küba, Şili, Afrika âdeta Nazım Hikmet'in bir devamı gibi şairlerimiz tarafından işlenir. Bu vasıta ile Türkiye'de de ihtilâl ortamının hazır olduğu telkin edilmek istenir. Bir tarafta bu fikirler, ideoloji savaşları, iç göç, şehirleşme olgusu, bir yanda Garip sonrasının sıradan şiirlerine duyulan tepki, yazarları yeni ifadeler aramaya götürür.
Bu fikirleri dolaşık bir ifade ve sembollerle gizleyerek anlatanlara İkinci Yeni8 adı verilir. Gerçekten değerli sanatçıların yanında, 1960-1980 arasında yoğun bir propaganda şiiri yer alır.
Nazım Hikmet'i ve Marksist öğretiyi devam ettirenler arasında birçok şair sloganlara sığınmış ve toplumsal şiiri bir çeşit ihtilâl şiiri saymışlardır. 1960'tan sonra hızlanan bu akımda Arif Damar (d. 1925), Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984) ve çok baskı yapan şiir kitaplarından Hasretinden Prangalar Eskittim'in (1968, 38. b. 1997) yazarı Ahmet Arif (1927-1991) başta gelir. Ahmet Arif'in kitabının baskı sayısı da 1968 sonrası siyasî ortamın edebiyat ile ilişkisini gösteren en anlamlı göstergelerdendir. Ahmet Oktay'ın bu şairle ilgili incelemesindeki görüşleri, şairin benzerlerini de açıklayacak niteliktedir.7
1940'lara kadar milliyetçilik her şeye rağmen ön plandadır. 1960'lardan sonra başka milletler, milletlerarası dertler şairlerimizi daha çok ilgilendirmeye başlar. 1964'ten sonra Vietnam, Küba, Şili, Afrika âdeta Nazım Hikmet'in bir devamı gibi şairlerimiz tarafından işlenir. Bu vasıta ile Türkiye'de de ihtilâl ortamının hazır olduğu telkin edilmek istenir. Bir tarafta bu fikirler, ideoloji savaşları, iç göç, şehirleşme olgusu, bir yanda Garip sonrasının sıradan şiirlerine duyulan tepki, yazarları yeni ifadeler aramaya götürür.
Bu fikirleri dolaşık bir ifade ve sembollerle gizleyerek anlatanlara İkinci Yeni8 adı verilir. Gerçekten değerli sanatçıların yanında, 1960-1980 arasında yoğun bir propaganda şiiri yer alır.
Köy Edebiyatı-Tarihi Roman (İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)
Köy Edebiyatı
Atatürk'ün İzmir'de toplanan İktisat Kongresi (1923)'nde artık kılıcın yerini sabanın alması gerektiğini belirtmesi ve "köylü efendimizdir" demesi ülkenin kalkınmasında gözlerin yeni bir hedefe çevrildiğinin ifadesidir. Eğitim, sağlık ve tarım hizmetlerinin ülkenin her tarafına götürülmesi için büyük gayret sarfedilmiştir. Hatıralarını yazan öğretmenler sayesinde, öğretmenlerin faaliyetleriyle ilgili bilgimiz varsa da sıtma, frengi, trahom, verem gibi insanımızı kemiren nice hastalıkla edilen mücadelenin hikâyeleri hâlâ yazılmamıştır. Bu mücadelelerin kazanılmasıdır ki nüfusun artmasına yol açmış, hattâ "10. Yıl Marşı"nda bu nokta dile getirilmiştir.
Halide Edib, Yakup Kadri, Falih Rıfkı'nın belirttikleri gibi, Yunanlıların çekilirken sistemli bir şekilde "bir daha üzerinde ot bitmesin"62 dercesine yakıp yıktıkları, bereketli toprakların yeniden yaşanır hâle gelmesi için çalışan insanların hikâyeleri de henüz yazılmamıştır. 1925'te Faruk Nafiz Çamlıbel'in yazdığı Canavar oyununun etkisi yıllarca devam etmiştir. Eğitimin köylülere ulaşması, köylü gençlerin yetişmesini, bunların arasında eli kalem tutanların kendi köyleriyle ilgili eserler yazmalarını sağlamıştır; özellikle roman ve hikâyeden oluşan bir yığın tutan bu eserler 1950 sonrası edebiyatımızda "köy edebiyatı" adıyla anılmaktadır.63
Sadri Ertem (1900-1943) gençleri bu alanda yetiştiren bir gazetecidir. Çıkrıklar Durunca (1931) adlı romanı Osmanlı Devleti'ni çökerten sebepler, kapitülasyonlar üzerinde durur ve yazarın "misyon" sahibi olması gerektiğine olan inancı ile yazdığı ilk işçi romanlarındandır. Küçük hikâyelerinde de aynı temlere temas eder: Bacayı İndir Bacayı Kaldır (1933).
Reşat Enis Aygen (1909-1984)'in eserleri de üslûp değil, konu bakımından ilgi uyandırmıştır Toprak Kokusu (1944)'nda I. Dünya Savaşı ağa/köylü konularını ele alır; Adana dolaylarından ilk söz edenlerden biridir. Toprak reformu, siyasî çekişmeler, işçi ve köy konuları başta olmak üzere döneminin bütün meseleleri bu romanlarda büyük bir karamsarlıkla anlatılmıştır.
Halide Edib, Yakup Kadri, Falih Rıfkı'nın belirttikleri gibi, Yunanlıların çekilirken sistemli bir şekilde "bir daha üzerinde ot bitmesin"62 dercesine yakıp yıktıkları, bereketli toprakların yeniden yaşanır hâle gelmesi için çalışan insanların hikâyeleri de henüz yazılmamıştır. 1925'te Faruk Nafiz Çamlıbel'in yazdığı Canavar oyununun etkisi yıllarca devam etmiştir. Eğitimin köylülere ulaşması, köylü gençlerin yetişmesini, bunların arasında eli kalem tutanların kendi köyleriyle ilgili eserler yazmalarını sağlamıştır; özellikle roman ve hikâyeden oluşan bir yığın tutan bu eserler 1950 sonrası edebiyatımızda "köy edebiyatı" adıyla anılmaktadır.63
Sadri Ertem (1900-1943) gençleri bu alanda yetiştiren bir gazetecidir. Çıkrıklar Durunca (1931) adlı romanı Osmanlı Devleti'ni çökerten sebepler, kapitülasyonlar üzerinde durur ve yazarın "misyon" sahibi olması gerektiğine olan inancı ile yazdığı ilk işçi romanlarındandır. Küçük hikâyelerinde de aynı temlere temas eder: Bacayı İndir Bacayı Kaldır (1933).
Reşat Enis Aygen (1909-1984)'in eserleri de üslûp değil, konu bakımından ilgi uyandırmıştır Toprak Kokusu (1944)'nda I. Dünya Savaşı ağa/köylü konularını ele alır; Adana dolaylarından ilk söz edenlerden biridir. Toprak reformu, siyasî çekişmeler, işçi ve köy konuları başta olmak üzere döneminin bütün meseleleri bu romanlarda büyük bir karamsarlıkla anlatılmıştır.
Edebiyat ve sanatın "bir nevi propaganda" olduğunu belirten ve "sanatın bir tek ve sarih maksadı vardır: İnsanları daha iyiye, daha doğruya, daha güzele yükseltmek, insanlarda bu yükselme arzusunu uyandırmak"64 diyen Sabahattin Ali (1907-1948) toplumsal gerçekçilik akımının sanatkâr hikâyecisidir. Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947) adlı eserlerinde hikâyelerini toplayan yazarın üç de romanı vardır: Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943).65 Sabahattin Ali toplum şartlarına yenik düşen kadınlara karşı büyük bir acıma duyduğunu hissettirir.
Kadın Yazarlar
Cumhuriyet sonrasının hayatımızdaki en önemli konularından biri köy ise, diğeri de kadın konusudur. Edebiyatımızda kadın konusu işlendiği gibi çok sayıda kadın yazar yetişir. "Kadın yazar" ayırımı doğru olmasa da Cumhuriyet sonrası yapılan inkılâpların yaygınlaşmasında kadın eğitiminin ve kadın haklarının kazanılması açısından önemlidir.66
Kaçınılamayan bir aşkın kaderlerini oluşturduğu insanların acıklı hikâyelerini sade bir yapı ve dille anlattığı Münevver, Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, vb.romanlarıyla Güzide Sabri (18831946) okuyucularına çok gözyaşı döktürmüştür.67
Cumhuriyet'ten sonra yazdığı tezli romanı (Pervaneler, 1924) ile Müfide Ferit Tek (1892-1971), yazarlığa şiirle başladıkları halde sonraları, malzemesini çoklukla öğretmenlikle dolaştığı çevrelerden alan romanlarıyla Şükufe Nihal Başar (1896-1973) ve Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984)'nın da adları anılmalıdır. Her iki yazar da kadın sorunları ve Anadolu üzerinde dururlar. Halide Nusret Bir Devrin Romanı (1978) ve Benim Küçük Dostlarım (1977)'da hatıralarını yazmıştır.
Muazzez Tahsin Berkand (1900-1984), Mükerrem Kâmil Su (1906-1984), Kerime Nadir (19171984), Mebrure Sami Koray (1907), Nur Tahsin Salor, Fakihe Odman (d. 1908), Cahit Uçuk (d. 1911), Nezihe Muhittin (d. 1916) dönemin ihtiyacına cevap veren çok sayıda eser yazdıktan sonra unutulmuşlardır.68
Türk romanında toplumsal gerçekçilik akımının, sosyalist edebiyatın ilk temsilcilerinden olan Suat Derviş (Baraner) (1905-1972) Yeni Edebiyat (1941) dergisini çıkarmıştır. Birçok romanı kitaplaşmamış olan Suat Derviş'te gerçekçilik ile masala has unsurlar karışıktır. Kara Kitap (1923),69 Ankara Mahpusu (1957), Fosforlu Cevriye (1968).
Muhafazakâr bir yazar olarak toplumdaki değişmelere Tanzimat'ın ilânından itibaren muhalif olan ve bunu sadece romanlarında değil, inceleme eserlerinde de gösteren Samiha Ayverdi (19061993) -roman olarak en iyi eseri Mesihpaşa İmamı (1944)'dır. İbrahim Efendi Konağı (1964) kendi biyografisiyle yakından ilgili, konağın çöküşünü anlatan bir eserdir.70-, Ciğerdelen (1947) romanıyla Safiye Erol (1900-1964), Yunus Emre ve Mevlânâ'yı işleyen romanlarıyla Nezihe Araz (d. 1922) -Dertli Dolap'ta (1961), Mevlânâ'nın Romanı (1962)- dönemin romancılarıdır.
Kaçınılamayan bir aşkın kaderlerini oluşturduğu insanların acıklı hikâyelerini sade bir yapı ve dille anlattığı Münevver, Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, vb.romanlarıyla Güzide Sabri (18831946) okuyucularına çok gözyaşı döktürmüştür.67
Cumhuriyet'ten sonra yazdığı tezli romanı (Pervaneler, 1924) ile Müfide Ferit Tek (1892-1971), yazarlığa şiirle başladıkları halde sonraları, malzemesini çoklukla öğretmenlikle dolaştığı çevrelerden alan romanlarıyla Şükufe Nihal Başar (1896-1973) ve Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984)'nın da adları anılmalıdır. Her iki yazar da kadın sorunları ve Anadolu üzerinde dururlar. Halide Nusret Bir Devrin Romanı (1978) ve Benim Küçük Dostlarım (1977)'da hatıralarını yazmıştır.
Muazzez Tahsin Berkand (1900-1984), Mükerrem Kâmil Su (1906-1984), Kerime Nadir (19171984), Mebrure Sami Koray (1907), Nur Tahsin Salor, Fakihe Odman (d. 1908), Cahit Uçuk (d. 1911), Nezihe Muhittin (d. 1916) dönemin ihtiyacına cevap veren çok sayıda eser yazdıktan sonra unutulmuşlardır.68
Türk romanında toplumsal gerçekçilik akımının, sosyalist edebiyatın ilk temsilcilerinden olan Suat Derviş (Baraner) (1905-1972) Yeni Edebiyat (1941) dergisini çıkarmıştır. Birçok romanı kitaplaşmamış olan Suat Derviş'te gerçekçilik ile masala has unsurlar karışıktır. Kara Kitap (1923),69 Ankara Mahpusu (1957), Fosforlu Cevriye (1968).
Muhafazakâr bir yazar olarak toplumdaki değişmelere Tanzimat'ın ilânından itibaren muhalif olan ve bunu sadece romanlarında değil, inceleme eserlerinde de gösteren Samiha Ayverdi (19061993) -roman olarak en iyi eseri Mesihpaşa İmamı (1944)'dır. İbrahim Efendi Konağı (1964) kendi biyografisiyle yakından ilgili, konağın çöküşünü anlatan bir eserdir.70-, Ciğerdelen (1947) romanıyla Safiye Erol (1900-1964), Yunus Emre ve Mevlânâ'yı işleyen romanlarıyla Nezihe Araz (d. 1922) -Dertli Dolap'ta (1961), Mevlânâ'nın Romanı (1962)- dönemin romancılarıdır.
Peride Celâl (d. 1915) yazdığı popüler aşk romanlarından sonra yeni anlatım tekniklerini deneyerek romancılığının yeni devresine başlamıştır: Üç Kadının Romanı (1954), Kırkıncı Oda (1958), Gecenin Ucundaki Işık (1963), Güz Şarkısı (1966), Evli Bir Kadının Günlüğünden (1971), Üç Yirmidört Saat (1977), Kurtlar (1990). Hikâyeleri: Jaguar (1978), Pay Kavgası (1985), Bir Hanımefendinin Ölümü (1981), Mektup (1994).
Hikâyeciler
19. yüzyılın son yıllarında ve 20. yüzyılın başında doğan ve roman yazmış olsalar da kendilerini hikâyeci olarak kabul ettirmiş olan yazarlarımızın doğum tarihleri arasında büyük farklar vardır. 71 1895 doğumlu Fahri Celâl 1923'te yazarlığının son basamağına ulaşmıştır. Buna karşılık 1883 doğumlu Memduh Şevket Esendal, eserlerini daha sonra verecektir. Aşağıdaki sıralamada doğum tarihleri esas tutulmuştur.
1900 Öncesi Doğan Hikâyeciler
Memduh Şevket Esendal (1883-1952) Ayaşlı ve Kiracıları'nda (Vakit gazetesi, 1934) zengin Ayaşlı İbrahim Efendi'nin evindeki bir odada oturan banka memuru kiracının ağzından, öteki odalarda oturanları ve birbirleriyle münasebetlerini anlatır. Esendal asıl ününü küçük hikâyeleriyle yapmıştır. Hikâyeler (2 c. 1946). Esendal'ın eserleri hiç bir ideolojik görüşü yansıtmaz. O hikâyelerinde sıradan insanların en basit hareketlerini, davranışlarını anlatırken insan ilişkilerinin ne kadar çetrefil olduğunu, uyum sağlamanın her zaman mümkün olmadığını da sezdirir. "Ben, insanlara yaşamak için ümit, kuvvet ve neşe veren yazılardan hoşlanırım. İnsanları yoğunmuş mutfak paçavrasına çeviren ve yeise düşüren yazılardan hoşlanmam. Zaten tam bir refah içinde, huzur içinde yaşamıyoruz. Bir de karanlık, kötü şeylerden bahsederlerse bize, onları okursak. Bu, insanları bir havana koyup ezmeye benzer... Halbuki insanların içinde bir umut olmalı... Yaşama umudu, neşe vermeli insana okudukları..." demektedir.72
Halikarnas Balıkçısı (1886-1973) (Cevat Şakir Kabaağaçlı)73 zengin hayat macerasının ve büyük bir kültür birikiminin sahibi ve eserlerinde bir bakıma Yahya Kemal'in gerçekleşmesini denediği Akdenizli edebiyatını oluşturan bir şahsiyettir. Üslûbuna sık sık çeşitli nidalar hâlinde yansıyan coşkun mizacı Mavi Sürgün (1971) diye adlandırdığı Bodrum'a sürülüşünün arttırdığı deniz tutkusunu işlemiş ve deniz insanı ile toprağı işleyenleri karşılaştırmıştır. Aganta Burina Burinata (1946), Ötelerin Çocuğu (1956), Uluç Reis (1962), Deniz Gurbetçileri (1969) gibi romanlarında deniz tutkunu insanlar, tutkulu ve coşkun bir üslûpla anlatılmıştır. Hikâyeleri Ege Kıyılarından (1939), Merhaba Akdeniz (1947), Ege'nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957), Ege'den (1972), Gençlik Denizlerinde (1973) adlı kitaplarında toplanmıştır. Hakkı Kâmil Beşe (1889-1982), F. Celâlettin (1895-1975) (Fahri Celâl Göktulga) yazdıklarıyla gerçek hayattan sahneler anlatmışlardır.
Halikarnas Balıkçısı (1886-1973) (Cevat Şakir Kabaağaçlı)73 zengin hayat macerasının ve büyük bir kültür birikiminin sahibi ve eserlerinde bir bakıma Yahya Kemal'in gerçekleşmesini denediği Akdenizli edebiyatını oluşturan bir şahsiyettir. Üslûbuna sık sık çeşitli nidalar hâlinde yansıyan coşkun mizacı Mavi Sürgün (1971) diye adlandırdığı Bodrum'a sürülüşünün arttırdığı deniz tutkusunu işlemiş ve deniz insanı ile toprağı işleyenleri karşılaştırmıştır. Aganta Burina Burinata (1946), Ötelerin Çocuğu (1956), Uluç Reis (1962), Deniz Gurbetçileri (1969) gibi romanlarında deniz tutkunu insanlar, tutkulu ve coşkun bir üslûpla anlatılmıştır. Hikâyeleri Ege Kıyılarından (1939), Merhaba Akdeniz (1947), Ege'nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957), Ege'den (1972), Gençlik Denizlerinde (1973) adlı kitaplarında toplanmıştır. Hakkı Kâmil Beşe (1889-1982), F. Celâlettin (1895-1975) (Fahri Celâl Göktulga) yazdıklarıyla gerçek hayattan sahneler anlatmışlardır.
Nahit Sırrı Örik (1895-1960) hatıraları, roman ve hikâyeleri ile tanınmıştır.74 Eve Düşen Yıldırım (1934), Kıskanmak (Tan, 1937; 1946), Sultan Hamit Düşerken (1947) adlı romanları aile çevresinde geçer, özellikle zayıf erkek kahramanların güçlü kadınlar tarafından tüketilmesine dayanır. Arka planda sosyal eleştiri yer alır. Kadınlar Arasında (1941) adlı kitabında ailesindeki kadınları tasvir etmiştir. Hikâyelerinde (Kırmızı ve Siyah, 1929; Sanatkârlar, 1932, Eski Resimler, 1933) çok iyi bildiği İstanbul'u ve özlemlerine kavuşamamış küskün insanların hayal kırıklıklarını, çoğunlukla aile çevresinde geçen olaylarla anlatmıştır.
Nahit Sırrı Selim İleri'nin Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver (1997) adlı romanında bir roman kahramanı olarak okuyucu karşısına çıkmıştır.
Nahit Sırrı Selim İleri'nin Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver (1997) adlı romanında bir roman kahramanı olarak okuyucu karşısına çıkmıştır.
1900 Sonrası Doğan Hikâyeciler
Kenan Hulusi Koray (1906-1943) Yedi Meşale'nin tek hikâyecisidir. Başlangıçta çölde geçen tutkulu, masalımsı aşk hikâyeleri (Bir Yudum Su, 1929) ile ün kazanmıştır. En güzel hikâyeleri Poe'nunkilerini andıran korku hikâyeleridir (Bahar Hikâyeleri,1939). Bir yanı ile Sadri Ertem'e bağlı, bir yanıyla da Sait Faik'i müjdeleyen Kenan Hulusi, askerliğini yaparken tifüsten ölmüştür.
Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) en seçkin hikâyecilerimizdendir. İmzası 1929 yılından itibaren görülen Sait Faik75 edebiyat görüşünü şöyle açıklar: "Cemiyetimizde ahlâk telakkileri değişiyor. Bugün eskiler diye adlandırılan yaşlı muharrirler, hayata, cemiyete yukarıdan bakarlardı. Hâlâ da öyledirler. Hayata karışmıyorlar, yalnız tepeden seslenerek cemiyeti düzeltmek sevdasındalar. Bize gelince: cemiyeti düzeltmek hususunda hiç bir iddiamız yok. Biz cemiyette, insanlarımızla birlikte, aynı hayatı yaşamak istiyoruz."76
Sait Faik'in anlattığı şahıslar hiç de güzel, cazip değildirler. Ama onların hepsi bütün kusurlarıyla sevimlidirler, tıpkı hayat gibi.
Ziya Osman Saba (1910-1957)'nın genellikle hatıralarına dayanan hikâyelerinden oluşan kitapları Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul (1959)'dur. Ziya Osman Saba'nın edebiyatımızda eserlerinin dışında, pek söz edilmeyen iki önemli katkısı vardır: arkadaşı ve dostu Cahit Sıtkı Tarancı'nın kendisine yazdığı mektupları onun ölümünden sonra arkadaşı adına yayımlaması [Ziya'ya Mektuplar (1957)] ve Kırımlı yazar Cengiz Dağcı'nın ilk romanını gözden geçirmesi. Böylece Cengiz Dağcı okuyucusunun karşısına temiz bir Türkçe ile çıkmış ve okuyucu tarafından sevilerek eserleri Türk edebiyatı içinde yerini almıştır.
Değişmeler karşısında geçmişi hatırlama, hatıraları yeniden yorumlama Ziya Osman Saba da olduğu gibi birçok yazarımızda da görülür. Bu tür eserler bir yandan geçmiş zamanı tanıtırken, bir yandan da bir tür aydın tavrını belirleyen tenkitler taşır.
Mahmut Özay (1908-1981), Samet Ağaoğlu (1909-1982), Hababam Sınıfı (1957) yazarı Rıfat Ilgaz77 (1911-1993); Orhan Hançerlioğlu (1916-1991) dikkat çeken hikâyecilerdendir. Samet Ağaoğlu bir kısmı babasından gelen zengin hatıralarını da kitaplaştırmıştır: Kuvayı Milliye Ruhu (1944), Babamın Arkadaşları (1958).
Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) en seçkin hikâyecilerimizdendir. İmzası 1929 yılından itibaren görülen Sait Faik75 edebiyat görüşünü şöyle açıklar: "Cemiyetimizde ahlâk telakkileri değişiyor. Bugün eskiler diye adlandırılan yaşlı muharrirler, hayata, cemiyete yukarıdan bakarlardı. Hâlâ da öyledirler. Hayata karışmıyorlar, yalnız tepeden seslenerek cemiyeti düzeltmek sevdasındalar. Bize gelince: cemiyeti düzeltmek hususunda hiç bir iddiamız yok. Biz cemiyette, insanlarımızla birlikte, aynı hayatı yaşamak istiyoruz."76
Sait Faik'in anlattığı şahıslar hiç de güzel, cazip değildirler. Ama onların hepsi bütün kusurlarıyla sevimlidirler, tıpkı hayat gibi.
Ziya Osman Saba (1910-1957)'nın genellikle hatıralarına dayanan hikâyelerinden oluşan kitapları Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul (1959)'dur. Ziya Osman Saba'nın edebiyatımızda eserlerinin dışında, pek söz edilmeyen iki önemli katkısı vardır: arkadaşı ve dostu Cahit Sıtkı Tarancı'nın kendisine yazdığı mektupları onun ölümünden sonra arkadaşı adına yayımlaması [Ziya'ya Mektuplar (1957)] ve Kırımlı yazar Cengiz Dağcı'nın ilk romanını gözden geçirmesi. Böylece Cengiz Dağcı okuyucusunun karşısına temiz bir Türkçe ile çıkmış ve okuyucu tarafından sevilerek eserleri Türk edebiyatı içinde yerini almıştır.
Değişmeler karşısında geçmişi hatırlama, hatıraları yeniden yorumlama Ziya Osman Saba da olduğu gibi birçok yazarımızda da görülür. Bu tür eserler bir yandan geçmiş zamanı tanıtırken, bir yandan da bir tür aydın tavrını belirleyen tenkitler taşır.
Mahmut Özay (1908-1981), Samet Ağaoğlu (1909-1982), Hababam Sınıfı (1957) yazarı Rıfat Ilgaz77 (1911-1993); Orhan Hançerlioğlu (1916-1991) dikkat çeken hikâyecilerdendir. Samet Ağaoğlu bir kısmı babasından gelen zengin hatıralarını da kitaplaştırmıştır: Kuvayı Milliye Ruhu (1944), Babamın Arkadaşları (1958).
Haldun Taner (1916-1986) 1945 yılından itibaren başladığı yazı hayatında hikâye, deneme ve tiyatro alanlarında eser vermiştir. Haldun Taner'in hikâyeleri, Yaşasın Demokrasi (1949), Tuş (1951), Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu (1953), Ayışığında "Çalışkur" (1954), On İkiye Bir Var, Sancho'nun Sabah Yürüyüşü (1969), Yalıda Sabah (1983)'da toplanmıştır.
Hikâyelerini gözlemlerinden ve çevresindeki olaylardan çıkardığını söyleyen yazar, sosyal ve siyasî tenkitleri usta bir ironi ile vermiştir. Eserlerinde canlandırdığı kişiler genellikle İstanbul ile gecekondularında yaşarlar. Bazı hikâyeleri Almanya'daki işçileri ele alır. İstanbullu olan yazar gecekondularda oluşan alt kültürlerin ve oralara ulaşamayan devlet otoritesinin getirdiği boşluklara, çevre konularına dikkat çekmiştir.
Konularını günlük hayattan, tarihten, hatıralardan alan Haldun Taner bazı hikâyelerinde kurduğu fantastik dünya ile güçlü tenkitler yapar. Eserlerinde amacına uygun şekilde dil ile oynayabilen, güçlü ironisi ile emsalsiz bir hikâye yazarıdır. Arada kalmışlığın gerçeklerle yüz yüze gelmekten kaçınmanın bir sembolü olarak kullandığı "Devekuşu"nu sadece kurduğu tiyatroya ad olarak vermemiş, yıllarca "Devekuşuna Mektuplar" sütununda denemelerini yazmıştır. Haldun Taner'in seçtiği bu ad bile onun hitap ettiği okuyucunun da kusurlarını bildiğini hissettirir.
Hikâyelerini gözlemlerinden ve çevresindeki olaylardan çıkardığını söyleyen yazar, sosyal ve siyasî tenkitleri usta bir ironi ile vermiştir. Eserlerinde canlandırdığı kişiler genellikle İstanbul ile gecekondularında yaşarlar. Bazı hikâyeleri Almanya'daki işçileri ele alır. İstanbullu olan yazar gecekondularda oluşan alt kültürlerin ve oralara ulaşamayan devlet otoritesinin getirdiği boşluklara, çevre konularına dikkat çekmiştir.
Konularını günlük hayattan, tarihten, hatıralardan alan Haldun Taner bazı hikâyelerinde kurduğu fantastik dünya ile güçlü tenkitler yapar. Eserlerinde amacına uygun şekilde dil ile oynayabilen, güçlü ironisi ile emsalsiz bir hikâye yazarıdır. Arada kalmışlığın gerçeklerle yüz yüze gelmekten kaçınmanın bir sembolü olarak kullandığı "Devekuşu"nu sadece kurduğu tiyatroya ad olarak vermemiş, yıllarca "Devekuşuna Mektuplar" sütununda denemelerini yazmıştır. Haldun Taner'in seçtiği bu ad bile onun hitap ettiği okuyucunun da kusurlarını bildiğini hissettirir.
1946-1980 dönemi
1946 yılı Türkiye'de çoğulcu demokrasiye geçişin başlangıcını da teşkil eder, edebiyatımızın sonraki yıllarında görülen çok seslilik başlar. II. Dünya Savaşı'nın bitişi Avrupa'da yerleşik değerlerle yeni bir hesaplaşmayı getirmiştir. Artık Avrupa kültürüne daha rahat açılan yazarlarımız bu esintileri Türkiye'ye de taşırlar.
1940'lı yıllarda edebiyat dergilerinin edebiyatın gelişmesi ve yayılmasındaki etkileri büyüktür. Çoğu 1900-1919 arası doğmuş olan yazarlar, bu dönemin yazar kadrosunu oluştururlar.
1950'lerin küçük hikâyeciliğini hazırlayan en önemli faaliyetlerden biri Salim Şengil'in çıkardığı (d. 1916) Seçilmiş Hikâyeler Dergisi'nin (1947-1957) hikâyecilere sağladığı geniş imkândır.
1940'lı yıllarda edebiyat dergilerinin edebiyatın gelişmesi ve yayılmasındaki etkileri büyüktür. Çoğu 1900-1919 arası doğmuş olan yazarlar, bu dönemin yazar kadrosunu oluştururlar.
1950'lerin küçük hikâyeciliğini hazırlayan en önemli faaliyetlerden biri Salim Şengil'in çıkardığı (d. 1916) Seçilmiş Hikâyeler Dergisi'nin (1947-1957) hikâyecilere sağladığı geniş imkândır.
1920 Öncesi Doğumlular
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)78 şiir, roman, hikâye, deneme, inceleme türlerinde eser vermiş büyük bir yazardır. O, kendi ifadesiyle "asrın kapısında" doğmuş ve şahsiyetini bulmasında büyük rolü olan Yahya Kemal'le karşılaşmıştır. Onun derslerinde, yaşanan günlerin acıları ve ebedî değerler uğruna verilen mücadele, edebiyatın ölmez eserleriyle birleşmiştir. Tanpınar ömrü boyunca Türk tarihine, mutlak değerler silsilesinin tezahürü olarak bakmış, Türk milletinin millî ve evrensel değerlerini farkederek eserlerinde işlemiştir. Geniş kültürü, edebiyatın yanı sıra resim, heykel, müzik gibi sanat eserlerini tanıması ve zengin hayal gücünü hiç bir zaman gerçeğin şartlarını unutturacak kadar fantezilerinin emrine vermemesi, sanatının anahtarını teşkil eder.
Romanları Huzur (1949) ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü (Yeni İstanbul'da tefrika 1954; 1962), Sahnenin Dışındakiler (Yeni İstanbul'da 1950; 1973)'dir. Mahur Beste (Ülkü'de tefrika 1944) ile müsveddelerinden derlenen Aydaki Kadın79 adlı romanları yarım kalmıştır.
Mahur Beste'si onun romancılığının önemli bir cephesini verir. Eserin sonuna eklediği "Behçet Beyefendi'ye Mektup" Tanpınar'ın hem çalışma şeklini hem de roman anlayışını ortaya koyar: "Siz kâinatın etrafınızda dönmesini istiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki hayat sizi mahrekinin dışına atmış. Hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür."80 Batı tekniklerini iyi inceleyen Tanpınar Proust, Huxley ve Joyce üzerinde durmuştur. Huzur romanında onların tekniğini kullandığı görülür.
Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler için bir hareket noktası olmuştur. Huzur ve Sahnenin Dışındakiler'de ayrıntılarla işlenen kişilerin derinlikleri ve Türke has değerler, evrensel boyutlarıyla ortaya konmuştur. Mehmet Kaplan'ın "Bir şairin romanı", Fethi Naci'nin "Türkçenin en güzel aşk romanı"81 diye nitelendirdikleri Huzur, genellikle ihtiva ettiği fikirler açısından ele alınmıştır.
Tanpınar'ın kendisinden birçok çizgi taşıyan Mümtaz'da ortaya koyduğu aydın sorumluluğu, romanımızda Yakup Kadri'den sonra yeniden belirmiştir ve yıllar sonra Tanpınar'ın etkisi sadece yazma tarzında değil, aydın kavramına bağlı olarak seçkinlerin, kültürlülerin dünyasını yazma şeklinde nice yazarı etkileyecektir. Tanpınar hayatta iken kadrinin bilinmemesinden çok yakınmış olmakla birlikte, yaptığının doğruluğuna inanarak yolunda devam etmiş bir yazardır.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tanpınar'ın büyük ve bir eşi daha olmayan, ironik anlatımın her tonlamasını kullandığı, Osmanlı döneminin olduğu kadar, Cumhuriyet'in ilk dönemlerini de bürokrasiden, modalara kadar her kurumunu derinden eleştirdiği romanıdır.82 Eserde Huzur'da olduğu gibi yaşayan kişilerden hareket etmesi bu romanlara birer "anahtar roman" niteliği de vermektedir.
Sayısı az olmakla birlikte [Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943) ve Yaz Yağmuru (1955)] Tanpınar'ın hikâyeleri görünenle görünmeyenin ardını araştıran, kimisi fantastik niteliktedir.83
Tanpınar asla tekdüzeliğe düşmeyerek her zaman kendi kendine kalmayı başarmış bir yazardır. Bu özelliği mektuplarında da görülür.84
Kemal Tahir (1910-1973) konusunu köyden alanlar ve tarih dönemlerinden alanlar olmak üzere iki kümeye ayrılabilecek çok sayıda eserin sahibidir. Göl İnsanları (1955)'nda topladığı hikâyelerindeki güçlü tasvirler, etkili anlatım romanlarında gevşemiştir. İncelemeciler Kemal Tahir'in köy ve köylüyü sadece hapishanede tanıdığı için duyduklarını yazmakla yetindiğini belirtirler. Gerçekten de yazarın her türlü sapıklık ve kötülükle dolu kahramanlarının ne köylüyü ne de insanı temsil ettikleri söylenebilir.
Kemal Tahir'in Osmanlı'nın kuruluşunu anlattığı Devlet Ana (1967) dışında, konusunu tarihten aldığı eserleri yakın tarihimizle ilgilidir. Esir Şehrin İnsanları (1956), Esir Şehrin Mahpusu (1962), Yorgun Savaşçı (1965), Kurt Kanunu (1969), Yol Ayrımı (1971). Bunlardan Köy Enstitülerinin kurulmasını hem politikacılar hem köylüler arasında ele alan Bozkırdaki Çekirdek (1967) adlı eseri her iki bölüme de girebilecek niteliktedir.
Mahur Beste'si onun romancılığının önemli bir cephesini verir. Eserin sonuna eklediği "Behçet Beyefendi'ye Mektup" Tanpınar'ın hem çalışma şeklini hem de roman anlayışını ortaya koyar: "Siz kâinatın etrafınızda dönmesini istiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki hayat sizi mahrekinin dışına atmış. Hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür."80 Batı tekniklerini iyi inceleyen Tanpınar Proust, Huxley ve Joyce üzerinde durmuştur. Huzur romanında onların tekniğini kullandığı görülür.
Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler için bir hareket noktası olmuştur. Huzur ve Sahnenin Dışındakiler'de ayrıntılarla işlenen kişilerin derinlikleri ve Türke has değerler, evrensel boyutlarıyla ortaya konmuştur. Mehmet Kaplan'ın "Bir şairin romanı", Fethi Naci'nin "Türkçenin en güzel aşk romanı"81 diye nitelendirdikleri Huzur, genellikle ihtiva ettiği fikirler açısından ele alınmıştır.
Tanpınar'ın kendisinden birçok çizgi taşıyan Mümtaz'da ortaya koyduğu aydın sorumluluğu, romanımızda Yakup Kadri'den sonra yeniden belirmiştir ve yıllar sonra Tanpınar'ın etkisi sadece yazma tarzında değil, aydın kavramına bağlı olarak seçkinlerin, kültürlülerin dünyasını yazma şeklinde nice yazarı etkileyecektir. Tanpınar hayatta iken kadrinin bilinmemesinden çok yakınmış olmakla birlikte, yaptığının doğruluğuna inanarak yolunda devam etmiş bir yazardır.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tanpınar'ın büyük ve bir eşi daha olmayan, ironik anlatımın her tonlamasını kullandığı, Osmanlı döneminin olduğu kadar, Cumhuriyet'in ilk dönemlerini de bürokrasiden, modalara kadar her kurumunu derinden eleştirdiği romanıdır.82 Eserde Huzur'da olduğu gibi yaşayan kişilerden hareket etmesi bu romanlara birer "anahtar roman" niteliği de vermektedir.
Sayısı az olmakla birlikte [Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943) ve Yaz Yağmuru (1955)] Tanpınar'ın hikâyeleri görünenle görünmeyenin ardını araştıran, kimisi fantastik niteliktedir.83
Tanpınar asla tekdüzeliğe düşmeyerek her zaman kendi kendine kalmayı başarmış bir yazardır. Bu özelliği mektuplarında da görülür.84
Kemal Tahir (1910-1973) konusunu köyden alanlar ve tarih dönemlerinden alanlar olmak üzere iki kümeye ayrılabilecek çok sayıda eserin sahibidir. Göl İnsanları (1955)'nda topladığı hikâyelerindeki güçlü tasvirler, etkili anlatım romanlarında gevşemiştir. İncelemeciler Kemal Tahir'in köy ve köylüyü sadece hapishanede tanıdığı için duyduklarını yazmakla yetindiğini belirtirler. Gerçekten de yazarın her türlü sapıklık ve kötülükle dolu kahramanlarının ne köylüyü ne de insanı temsil ettikleri söylenebilir.
Kemal Tahir'in Osmanlı'nın kuruluşunu anlattığı Devlet Ana (1967) dışında, konusunu tarihten aldığı eserleri yakın tarihimizle ilgilidir. Esir Şehrin İnsanları (1956), Esir Şehrin Mahpusu (1962), Yorgun Savaşçı (1965), Kurt Kanunu (1969), Yol Ayrımı (1971). Bunlardan Köy Enstitülerinin kurulmasını hem politikacılar hem köylüler arasında ele alan Bozkırdaki Çekirdek (1967) adlı eseri her iki bölüme de girebilecek niteliktedir.
Kemal Tahir kahramanlarını hiç sevmeyen yazarlardandır. Onun köyü anlamayı esas tuttuğu söylenirse de Osmanlı Devleti'nin çöküşü ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki hâliyle tasvir ettiği köy ve köylüden tiksindiği hissedilir. Kemal Tahir tasvir ettiği insanın sadece hayvanî ihtiyaçlarını görür ve anlatırken, onları insan kılan özelliklerini farketmez. Herkes para, mevki, çıkar ve cinsî arzularını tatmin peşindedir. Din, yüksek mevki, yetki sadece iğrençlikleri örten bir paravandır. Cahil köylü de bunlarla aldatılır.
Orhan Kemal (1914-1970) Baba Evi (1949) ve Avare Yıllar (1950) ve Cemile (1952) onun kendi hayatından alınmış romanlarından sonra yakından tanıdığı Adana çevresindeki tarım köylüsü ve dokuma fabrikalarında çalışan işçilerin, büyük şehre gelenlerin, gecekondulara yerleşerek, büyük şehir yaşayışına uyma çabalarını anlatır. Küçük hikâyelerinin yoğunluğunu taşımayan bu eserlerde, halk hikâyeciliği geleneğinin anlatım özellikleri bulunur. Murtaza (1952), Bereketli Topraklar Üzerinde (1954) ünlü eserlerindendir. Anlattığı insanlar iyice ezilmiş, kurtuluş umutları kalmamış, zavallı kişilerdir. Orhan Kemal kahramanlarını konuştururken şive taklitlerine başvurur. Çocuk işçilerin zayıf bedenlerinin gücünü aşan sorumlulukları anlatan hikâyelerin edebiyatımızdaki yeri çok özeldir. Eserlerinde anlattığı vasıfsız işçilerin, özellikle gurbetteki istismarları ve insanlık dışı bir yaşayışa mahkûm edilerek sömürülmeleri, Almanya'ya giden işçi hikâyelerine örnek olmuş gibidir.
Aziz Nesin (1915-1995) Sabahattin Ali ile birlikte Markopaşa gazetesini çıkarmış, gazetenin kapatılması üzerine onu Malûmpaşa, Merhumpaşa gazeteleri takip etmiştir. Çeşitli mahkûmiyetleri dolayısıyla takma adlar kullanmıştır. Aziz Nesin'in uluslararası çeşitli ödülleri vardır.
Mizahın etkisi fazla gevezeliğe kaçmadan vurucu bir darbe etkisi uyandırmayla sağlanır. Bundan dolayı da mizahın asıl uyarıcı etkisi kısa fıkralarda, skeçlerde veya kısa hikâyede bulunur. Mizahî hikâyelerinde [Geriye Kalan (1948), İt Kuyruğu (1955), Yedek Parça (1955), Fil Hamdi (1956), Damda Deli Var (1956), Koltuk (1957), Kazan Töreni (1957), Ölmüş Eşek (1957), Mahallenin Kısmeti (1957), Ah Biz Eşekler (1960), Biz Adam Olmayız (1962), vb.] olan başarısını Aziz Nesin'in gevşek yapılı, bol tekrara dayanan romanlarında bulmak mümkün değildir. 46 cilt içinde yer alan hikâye ve romanlarından on biri romandır.
Tarık Buğra (1918-1994) hikâyelerini Oğlumuz (1949), Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952), İki Uyku Arasında (1954)'da toplamıştır. Romanlarında geniş bir coğrafyada ve tarihte dolaşmakla birlikte, onun asıl başarısı çok iyi tanıdığı kasaba hayatını ve insanını anlatırken görülür.85
Küçük Ağa, Dönemeçte, Yağmur Beklerken ve Osmancık şüphesiz ki Tarık Buğra'nın Türk edebiyatında yerini sağlamış eserleridir. Küçük Ağa Millî Mücadele'yi o güne kadar yazılanlardan daha farklı bir kapsam ve bakış açısından almasıyla dikkati çekmiş, değeri teslim edilmiştir. Eserin
Orhan Kemal (1914-1970) Baba Evi (1949) ve Avare Yıllar (1950) ve Cemile (1952) onun kendi hayatından alınmış romanlarından sonra yakından tanıdığı Adana çevresindeki tarım köylüsü ve dokuma fabrikalarında çalışan işçilerin, büyük şehre gelenlerin, gecekondulara yerleşerek, büyük şehir yaşayışına uyma çabalarını anlatır. Küçük hikâyelerinin yoğunluğunu taşımayan bu eserlerde, halk hikâyeciliği geleneğinin anlatım özellikleri bulunur. Murtaza (1952), Bereketli Topraklar Üzerinde (1954) ünlü eserlerindendir. Anlattığı insanlar iyice ezilmiş, kurtuluş umutları kalmamış, zavallı kişilerdir. Orhan Kemal kahramanlarını konuştururken şive taklitlerine başvurur. Çocuk işçilerin zayıf bedenlerinin gücünü aşan sorumlulukları anlatan hikâyelerin edebiyatımızdaki yeri çok özeldir. Eserlerinde anlattığı vasıfsız işçilerin, özellikle gurbetteki istismarları ve insanlık dışı bir yaşayışa mahkûm edilerek sömürülmeleri, Almanya'ya giden işçi hikâyelerine örnek olmuş gibidir.
Aziz Nesin (1915-1995) Sabahattin Ali ile birlikte Markopaşa gazetesini çıkarmış, gazetenin kapatılması üzerine onu Malûmpaşa, Merhumpaşa gazeteleri takip etmiştir. Çeşitli mahkûmiyetleri dolayısıyla takma adlar kullanmıştır. Aziz Nesin'in uluslararası çeşitli ödülleri vardır.
Mizahın etkisi fazla gevezeliğe kaçmadan vurucu bir darbe etkisi uyandırmayla sağlanır. Bundan dolayı da mizahın asıl uyarıcı etkisi kısa fıkralarda, skeçlerde veya kısa hikâyede bulunur. Mizahî hikâyelerinde [Geriye Kalan (1948), İt Kuyruğu (1955), Yedek Parça (1955), Fil Hamdi (1956), Damda Deli Var (1956), Koltuk (1957), Kazan Töreni (1957), Ölmüş Eşek (1957), Mahallenin Kısmeti (1957), Ah Biz Eşekler (1960), Biz Adam Olmayız (1962), vb.] olan başarısını Aziz Nesin'in gevşek yapılı, bol tekrara dayanan romanlarında bulmak mümkün değildir. 46 cilt içinde yer alan hikâye ve romanlarından on biri romandır.
Tarık Buğra (1918-1994) hikâyelerini Oğlumuz (1949), Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952), İki Uyku Arasında (1954)'da toplamıştır. Romanlarında geniş bir coğrafyada ve tarihte dolaşmakla birlikte, onun asıl başarısı çok iyi tanıdığı kasaba hayatını ve insanını anlatırken görülür.85
Küçük Ağa, Dönemeçte, Yağmur Beklerken ve Osmancık şüphesiz ki Tarık Buğra'nın Türk edebiyatında yerini sağlamış eserleridir. Küçük Ağa Millî Mücadele'yi o güne kadar yazılanlardan daha farklı bir kapsam ve bakış açısından almasıyla dikkati çekmiş, değeri teslim edilmiştir. Eserin
kahramanlarını çocukluğunda ve babasının yanında tanıdığını belirten Tarık Buğra, iyi tanıdığı kasaba hayatı içinde Millî Mücadele'nin en güç anlarında kişileri, kendi benliklerini bulma ve yollarını seçme sürecinde ele almıştır. Seçme ile başlayan sorumluluk duygusunun kişilerde yarattığı hesaplaşma eserin en güzel sayfalarını teşkil eder.
Fethi Naci'nin "eylem içinde bilinçlenerek görüşlerinin tam karşıtı olan görüşlere ulaşmak"86 dediği bu psikolojik gelişme, usta romancı tarafından büyük bir başarıyla yansıtılmıştır.
Fethi Naci'nin "eylem içinde bilinçlenerek görüşlerinin tam karşıtı olan görüşlere ulaşmak"86 dediği bu psikolojik gelişme, usta romancı tarafından büyük bir başarıyla yansıtılmıştır.
Tiyatro tarihimizle ilgili olan İbiş'in Rüyası87 "sanatçı romanı" özelliği taşımaktadır.
Yağmur Beklerken Serbest Fırka'nın birkaç aylık kısa ömrünü, bir kasaba hayatında sebep olduğu çalkantılarla anlatırken, köylünün asıl bekleyişinin yağmur olduğunu hem ayrı hem de birbirini tamamlayan iki hikâye gibi sunar. Susuzluk ve yeni bir parti kurulması kasabanın hayatını alt üst eder. Fethi Naci aynı konuyu başarısız bir şekilde işleyen Kemal Tahir'le yaptığı karşılaştırmada haklı olarak "Kemal Tahir'de bulamadığımızı Tarık Buğra'da buluyoruz: Siyasal, toplumsal gerçekliklere tam bir romancı yaklaşımı" demektedir.88 Öteki romanları Gençliğim Eyvah (1979), Dünyanın En Pis Sokağı (1989).
Anadolu'yu, halk-devlet ilişkisini meslekleri dolayısıyla yakından tanıyan Bekir Sıtkı Kunt, Umran Nazif Yiğiter (1915-1964), İlhan Tarus (1907, 1967), Kemal Bilbaşar (1910-1983) gibi yazarların eserleri, edebiyat dışı ölçülerle de değerlendirmeyi gerektirmektedir. Kemal Bilbaşar hikâyeleri ve özellikle Cemo (1966) romanı ile büyük yankılar uyandırmıştır. "Çancının Karısı" (1953) adlı hikâyesinden yola çıkarak yazdığı Cemo ve onun devamı Memo (2 c., 1968-69) Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Şeyh Sait isyanı sırasında Doğu Anadolu'da ağa-köylü, ağa-memur ilişkilerini güzel ve hazin bir aşk hikâyesiyle verir. Kemal Bilbaşar masal ve destan dilini kullanarak halka ulaşmayı amaçlamıştır.
Samim Kocagöz (1916-1993)'ün89 konularını toprak meselelerinden, köy ve kasaba ve tarihî olaylardan alan, çok sayıda hikâye ve romanları bulunmaktadır. Yazar toplumun sarsıntılı dönemlerini romanlaştırmaya özen göstermiş, Kalpaklılar (1962) ve Doludizgin (1963) Millî Mücadele Yılan Hikâyesi ve Bir Çift Öküz'de çok partili dönemi, Onbinlerin Dönüşü'nde II. Dünya Savaşı yılları İstanbulu'nda öğrenci ve aydın çevrelerini, İzmir'in İçinde (1973), 27 Mayıs 1960, Tartışma (1976)'da 12 Mart 1971; Mor Ötesi (1986)'nde 12 Eylül 1980'i ele almıştır. İyi tanıdığı toprak insanının, çiftçinin makineleşme karşısındaki durumuna da yer veren yazarın anlatımı kurudur.
Mahmut Makal'ın Bizim Köy (1950)'ü Köy Enstitülerini bitirmiş birçok yazarı, "köy edebiyatı" adıyla anılan90 kalıp fikirlerin ardından köylünün anlatıldığı eserler yazmaya sevketmiştir. Bunların yerine daha sonra büyük şehirlere göç, işçiler ve gecekondu edebiyatı almıştır.
1950'den sonra tarihî romanların da sayısı artar. Turhan Tan (1885-1939), Refik Ahmet Sevengil, (1903-1970), Reşat Ekrem Koçu (1905-1975), Hasan İzzettin Dinamo'nun (1909-1989), Mithat Sertoğlu (1910-1989), Rağıp Yeşim (1910-1971), Feridun Fazıl Tülbentçi (1912-1982) bu alanın önde gelenleridir. 1950 hatta 1960'larda tefrika romanlarla bu gelenek, gazetelerde devam ediyordu. Bunların basit, sade anlatımları, okuyucuların tarih sevgisinin geliştirilmesinde etkili olmuştur. Kızıl Tuğ (1927) yazarı Abdullah Ziya Kozanoğlu (1906-1966) daha çok çocuk ve gençlik romancısı sayılmış, Türk tarihini ilk dönemlerinden başlayarak kahramanlık hikâyeleri, biyografik romanlarla anlatmıştır.
Anadolu'yu, halk-devlet ilişkisini meslekleri dolayısıyla yakından tanıyan Bekir Sıtkı Kunt, Umran Nazif Yiğiter (1915-1964), İlhan Tarus (1907, 1967), Kemal Bilbaşar (1910-1983) gibi yazarların eserleri, edebiyat dışı ölçülerle de değerlendirmeyi gerektirmektedir. Kemal Bilbaşar hikâyeleri ve özellikle Cemo (1966) romanı ile büyük yankılar uyandırmıştır. "Çancının Karısı" (1953) adlı hikâyesinden yola çıkarak yazdığı Cemo ve onun devamı Memo (2 c., 1968-69) Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Şeyh Sait isyanı sırasında Doğu Anadolu'da ağa-köylü, ağa-memur ilişkilerini güzel ve hazin bir aşk hikâyesiyle verir. Kemal Bilbaşar masal ve destan dilini kullanarak halka ulaşmayı amaçlamıştır.
Samim Kocagöz (1916-1993)'ün89 konularını toprak meselelerinden, köy ve kasaba ve tarihî olaylardan alan, çok sayıda hikâye ve romanları bulunmaktadır. Yazar toplumun sarsıntılı dönemlerini romanlaştırmaya özen göstermiş, Kalpaklılar (1962) ve Doludizgin (1963) Millî Mücadele Yılan Hikâyesi ve Bir Çift Öküz'de çok partili dönemi, Onbinlerin Dönüşü'nde II. Dünya Savaşı yılları İstanbulu'nda öğrenci ve aydın çevrelerini, İzmir'in İçinde (1973), 27 Mayıs 1960, Tartışma (1976)'da 12 Mart 1971; Mor Ötesi (1986)'nde 12 Eylül 1980'i ele almıştır. İyi tanıdığı toprak insanının, çiftçinin makineleşme karşısındaki durumuna da yer veren yazarın anlatımı kurudur.
Mahmut Makal'ın Bizim Köy (1950)'ü Köy Enstitülerini bitirmiş birçok yazarı, "köy edebiyatı" adıyla anılan90 kalıp fikirlerin ardından köylünün anlatıldığı eserler yazmaya sevketmiştir. Bunların yerine daha sonra büyük şehirlere göç, işçiler ve gecekondu edebiyatı almıştır.
1950'den sonra tarihî romanların da sayısı artar. Turhan Tan (1885-1939), Refik Ahmet Sevengil, (1903-1970), Reşat Ekrem Koçu (1905-1975), Hasan İzzettin Dinamo'nun (1909-1989), Mithat Sertoğlu (1910-1989), Rağıp Yeşim (1910-1971), Feridun Fazıl Tülbentçi (1912-1982) bu alanın önde gelenleridir. 1950 hatta 1960'larda tefrika romanlarla bu gelenek, gazetelerde devam ediyordu. Bunların basit, sade anlatımları, okuyucuların tarih sevgisinin geliştirilmesinde etkili olmuştur. Kızıl Tuğ (1927) yazarı Abdullah Ziya Kozanoğlu (1906-1966) daha çok çocuk ve gençlik romancısı sayılmış, Türk tarihini ilk dönemlerinden başlayarak kahramanlık hikâyeleri, biyografik romanlarla anlatmıştır.
Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975) önce şiirle başlamış (Yolların Sonu, 1946) İslâmiyet öncesi Türk tarihiyle ilgilenmiş ve pek çok baskı yapan romanlar yazmıştır. Bozkurtların Ölümü (1946) Bozkurtlar Diriliyor (1949), Deli Kurt (1958), Ruh Adam (1973)'da Türklerin tarih alanına çıktıkları andan itibaren savundukları beşerî değerler anlatılmıştır.91 Tarih öğrenimi görmüş olan yazar çeşitli dergiler çıkararak özellikle İslâmiyet öncesi Türk tarihini tanıtmaya çalışmış ve birçok incelemeler yapmıştır.
1920 Doğumlular
1920 doğumlular 1950'den sonra eser vermeye başlamışlardır. Gazoz Ağacı (1954) ve Yaralı Hayvan (1956)'daki hikâyeleriyle Sait Faik'i hatırlatan Sabahattin Kudret Aksal (1920-1993)'ı ondan ayrılan temel fark Sait Faik'in avareliğinde mutlu Aksal'ın kahramanlarının ise kendilerini bir çember içinde mahkûm görmeleridir.
Korkunç Yıllar (1956), Yurdunu Kaybeden Adam'ı (1957), Onlar da İnsandı (1958) gibi romanlarında Kırımlı yazar Cengiz Dağcı (d. 1920)92 kendi izlenimlerinden II. Dünya Savaşı günlerini anlatmış, Kırımlı Türklerin kaderleriyle bir milletin hayatında feda edilemeyecek değerlerini dile getirmiş ve Kırım mekânını bin bir ayrıntısıyla edebiyatımıza sokmuştur.
Yalnız Kadın (1955), Değişik Gözle (1956), Susuz Yaz (1962), Ay Büyürken Uyuyamam (1969)'ın yazarı Necati Cumalı (1921-2001) Makedonya 1900''da muhacir olmadan önceki Rumeli hatıralarını işlemiştir. Yoğun ve sağlam kuruluşlu hikâyeleri vardır.
Yaşar Kemal (d. 1922) (Kemal Sadık Göğçeli) zengin folklor birikimini kullanarak yazdığı romanlarla yurt içinde ve dışında büyük bir şöhret kazanmıştır. İnce Memed (1955)'e gördüğü rağbet dolayısıyla, halk hikâyeciliği geleneğindeki gibi yeni ciltler eklemiştir. İnce Memed'in sonraki ciltlerinde, siyasî hayatımızdaki "düzen değişmelidir" sloganını eşkiyanın gerçekleştireceği telkini başlar. Yaşar Kemal'in eserlerinde tarafsız okuyucuyu asıl zapteden kısımlar, onun severek anlattığı halk kültürü unsurlarıdır. Etrafında büyük bir propaganda yığını bulunan Yaşar Kemal de benzeri bazı yazarlar gibi ayrıntılı değerlendirmelerden henüz uzaktır.93Dağın Öte Yüzü üçlemesi, Üç Anadolu Efsanesi (1967), Ağrıdağı Efsanesi (1970), Binboğalar Efsanesi (1971), Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974) eserlerinden bazılarıdır.
Hikâyelerinde soyutlamaya ağırlık veren Vüsat O. Bener (d. 1922); Aylak Adam (1959) ve Anayurt Oteli (1973) adlı iki romanında da yalnızlık ve bunalımların hikâyesini anlatan Yusuf Atılgan (1921-1989) özellikle üslûbu dolayısıyla beğenilen yazarlardır.
Korkunç Yıllar (1956), Yurdunu Kaybeden Adam'ı (1957), Onlar da İnsandı (1958) gibi romanlarında Kırımlı yazar Cengiz Dağcı (d. 1920)92 kendi izlenimlerinden II. Dünya Savaşı günlerini anlatmış, Kırımlı Türklerin kaderleriyle bir milletin hayatında feda edilemeyecek değerlerini dile getirmiş ve Kırım mekânını bin bir ayrıntısıyla edebiyatımıza sokmuştur.
Yalnız Kadın (1955), Değişik Gözle (1956), Susuz Yaz (1962), Ay Büyürken Uyuyamam (1969)'ın yazarı Necati Cumalı (1921-2001) Makedonya 1900''da muhacir olmadan önceki Rumeli hatıralarını işlemiştir. Yoğun ve sağlam kuruluşlu hikâyeleri vardır.
Yaşar Kemal (d. 1922) (Kemal Sadık Göğçeli) zengin folklor birikimini kullanarak yazdığı romanlarla yurt içinde ve dışında büyük bir şöhret kazanmıştır. İnce Memed (1955)'e gördüğü rağbet dolayısıyla, halk hikâyeciliği geleneğindeki gibi yeni ciltler eklemiştir. İnce Memed'in sonraki ciltlerinde, siyasî hayatımızdaki "düzen değişmelidir" sloganını eşkiyanın gerçekleştireceği telkini başlar. Yaşar Kemal'in eserlerinde tarafsız okuyucuyu asıl zapteden kısımlar, onun severek anlattığı halk kültürü unsurlarıdır. Etrafında büyük bir propaganda yığını bulunan Yaşar Kemal de benzeri bazı yazarlar gibi ayrıntılı değerlendirmelerden henüz uzaktır.93Dağın Öte Yüzü üçlemesi, Üç Anadolu Efsanesi (1967), Ağrıdağı Efsanesi (1970), Binboğalar Efsanesi (1971), Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974) eserlerinden bazılarıdır.
Hikâyelerinde soyutlamaya ağırlık veren Vüsat O. Bener (d. 1922); Aylak Adam (1959) ve Anayurt Oteli (1973) adlı iki romanında da yalnızlık ve bunalımların hikâyesini anlatan Yusuf Atılgan (1921-1989) özellikle üslûbu dolayısıyla beğenilen yazarlardır.
Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı gibi denizden nafakasını çıkaran insanları hikâyelerinde anlatan Zeyyat Selimoğlu (1922-2000); Sait Faik'in devamı olan ve hatıralarından hız alan Önce Ekmekler Bozuldu (1944) ve Aşksız İnsanlar (1949)'ın yazarı Oktay Akbal (d. 1923); yılkılıkları anlatan Abbas Sayar (1923-1999) (Yılkı Atı (1970), Çelo (1972), Can Şenliği (1974) ) da dikkati çeker.
Attilâ İlhan (d. 1925) Sokaktaki Adam (1953)'da kendi gençlik tecrübelerini işlemiştir. Zenciler Birbirine Benzemez (1957)'den sonra tarihi sorguladığı Kurtlar Sofrası (1963/64) ile siyasî niteliği ağır basan romanlar yazmıştır. Aynanın İçindekiler (1973-74)'de Türkiye'nin son elli yılını aydın ve asker kahramanlarıyla anlatan Atilla İlhan-millet olmak için tarih bilincini şart koştuğu için-bütün romanlarında kendi yorumuyla bu bilinci okuyucusuna aşılamaya çalışmış, cinselliğin her türünü işlemiştir.
Nezihe Meriç (d. 1925) kadınların yalnızlıklarını anlatan eserlerinde kullandığı şiirli dil ve bilinçaltını yoklayan yapısıyla ilk eserinden itibaren dikkati çekmiştir. Bozbulanık (1953), Topal Koşma (1956), Menekşeli Bilinç (1965), Dumanaltı (1979), Bir Kara Derin Kuyu (1989) adlı hikâye kitapları bulunan Nezihe Meriç'in bir de Korsan Çıkmazı (1961) adlı romanı vardır.
Köy romanlarıyla ünlenen Talip Apaydın, Mehmet Başaran (d. 1926) ve öğretmen Yusuf Ziya Bahadınlı (d. 1927) tanıdıkları köyü anlatırlar. İlk romanı Yılanların Öcü (1959) ile ünlenen Fakir Baykurt (1929-1999) romancılığını aynı çizgide devam ettirmiş, köylünün kader saydığı yoksulluktan kurtulması için mücadeleci tiplere ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Bu konuda en olumlu eleştirileri alan Kaplumbağalar olmuştur.
Harput şehrinin savaşlar, yabancı sermaye, misyonerlerin yerli halk üzerindeki bölücü etkileriyle çöküşünü anlattığı Yukarı Şehir (1986), Toprak Kurşun Geçirmez (1988), Yüz Uzun Yıl (1993) ile Şemsettin Ünlü (d. 1928) edebiyatımızda henüz hakkettikleri ilgiyi görmemiş yazarlardandır.
Bürokrasi tecrübelerinin eserlerinde geniş yer aldığı, iletişimsiz insanların sembolik olarak anlatıldığı eserleriyle Hikmet Erhan Bener (d. 1929) dikkati çeken isimlerdir.
Adalet Ağaoğlu (d. 1929), 1970 sonrası büyük bir ün kazanmış yazarlardandır. Adalet Ağaoğlu geniş kültürü ile romanda yeni yollar ve anlatım şekilleri denemiştir. İlk romanı olan Ölmeye Yatmak (1973) bir saat içinde intihar amacıyla bir otel odasına kapanan bir doçent hanımın hatırlayışlarıyla, geniş bir zamanı içine alan, iç içe geçmiş zamanları işler. Bu roman Bir Düğün Gecesi (1979) ve Hayır (1987) ile de bağlantılıdır. Bu üç roman Dar Zamanlar Üçlemesi (1994) adıyla basılmıştır. Adalet Ağaoğlu, toplumdaki değişmelerden, kişilerin sınıf değiştirmesinden söz eder. Ortak kişilerle birbirine bağlanan bu eserlerde kişilerin değişme süreçleri de takip edilebilir.
Modern anlatım teknikleri, romanların çok değişik yorumlanma ve değerlendirmelerine yol açmaktadır. Adalet Ağaoğlu eserlerinde yeni anlatım tekniklerini uyguladığı gibi günümüz romanının önde gelen özelliklerinden olan cinsellik konusunu da her eserinde dozu artan bir şekilde işlemektedir.
Attilâ İlhan (d. 1925) Sokaktaki Adam (1953)'da kendi gençlik tecrübelerini işlemiştir. Zenciler Birbirine Benzemez (1957)'den sonra tarihi sorguladığı Kurtlar Sofrası (1963/64) ile siyasî niteliği ağır basan romanlar yazmıştır. Aynanın İçindekiler (1973-74)'de Türkiye'nin son elli yılını aydın ve asker kahramanlarıyla anlatan Atilla İlhan-millet olmak için tarih bilincini şart koştuğu için-bütün romanlarında kendi yorumuyla bu bilinci okuyucusuna aşılamaya çalışmış, cinselliğin her türünü işlemiştir.
Nezihe Meriç (d. 1925) kadınların yalnızlıklarını anlatan eserlerinde kullandığı şiirli dil ve bilinçaltını yoklayan yapısıyla ilk eserinden itibaren dikkati çekmiştir. Bozbulanık (1953), Topal Koşma (1956), Menekşeli Bilinç (1965), Dumanaltı (1979), Bir Kara Derin Kuyu (1989) adlı hikâye kitapları bulunan Nezihe Meriç'in bir de Korsan Çıkmazı (1961) adlı romanı vardır.
Köy romanlarıyla ünlenen Talip Apaydın, Mehmet Başaran (d. 1926) ve öğretmen Yusuf Ziya Bahadınlı (d. 1927) tanıdıkları köyü anlatırlar. İlk romanı Yılanların Öcü (1959) ile ünlenen Fakir Baykurt (1929-1999) romancılığını aynı çizgide devam ettirmiş, köylünün kader saydığı yoksulluktan kurtulması için mücadeleci tiplere ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Bu konuda en olumlu eleştirileri alan Kaplumbağalar olmuştur.
Harput şehrinin savaşlar, yabancı sermaye, misyonerlerin yerli halk üzerindeki bölücü etkileriyle çöküşünü anlattığı Yukarı Şehir (1986), Toprak Kurşun Geçirmez (1988), Yüz Uzun Yıl (1993) ile Şemsettin Ünlü (d. 1928) edebiyatımızda henüz hakkettikleri ilgiyi görmemiş yazarlardandır.
Bürokrasi tecrübelerinin eserlerinde geniş yer aldığı, iletişimsiz insanların sembolik olarak anlatıldığı eserleriyle Hikmet Erhan Bener (d. 1929) dikkati çeken isimlerdir.
Adalet Ağaoğlu (d. 1929), 1970 sonrası büyük bir ün kazanmış yazarlardandır. Adalet Ağaoğlu geniş kültürü ile romanda yeni yollar ve anlatım şekilleri denemiştir. İlk romanı olan Ölmeye Yatmak (1973) bir saat içinde intihar amacıyla bir otel odasına kapanan bir doçent hanımın hatırlayışlarıyla, geniş bir zamanı içine alan, iç içe geçmiş zamanları işler. Bu roman Bir Düğün Gecesi (1979) ve Hayır (1987) ile de bağlantılıdır. Bu üç roman Dar Zamanlar Üçlemesi (1994) adıyla basılmıştır. Adalet Ağaoğlu, toplumdaki değişmelerden, kişilerin sınıf değiştirmesinden söz eder. Ortak kişilerle birbirine bağlanan bu eserlerde kişilerin değişme süreçleri de takip edilebilir.
Modern anlatım teknikleri, romanların çok değişik yorumlanma ve değerlendirmelerine yol açmaktadır. Adalet Ağaoğlu eserlerinde yeni anlatım tekniklerini uyguladığı gibi günümüz romanının önde gelen özelliklerinden olan cinsellik konusunu da her eserinde dozu artan bir şekilde işlemektedir.
Hattâ Ruh Üşümesi (1991)'nde bu konuda ayrı bir kadın söylemi ve lugatı yaratma çabasında bulunmuştur.
Adalet Ağaoğlu hikâyelerini Yüksek Gerilim (1974), Hadi Gidelim (1982)'de toplamıştır. Yazarın hatıra-roman veya "anlatı" diye nitelendirdiği eserleri Göç Temizliği (1985), Geçerken (1986), Gece Hayatım (1991)'dır.
Adalet Ağaoğlu hikâyelerini Yüksek Gerilim (1974), Hadi Gidelim (1982)'de toplamıştır. Yazarın hatıra-roman veya "anlatı" diye nitelendirdiği eserleri Göç Temizliği (1985), Geçerken (1986), Gece Hayatım (1991)'dır.
1930 Doğumlular
Bir iki istisnanın dışında 1930'lu yıllarda doğanlar 1960 sonrası şöhretlerini kazanırlar. Üzerlerinde biraz daha geniş durulacak olanlar dışında dikkate çekenler şunlardır: Muzaffer Buyrukçu (d. 1930), Bilge Karasu (1930-1995), öğretmen ve sendikacı Dursun Akçam (d. 1930); Kötümserliği isyanla aşmaya çalışan hikâyeleriyle Leyla Erbil (d. 1931); ilgi ile karşılanan Yanık Saraylar (1965)'la Sevim Burak (1931-1983); hikâyelerinde Sait Faik, Memduh Şevket Esendal gibi sıradan insanların yaşayışlarını anlatan Tarık Dursun K. (d. 1931); Kilit (1971) romanıyla Selçuklulardan başlayarak yakın tarihe kadar uzun bir dönemi romanlaştıran M. Necati Sepetçioğlu (d. 1932), Ayhan Bozfırat (1932-1981); Kıbrıs'ta yaşadığı savaş ortamını anlattığı Mücahitler (1971) Girne'den Yol Bağladık (1976) gibi romanlarıyla Türkiye'de ünlenen Özker Yaşın (d. 1932); gerçeküstü, bilim-kurgu, kara mizahtan bol yararlanan Orhan Duru (d. 1933); dil konusunda titiz Tahsin Yücel (d. 1933); çarpıcı hayat sahnelerini yansıtırlar. Mizah yazılarıyla Muzaffer İzgü (d. 1933), Reşo Ağa (1968)'sıyla Bekir Yıldız (1933-1998); kadınların iç dünyalarını yansıtan Selçuk Baran (1933-1999); Demirtaş Ceyhun (d. 1934), Tektaş Ağaoğlu (d. 1934), Mübeccel İzmirli (1934-1982); Meral Çelen (d. 1934); Güner Ener (d. 1935); Nurten Karas; çevreye yabancılaşma temini başarıyla işleyen Demir Özlü (d. 1935); duyarlılıkla yazılmış çoğu köy konusunu işleyen hikâyeleriyle Şevket Bulut (1936-1996); tarihî ve siyasî yorumlarla köy romanları da yazmış olan Erol Toy (d. 1936), karamsar bir dünyanın yansıtıcısı Ferit Edgü (d. 1936); kadın konusunu ve biyografisine bağlanan hapishane izlenimleri ve hastalık psikolojisini yansıtan Tutkulu Perçem (1962), Tante Rosa (1968), Barış Adlı Çocuk (1976) adlı hikâye kitapları Yürümek (1970),Yenişehir'de Bir Öğle Vakti (1973), Şafak (1975) adlı eserleriyle Sevgi Soysal (Nutku, Sabuncu 1936-1976); Alleben Öyküleri (1991) ile Ülkü Tamer (d. 1937); zikzaklar çizen dünya görüşüyle Afet Muhteremoğlu (Ilgaz); köy edebiyatını devam ettiren Osman Şahin (d. 1938); son romanı Emir Beyin Kızları (1998) dahil Türkiye'nin geçirdiği anarşik olaylara katılanları aileleri ve geçmişleriyle ele alan bir çeşit belgesel romanları ve güzel hikâyeleriyle Ayla Kutlu (d. 1938); Osmanlı Devleti'nin yıkılışından sonra, Osmanlı topraklarında kalan soydaşlarımızın akıbetlerini [Tutsak (1973), Azap Toprakları (1969), Çiçekler Büyür] ve Türkiye'nin yaşadığı siyasî çalkantıları (Sancı) işlemiş olan Emine Işınsu (d. 1938).
Oğuz Atay (1934-1977) yeni bir roman tekniğini ilk defa uyguladığı Tutunamayanlar (1972) romanıyla büyük ilgi uyandırmıştır. Onun etkisi romanımızda Ahmet Hamdi Tanpınar'ınkiyle birlikte yükselen bir çizgi oluşturmaktadır. Yazarın kötümser havası Tehlikeli Oyunlar (1973) adlı romanı ve hikâyelerine de (Korkuyu Beklerken-1975) hâkimdir.
Oğuz Atay (1934-1977) yeni bir roman tekniğini ilk defa uyguladığı Tutunamayanlar (1972) romanıyla büyük ilgi uyandırmıştır. Onun etkisi romanımızda Ahmet Hamdi Tanpınar'ınkiyle birlikte yükselen bir çizgi oluşturmaktadır. Yazarın kötümser havası Tehlikeli Oyunlar (1973) adlı romanı ve hikâyelerine de (Korkuyu Beklerken-1975) hâkimdir.
Füruzan (d. 1935) Parasız Yatılı (1971), Kuşatma (1972), Benim Sinemalarım (1973), Gecenin Öteki Yüzü (1983), Gül Mevsimidir (1985) hikâyelerini topladığı kitaplardır. 47'liler (1974) bir öğretmen ailenin iki kızıyla birlikte hayatlarını anlatan eserin bir kısmı, belli bir açıdan 12 Mart'a yol açan olaylara ayrılmıştır. Berlin'in Nar Çiçeği (1988) Almanya'daki bir işçi ailesinin, yaşlı bir Alman kadınıyla kurduğu dostluğu anlatmaktadır. Almanya'daki aile, komşuluk ilişkilerinin II. Dünya Savaşı günlerinden itibaren anıldığı, sevginin kurtarıcılığını gösteren bu güzel roman, hak etmediği bir suskunlukla karşılanmıştır.
Füruzan hikâyelerinde genellikle kırık hayatlardan söz ederken göçmenler, kadın ve çocuklar üzerinde durur. Hatıralar ve çağrışımlar bu hikâyelerde geniş yer tutar. Yazarın Türk işçileriyle yaptığı röportajlardan oluşan Yeni Konuklar (1977) adlı eseri hikâyecinin keskin gözlem ve canlandırma gücünü gösteren ve doğrudan anlatım yöntemiyle işçileri ve onların maruz bırakıldıkları haksızlıkları büyük bir başarıyla anlattığı eseridir. Bizim Rumeli (1994, daha sonra Balkan Yolcusu 1996 adıyla yayımlamıştır) adlı bir gezi-röportaj kitabı da vardır. Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra bütün dünyada görülen değişmeler ve Bosna Hersek'teki savaş Balkanlar'da bir zamanlar Osmanlı idaresinde yaşanabilen karışık yapının nasıl yok edilmekte olduğunu da göstermektedir. Bu gerçeğin kavranması yazarlarımızı yeniden Osmanlı kavramı üzerinde düşünmeye sevketmektedir. Nitekim kitabının ilk bölümüne Füruzan da "Osmanlı'nın Renkliliğinden, Renksizliğe Geçme Çabaları" başlığını koymuştur. Değişen dünya ile ilgilenirken kendi mazimiz üzerinde düşünme mecburiyeti yazarlarımızı son yıllarda tarihle de ilgilenmek zorunda bırakmıştır.94
Füruzan hikâyelerinde genellikle kırık hayatlardan söz ederken göçmenler, kadın ve çocuklar üzerinde durur. Hatıralar ve çağrışımlar bu hikâyelerde geniş yer tutar. Yazarın Türk işçileriyle yaptığı röportajlardan oluşan Yeni Konuklar (1977) adlı eseri hikâyecinin keskin gözlem ve canlandırma gücünü gösteren ve doğrudan anlatım yöntemiyle işçileri ve onların maruz bırakıldıkları haksızlıkları büyük bir başarıyla anlattığı eseridir. Bizim Rumeli (1994, daha sonra Balkan Yolcusu 1996 adıyla yayımlamıştır) adlı bir gezi-röportaj kitabı da vardır. Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra bütün dünyada görülen değişmeler ve Bosna Hersek'teki savaş Balkanlar'da bir zamanlar Osmanlı idaresinde yaşanabilen karışık yapının nasıl yok edilmekte olduğunu da göstermektedir. Bu gerçeğin kavranması yazarlarımızı yeniden Osmanlı kavramı üzerinde düşünmeye sevketmektedir. Nitekim kitabının ilk bölümüne Füruzan da "Osmanlı'nın Renkliliğinden, Renksizliğe Geçme Çabaları" başlığını koymuştur. Değişen dünya ile ilgilenirken kendi mazimiz üzerinde düşünme mecburiyeti yazarlarımızı son yıllarda tarihle de ilgilenmek zorunda bırakmıştır.94
1940 Doğumlular
Çok karamsar bir dünya görüşünü yansıtan Rasim Özdenören (1940); tarihî romanlar yazan M. Mehmed Özdemir (d. 1940); kaybolan İstanbul'a hayıflanan Melisa Gürpınar (d. 1941); Geyikler, Annem ve Almanya (1981)'sıyla Nursel Duruel (d. 1941) 1940'lı yazarlarımızdandır. Hikâyeleriyle edebiyatımızda önemli bir yer edinen ve Virginia Wolf'u Türkçeye en iyi aktaran Tomris Uyar (d. 1941); köyden büyük şehre gelişin doğurduğu sıkıntıları işleyen Aysel Özakın (d. 1942); günlük, küçük mutlulukları, parçalanmış aileleri anlatan eserleriyle Sevinç Çokum da (d. 1943) Türkiye sınırlarının dışındaki Türklerle ilgilenir. Tezer Özlü (1943-1986); Yaseminler Tüter mi Hâlâ (1984)'nın havasına bir daha ulaşamayan Alev Alatlı (d. 1944); polisiye roman tekniğiyle bu tür eserleri alaya alan Bir Cinayet Romanı (1989) ve kadın cinselliğini on plana çıkaran eserleriyle Pınar Kür (d. 1943); kadının aile içi ilişkilerini hikâyeleştiren Sabahat Emir (d. 1943); kamburluğunu eserlerinin malzemesi kılan Necati Tosuner (d. 1944); postmodern romanın en çarpıcı örneklerinden biri olan Yeni Yalan Zamanlar (1994)'ın yazarı İnci Aral; fantezist hikâyelerinin cazibesini, sonu gelmez tekrarlarla azaltan Nazlı Eray (d. 1945); gerçeği kabule rağmen, hayalden vazgeçmeyişiyle dikkati çeken Mustafa Kutlu (d. 1947); sürrealist bir anlatımla anarşistleri sempatik kılan Burhan Günel (d. 1947); Kadınlar da Vardır (1983), Lanetliler (1985) gibi hikâyelerindeki derinliği romanlarına yansıtamayan Erendiz Atasü (d. 1947); mutsuz kadınları anlatan yaşanmışlık tadı taşıyan, titiz diliyle Feyza Hepçilingirler (1948); savaş ve anarşinin izlerini -melodram havasında yansıtan- yer yer psikolojik hesaplaşmalarıyla Mehmet Eroğlu (d. 1948); mizah yazarlarından Sulhi Dölek (d. 1948); Hulki Aktunç (d. 1949), Necati Güngör (d. 1949) ve usta bir hikâyeci olduğu kadar, vefalı bir okuyucu olarak da bir çeşit kültür arkeolojisini denediği romanlarıyla Selim İleri (d. 1949).
İstanbullu bir yazar olan Selim İleri yetiştiği dönemin İstanbullularının özlemi içinde yaşar. İstanbul'u çoktan unutulmuş, hayatımızın dışına atılan bir ayrıntıdan hareketle anar ve anlatır: "Çok defa sonuna kadar duyup sonlarını da öğrendiğim romanların, çoktan bitmiş öykülerin kişilerini yeni bir hayatta yaşatabileceğim kuruntusuna kapıldım. Bu söze dökemeyeceğim, ayrıca kimsenin tahmin edemeyeceği kadar heyecan verirdi."95 diyen Selim İleri'nin dikkati "aşk kırgını kadını" tanıma arzusuna yönelmiştir. Bütün eserlerinde kırgınlıklar, yalnızlıklar ve ayrıntılara dikkat yer alır. Yazarın son romanları Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar: Dört, Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin (2000), Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak (2001)'tır.
1950 Doğumlular
Hemen her eseri büyük yankılar uyandıran Ahmet Altan (d. 1950); Fransa'da yaşayan ve eserlerinin bir kısmını önce Fransızca yazan İstanbul tutkunu Nedim Gürsel (d. 1951); Mahir Öztaş (d. 1951); Feride Çiçekoğlu (d. 1951); kadının kaderini işleyen ve çocuklar için eserler yazan Ayşe Kilimci (d. 1954); Körfez Üstü Yıldız Gezer (1986) adlı hikâye kitabından sonraki romanlarında hatıralarındaki kimliklerini devam ettirmek isteyenlerin uğradıkları hayal kırıklıklarını işleyen, Kore Savaşı kahramanlarıyla roman dünyasını genişleten Ahmet Yurdakul (d. 1954); şiir, hikâye, roman ve tiyatroda çok velut olan Murathan Mungan (d. 1955); geniş bir coğrafyada dolaşan ve gençleri hedef alan kitaplarıyla Buket Uzuner (d. 1955); Kadırga'da Son Horon (1987)'la Semra Özdamar (d. 1956); ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm (1983)'de çocuğun kopuk kopuk izlenimlerini onun gözleriyle görerek anlatan ve unsurların bütünleşmesini okuyucuya bırakan fakat kazandığı yeri sonraki kitaplarında koruyamayan Latife Tekin (d. 1957); özentili ve süslü bir dil kullanan Nazan Bekiroğlu (d. 1957); yazarlık serüvenini anlatan hikâye ve romanlarıyla dikkati çeken Mario Levi (d. 1957); İsmail (1999), Son Yeniçeriler, (2000) gibi tarihî romanlarıyla Reha Çamuroğlu (1958).
1950 doğumlular arasında Orhan Pamuk (d. 1952) ilk eseri Cevdet Bey ve Oğulları (1982)'ndan itibaren büyük bir şöhret kazanan ve her eseri yurt içinde ve dışında çok tartışılan bir sanatçıdır. Sessiz Ev (1983), Beyaz Kale (1985), Kara Kitap (1990), Yeni Hayat (1994) ve Benim Adım Kırmızı (1998) adlı eserlerindeki yabancı okur için yazılmışlık amacı ne olursa olsun, Orhan Pamuk son yıllarda eseri etrafında geniş bir okuyucu kitlesini toplayan, eserinden eser olarak söz ettiren kültürlü, yazmasını bilen bir romancıdır
1950 doğumlular arasında Orhan Pamuk (d. 1952) ilk eseri Cevdet Bey ve Oğulları (1982)'ndan itibaren büyük bir şöhret kazanan ve her eseri yurt içinde ve dışında çok tartışılan bir sanatçıdır. Sessiz Ev (1983), Beyaz Kale (1985), Kara Kitap (1990), Yeni Hayat (1994) ve Benim Adım Kırmızı (1998) adlı eserlerindeki yabancı okur için yazılmışlık amacı ne olursa olsun, Orhan Pamuk son yıllarda eseri etrafında geniş bir okuyucu kitlesini toplayan, eserinden eser olarak söz ettiren kültürlü, yazmasını bilen bir romancıdır
1960 Doğumlular
1960 doğumlulardan dikkati çeken bir yazar İhsan Oktay Anar (d. 1960)'dır, ilk eseri karışık bir rüyayı andıran Puslu Kıtalar Atlası (1995)'dır. Kitab-ül Hiyel (1966) ve Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri (1998) öteki kitaplarıdır.
Sadık Yalsızuçanlar (d. 1962); Kürşat Başar (d. 1963) adları duyulmuştur.
Polisiye roman yazarlığı yeni bir canlılık kazanmıştır.
Polisiye roman yazarlığı yeni bir canlılık kazanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)