n1

openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6

Şu Notu Ara:

divan edebiyatı nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
divan edebiyatı nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Bâki, Edebi Kişiliği ve Şiirleri

Baki-Gazelleri-Metin Şerhi

1940-60 Arası Türk Edebiyatı-(İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)

1940-1960 Dönemi
1940'tan sonra şiirimizde önceki eğilimler devam etmektedir, adlarını andığım şairler parlak dönemlerine ulaşmışlardır.

1940 yılından itibaren yazdıkları ile ilgi çeken ve hattâ alaylara hedef olan Asaf Halet Çelebi (1907-1958), bazı araştırıcılar tarafından Celâl Sılay (1914-1974) ile birlikte "garip şiirin" öncüsü sayılmıştır.

Asaf Halet Çelebi çok kültürlü bir şahsiyettir; şairi bir "veli" saymıştır. Dış manzara tasvirleri, tanıdıkların adlarını zikrederek günlük şiir yazma modasının yanında, Asaf Halet, şiirin esrarlı iç âlemlerden çıkarılacağına inanmıştır. Şiirlerinde semboller ve anlamı bilinmeyen kelimeler kullanması, âdeta zaman ve mekândan soyutlanan "insan"ın müphem dualarını andırır. Bu esrarlı, meçhul âlemden bahsederken Asaf Halet Çelebi, masalın sırlı kapısını aralayan söz kalıplarından da yararlanır.
Garip Hareketi
"Yeni Şiir, Birinci Yeni Şiir" diye de adlandırılan hareket, Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat Horozcu ve Melih Cevdet Anday'ın, o yıllarda savundukları şiir görüşünü açıklayan şiirlerinden bir kısmını Garip (1941) adıyla yayımlamalarıyla başlar. Kitaplarına seçtikleri ad ve kitaptaki "Bu kitap, sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir" cümlesi, geleneklerin dışında, yepyeni bir tutum takındıklarını, yerleşik bütün şiir anlayışlarına meydan okuduklarını duyurmaktadır   Orhan Veli'nin yazdığı Garip'in önsözü, ortak görüş olduğundan imzasız yayımlanmıştı. Bu kitap aslında kendilerinin şiirde "garip" sayıldıklarını, fakat alışılmış her şeyden uzaklaşacaklarını haber veriyordu. "Mısracı zihniyete" karşı oldukları için vezin ve kafiyeyi reddediyor, ahengi, vezin ve kafiye dışında arıyorlardı.

Bütün söz oyunlarının karşısındaydılar. Teşbih ve istiareden, tabiatı zekâ ile değiştirdiği ve bozduğu için uzak kalıyorlardı. "Gibi" kelimesini hiç kullanmıyorlardı.

Garip'in önsözü "Şiir yani söz söyleme sanatı" diye başlıyordu. Şiir, günlük konuşma dilinin alelâde kelimeleriyle yazılabilirdi ve özel bir şiir dili lüzumsuzdu.

Şiir bütün geleneklerden uzaklaşmalıydı ve Orhan Veli "sanatlarda tedahüle taraftar" değildi, bundan doğan ses ve şekil oyunlarını da reddediyordu. "Şiiri şiir yapan, sadece edasındaki hususiyettir, o da mânâya aittir" diyen Orhan Veli "Paul Eluard'ın dediği gibi, bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak" der.
Araştırıcıların belirttikleri gibi bu anlayış daha önce de dile getirilmiştir. Çok kolay yazılır görünen şiir, pek çok kimseyi şiir yazmaya sevketmiş ve yeni bir basmakalıp ortaya çıkmıştır.

Garip hareketinin en önemli yanı, şiiri günlük tartışmalar arasına sokmasıdır. Bir süre toplumda, şiir herkesin konuştuğu ortak bir konu olur. Ancak böylesine "sığ" bir şiir anlayışının sürekli olması ve birkaç istisna ile ölümsüz eserler vermesi mümkün değildi.

1950 yılında Orhan Veli'nin ölümünden sonra, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'te önceden başlayan Garip'ten uzaklaşma eğilimi artar. Bundan sonra Garip akımı, yaratıcılarının değil, taklitçilerinin elinde kalır ve yozlaşır.

Garip'in ikinci baskısında sadece Orhan Veli Kanık'ın şiirleri vardır. O da daha sonraki eserlerinde (Destan Gibi, 1946) kendisini halk şiiri geleneğine kaptırır. "Yol Türküleri"nde Faruk Nafiz Çamlıbel'in "Han Duvarları"ndaki gibi yol izlenimleri yer alır.

Bundan dolayı Garip'i bir akımdan çok, darbe saymak yerinde olur. Şiiri günlük hayatın gündemine getirmiş, her yerde geniş olarak tartışılmasını sağlamış ve görevini yaparak dağılmıştır. Akım hâlinde kalışı, Orhan Veli Kanık'ın taklitleriyle sınırlıdır.

Garip akımını Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu'nun desteklemesine karşı Ahmet Hamdi Tanpınar, bu hareketi şiirden uzaklaşmak sayar. Bu görüşe daha sonra Behçet Necatigil'in de katıldığı görülmektedir. Attilâ İlhan baştan itibaren bu akıma karşı çıkmıştır.

Oktay Rifat Horozcu (1914-1989), İkinci Yeni hareketinde yer alır. Garip hareketinden sonra yeniden halk edebiyatı kaynaklarına döner, sosyalizme kayar. Garip'le ilgili olarak "Biraz Garip, Biraz Orhan Veli" adlı yazısında "Garip hareketi her şeyden önce bir havalandırma hareketidir" der. O günlerde yazdığı şiirlerde gerçekten böyle bir "havalandırma" bir uçma isteği bulunur. Oktay Rifat gerçeküstücülerin tekniğini de halk edebiyatının, folklorun malzemesini de benimser. Oktay Rifat'ın folklorla ilgilenmesini Cemal Süreya, onun şiiri açısından zararlı bulmuştur. Romanları, oyunları dahil Oktay Rifat'ın bütün eserlerindeki temel duygu "yalnızlık"tır.

Melih Cevdet Anday'a (d. 1915), Garip hareketinden sonra zihnî bir şiir geliştirmiştir. Yunan mitolojisinden geniş alıntılarla, çağdaş ilimlerin formülleriyle şiirini duygudan alabildiğince uzaklaştırmıştır. Destan ve tarih kişilerinden hareket ettiği şiirlerinde onun insan gerçeğini, fert ve toplum boyutunda ele aldığı görülür. Onlarda bugünü de içine alan insanlık macerasını sezdirir okuyucusuna. Düşünce şiirinin beraberinde hem kuruluğu hem de alayı getirmesi kaçınılmazdır. Anday'da ikisi de bulunur. Ele aldığı temaların acılığı ironiyi zaman zaman kara mizaha döndürür.

Cahit Külebi (1917-1997) kuvvetli çocukluk izlenimleri ve hatıralarını şiirlerine taşımıştır ve halk edebiyatı geleneğine bağlıdır. Hatıra ve meslek izlenimleri Ceyhun Atuf Kansu (1919-1978), İbrahim Zeki Burdurlu (1922-1984)'da da bulunur.
Bu dönemin en ilgi çekici şairlerinden biri de, ilk şiirlerini 1940 öncesi vermiş olmakla birlikte asıl şahsiyetini 1940 sonrası bulan Behçet Necatigil (1916-1979) dir. Şiirlerinde çevresini anlatan şair, çekingen mizacından da kaynaklanan bir tavır ile ev içi/dış dünya; insanın açıklanmayan iç dünyası ile/herkese görünen çehresini dile getirir.

Halk kültüründen gelen unsurları, Batı şiiri ile birleştirmiş olan Necatigil, sonraları Divan şiirinin özelliklerinden de yararlanarak çok kapalı bir şiire ulaşmıştır. Divan şiirinin cinaslı, tevriyeli anlatımı, Türkçenin yapı ve ses özelliklerinden kaynaklandığı için, şair bu özellikleri konuştuğumuz dil malzemesinde de arar. Necatigil Türkçenin ifade imkânlarının çok bol olduğuna inanır ve bunları gösterir. Kültürsüzlük yüzünden sadece taklitte kalanlara Türk şiir geleneklerini işaret etmesi yararlı olmuştur. Şiirlerinin bir çeşit "agrandismanı" olarak gördüğü radyo oyunları ile şiirleri arasında paralellik vardır. Mitolojik unsurları (Yunan, Asur; İslâmlaşmış Doğu mitolojisi) bir arada kullanışı, şiirine esrarlı bir hava kattığı gibi, bu mitleri günümüz hayatında araması da şiirinin orijinalliğidir.

Salâh Birsel (1919-1999) kendine has ironik ifadesiyle alelâde insanların günlük yaşayışlarından kesitler verir.

Sabahattin Kudret Aksal'ın (1920-1993) İlk şiirlerini günlük hayatın kesitleri teşkil ederken, insanın kâinattaki yerini arayan düşünce şiirine kaymış, Baudelaire ve Eluard'dan çeviriler yapmıştır. Şair şiir, hikâye, tiyatro gibi gevezeliği kaldırmayan, yoğunluk isteyen türlerde çok başarılıdır.

Necati Cumalı (1921-2001) yaşama sevincini anlatan yaşantı şiirleriyle dikkati çeker. Ege bölgesindeki hayatı, mesleğinden gelen dava konuları ve bunların insan ruhundaki akisleri, hikâyelerinde olduğu gibi şiirlerinde de geçer. İyi bir hikâyeci olan Necati Cumalı yakından tanıdığı köylü ve çiftçileri, hem hikâyelerinde hem de şiirlerinde anlatmıştır.

Özdemir Asaf (1923-1990) özellikle kısa şiirleriyle, halk edebiyatı söyleyişiyle nüktelere sığınmıştır. Bu yöntem Özdemir Asaf'ın şiirine mekanik, tekdüze bir hava verir ve ilk tadından uzaklaştırır.

Hisar Grubu 1950'den itibaren Hisar dergisi fasılalarla 1950-1957 ve 1964-1980 arasında çıkmıştır. Derginin kurucuları ve idarecileri arasında bulunan Mehmet Çınarlı (1925-1999), Gültekin Samanoğlu (d. 1917), İlhan Geçer (d. 1917) ve Nevzat Yalçın (d. 1916) dergide memleket edebiyatının bir devamı olarak belirli kavramları savunan; yozlaşmaya karşı mücadeleci tavırlarıyla dikkati çekmektedirler. Dergi pek çok yazarı etrafında toplamıştır. Bu yazar ve şairlerin çoğu ortak görüşlere sahip olmakla birlikte bir kısmı onlardan ayrılır.

Batı'nın taklidiyle yetinilmesine karşı çıkan; sanatın zarurî şartı olan değişmeyi reddetmemekle birlikte, bu değişmenin geleneklerin reddi anlamında olmasını istemeyen, belirli bir siyasî görüş veya ideolojinin aracı, propagandası olan sanatı reddeden, dil konusundaki aşırılıklara karşı, günlük dilin kullanılmasını savunan bu yazarlar, ortak bir görüş etrafında birleşmişler ve "öztürkçe" akımına karşı çıkmışlardır.
Onlar "öztürkçe" akımının, dilde ifade gücünü azalttığını savunmuşlardı. Bu dergide yazan şairlerin hepsi gelenekle bağlarını sürdürmekten yanadırlar. Vezin ve şekil konularında da gelenekten yararlanırlar. Dergi eski şairlere de yenilerle birlikte sayfalarını açmıştır.

Hisar şairlerinden özellikle Munis Faik Ozansoy, Salâhattin Batu, Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Karaer, İlhan Geçer, Gültekin Samanoğlu, Nevzat Yalçın, Bekir Sıtkı Erdoğan, Feyzi Halıcı, Yavuz Bülent Bakiler isim yapmıştır. Mustafa Necati Karaer'in halk edebiyatı kaynaklarını başarı ile kullanışı ve yeni arayışları dikkati çeker. Millî konulardaki tavizsiz tutumu ve gür sesiyle hamasî havayı devam ettiren Yavuz Bülent Bakiler (d. 1936) Türkiye dışındaki Türkleri de içine alan geniş bir dünyayı kucaklamak ister.

Hisar şairlerinden Nüzhet Erman (1926-1996) konularını Anadolu'dan alan, sert ifadeli şiirleriyle dikkati çeker. İdareci olarak Anadolu'da görev yapan Nüzhet Erman, işlenmeyi, hizmet götürülmeyi bekleyen yurt topraklarına sevgi ile yaklaşır ama gördükleri karşısında duyduğu şiddetli isyan da, bu şiirlerde hissedilir. Anadolu'nun acı ve ıstıraplarını açık seçik anlatmıştır.

Talât Halman Amerika'da İngilizce yazdığı şiirlerle Türkiye'yi dışarda tanıttığı gibi Kıbrıslı Nevzat Yalçın (d. 1926) da Almanya'da yaşamaktadır. Nevzat Yalçın şekilde kendisini serbest hisseden şairlerdendir. Doğduğu adada yaşayan soydaşlarının ıstıraplarını etkili bir şekilde dile getirmiştir.

Diğer şairler genellikle yaşantıya ağırlık vermekte, hatıralarını dile getirmektedirler, geleneklere bağlılıkları, hayli kötümser tavırları -yaşları ilerledikçe bu kötümserlik artmaktadır- millî değerlere bağlı oluşları diğer özellikleridir.
Nazım Hikmet'i Devam Ettirenler
Garip hareketine ilk karşı çıkanlardan biri de Attilâ İlhan'dır (d. 1925). Mavi dergisinde "Sosyal Realizmin Münasebetleri yahut Başlangıç" adlı yazısında (sayı 21, 1 Temmuz 1954) Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'i "bobstiller" diye nitelemiştir. Aynı derginin yazarlarından Ahmet Oktay (d. 1933) "Orhan Veli'nin Yeri" (sayı 26, Ocak 1955) adlı yazısında "Orhan Veli eksik bir öncü ve eksik bir şairdi" hükmüyle, Garip akımının sığlığını anlatmıştı. Daha sonraları Mavi dergisindeki bu yazılardan hareketle bir "Mavi Akımı" oluşturulmak istenmiş; Birinci Yeni hareketine karşı çıktıkları için İkinci Yeni'nin öncüleri olarak değerlendirilmişlerse de Attilâ İlhan, İkinci Yeni'yi "yozlukla" itham ederek karşı çıkmıştır.

Attilâ İlhan, Türk şiirinin "Batılı ve Türk olabilen esthetique bir bileşime varabilme sorunu" içinde olduğunu, ancak önce Garip sonra İkinci Yeni hareketinin şiirimizi "yozlaşmaya" götürdüğüne inanır.

İmlâ kurallarını bütünüyle reddetmiş veya kendisine has bir imlâ tarzı geliştirmiş olan Attilâ İlhan (Büyük harf kullanmaz ama özel isimleri ek almaları hâlinde (') ile ayırır.) dil konusunda çok keyfidir.
Günlük dilden kaybolan çok eski kelimeleri, Fransızca veya Almanca kelimelerle beraber kullanır. Bunlar, hem yazarın dikkati çekme çabasını, orijinal olma merakını yansıtır, hem de karmakarışık bir dünyada yaşadığımızı okuyucuya hissettirme amacına bağlıdır. Sinema tekniğini kullanan Attilâ İlhan âdeta kamerasını kalabalıklar üzerinde gezdirir, zaman zaman belirli noktalarda uzunca durur. Renkli, ıslak, ürperiş ve korku dolu bu şiirlerde bazen büyük bir ferahlık bazen de melankoli gizlidir.

Nazım Hikmet'i ve Marksist öğretiyi devam ettirenler arasında birçok şair sloganlara sığınmış ve toplumsal şiiri bir çeşit ihtilâl şiiri saymışlardır. 1960'tan sonra hızlanan bu akımda Arif Damar (d. 1925), Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984) ve çok baskı yapan şiir kitaplarından Hasretinden Prangalar Eskittim'in (1968, 38. b. 1997) yazarı Ahmet Arif (1927-1991) başta gelir. Ahmet Arif'in kitabının baskı sayısı da 1968 sonrası siyasî ortamın edebiyat ile ilişkisini gösteren en anlamlı göstergelerdendir. Ahmet Oktay'ın bu şairle ilgili incelemesindeki görüşleri, şairin benzerlerini de açıklayacak niteliktedir.7

1940'lara kadar milliyetçilik her şeye rağmen ön plandadır. 1960'lardan sonra başka milletler, milletlerarası dertler şairlerimizi daha çok ilgilendirmeye başlar. 1964'ten sonra Vietnam, Küba, Şili, Afrika âdeta Nazım Hikmet'in bir devamı gibi şairlerimiz tarafından işlenir. Bu vasıta ile Türkiye'de de ihtilâl ortamının hazır olduğu telkin edilmek istenir. Bir tarafta bu fikirler, ideoloji savaşları, iç göç, şehirleşme olgusu, bir yanda Garip sonrasının sıradan şiirlerine duyulan tepki, yazarları yeni ifadeler aramaya götürür.

Bu fikirleri dolaşık bir ifade ve sembollerle gizleyerek anlatanlara İkinci Yeni8 adı verilir. Gerçekten değerli sanatçıların yanında, 1960-1980 arasında yoğun bir propaganda şiiri yer alır.

1960 Sonrası Türk Şiiri (İnci Enginün-Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı)

1960 Sonrası Dönemi
İkinci Yeni: 1955-1965 yılları arası kendisini gösteren İkinci Yeni Şiir, ortak nitelikleriyle beliren bir akım değildir. Yeniyi deneyen, dünya görüşü, yetişme şekilleri ve beslenme kaynakları bakımından birbirinden çok farklı olan şairlerin eserlerindeki benzerliklere dayanılarak ona bu ad verilmiştir. 1955­1965 yılında Yeditepe dergisinde, bir önceki hareketten farklılığını hissettiren bu şiir anlayışında İlhan Berk (d. 1916), Turgut Uyar (1927-1985), Cemal Süreya (1931-1989) öncüler olarak görülür.

Papirüs dergisinde yayımlanan antolojide9 Mehmet H. Doğan bu akımın çıkışıyla ilgili bilgi verir. Garip hareketinin yozlaşmasına tepkiden doğan bu harekette, semboller ön plana çıkar. Basitlik, alelâdelik şairlere yetmemektedir. Günlük konuşma dilinden uzaklaşarak, anlaşılması güç bir dile dönmek, bu şiirin okunmasını da, anlaşılmasını da zorlaştırmıştır. Halk kültürüne genelde karşıdırlar, dikkatleri büyük şehrin kalabalıklığında kaybolmuş olan, yalnız insana çevirmiştir. Yeni bir duygu dalgası ve yoğun bir çağrışımlar ağı ören bu şairler, vezin ve kafiyeyi bütünüyle reddetmemekle birlikte, zaman zaman yeniden mensur şiir denilebilecek tarzı denerler. Bütün edebî sanatlar, bol semboller, çok karışık cümle yapısı, öztürkçeden, çeşitli yabancı dillerden alıntılara kadar zengin, fakat belirli bir çağrışım uyandırmaktan uzak kelime kadrosu kullanmak bu akımın belli başlı özellikleriydi. Şiirler çok uzundu. Bazıları Divan şekillerinin sadece adlarını taşıyorsa da, o şekillerin kurallarından uzaktı. Bu şiirin "yeni gerçekçilik" olduğunu ileri sürenler oldu. Sezai Karakoç (d. 1933) "Dişimizin Zarı" adlı yazısında bunu açıklamıştır: "Ben'in en küçük davranışı bile büyük bir haber gibidir. Yaşama vardır ve önemlidir. Ama bir haber olarak. Neyin haberi? Bunu şair de bilmez. Orhan Veli akımı günlük çırpınışların şiiriydi, bu şiir ise yaşamayı, gerçek yaşamayı cevheriyle görmeye, yakalamaya çalışıyor."10
Şiirlerinde gelenekten orijinal şekilde yararlanmış olan şairler -özellikle "Folklor şiire düşman" diyen Cemal Süreya ve Turgut Uyar-, genel olarak folklora karşıdırlar.

İkinci Yeni şairleri şiir görüşlerini de açıklamışlardır. Bu onların şiirin kuramı üzerinde de durduklarını gösterir.

Faydacı şiirden yana olanlar, İkinci Yeni'nin toplumsal yarar açısından değerlendirilmesini istiyorlardı.

Ahmet Oktay "Bir sanat yapısının ana özelliği insanlar arasında bir anlaşma aracı olmasıdır. Seslendiği insanlar arasında bir ortak dil kurmasıdır" demektedir.11 Benzer bir karşı çıkış Asım Bezirci'nin bir makalesinde de yer alır.12 İkinci Yeni ortak bir hareket olmamakla birlikte, anlamsızlığı savunması, kelimeciliği, orjinal hayalleriyle 1957-1961 arası kendisini kuvvetle hissettirdi ve anlamsızlığı çözmeye uğraşmaktansa ne dediği açıkça anlaşılan ama şiir duygusunu kaybettiren, kalabalıkları kışkırtıcı bir şiir ihtiyacını ortaya çıkarmaya vasıta oldu.

Oktay Rifat (Perçemli Sokak, 1956), Edip Cansever (1928-1986) (Yerçekimli Karanfil, 1957), Cemal Süreya (Üvercinka, 1958), İlhan Berk (Galile Denizi, 1958), Turgut Uyar (Dünyanın En Güzel Arabistanı, 1959), Sezai Karakoç (Körfez, 1959), Kemal Özer (d. 1935) (Gül Yordamı, 1959), Ülkü Tamer (Soğuk Otların Altında, 1959), Ece Ayhan (Kınar Hanımın Denizleri, 1959), Ercüment Uçarı (1028-1996) (Et, 1960) bu hareket içinde yer alan şairlerdi.

Bu şairlerden bir kısmı ömür boyu kendi çizgilerini aradılar, kendilerini geliştirdiler. Bu akımdan da yine kendi kendisi olmayı bilen şahsiyetler ortada kaldı. Şiiri hayatının tek gayesi olarak alanlar önceki nesillere mensup şairlerle birlikte, şiirimize katkıda bulundular. Bir kısım şairler ise, sosyalist, komünist propagandasının aleti olarak birçok defa basılan kitaplar yazdılar ve adları şiir sanatının dışında "toplumsal savaşın öncüleri" arasında kaldı.

İkinci Yeni'nin öncülerinden Cemal Süreya Seber (1931-1990) Papirüs dergisiyle İkinci Yeni hareketinin toplayıcısı oldu. Cemal Süreya'nın kendine has bir dil oluşturduğu görülmektedir. Bu dili yaratırken halk deyimlerinden yararlanmıştır. Açık veya kapalı bütün şiirleri anlam yüklüdür. Şiirin belirli kalıplara hapsedilerek yazılamayacağını, geleneğin yeterli olmadığını da çok çarpıcı başlıklar taşıyan ("Şiir Anayasaya Aykırıdır", "Folklor Şiire Düşman") yazılarında ortaya koydu. Cemal Süreya'nın şiir anlayışını gösteren yazılar düşündürücü, dikkat çekici görüşlerin yer aldığı yazılardır.

Marksizm ile sürrealizm arasında ilişki kurarak, şahsiyeti ön plana alarak, biçimin önemini belirterek, ilk bakışta birbirine zıt görünen görüşler de ileri sürmüştür. Bu görüşler daha önceleri başka yazarlar tarafından da zaman zaman söylenmiş olmakla birlikte, slogan şiirinden bıkanlara çok taze görünmüştür.
İkinci Yeni'nin orjinal şairlerinden olan İlhan Berk (d. 1916) bu akımın en yaşlı üyesidir. Hece vezniyle olan şiirlerini ilk defa 1935'te kitaplaştıran İlhan Berk, sürekli denemelerle şiirin yapısını da değiştirir. Gündelik yaşayış sahnelerini tasvirden, zamanla nesre yaklaşan bir anlatıma yönelir. Zengin çağrışımlar, anlamsız, yığın tesiri uyandıran ifadeler, İstanbul yorumları, tarihe olumsuz bakış, cinsiyetle ilgili yer yer pornografiye ulaşan yoğun telmihler İlhan Berk'in şiirinden alınan ilk izlenimlerdir.

Sezai Karakoç (d. 1933) İkinci Yeni şairleriyle aynı zamanda eser vermesi ve kapalılığı dolayısıyla bu akım mensupları arasında sayıldı. İslamî düşünüş, önce dağınık hayallerinde, sonra destansı şiir anlayışında göründü. Sezai Karakoç kutsal kitapların kıssalarını büyük bir başarı ile çağdaş bir anlatım ile dile getirmiştir. Dağınık imajlar ve çeşitli göndermelerle bugünü -teknik medeniyeti de içine alacak şekilde- anlatan Sezai Karakoç hakkında yapılmış olan değerlendirmelerde henüz yeterince aydınlatılamamış olan şairlerdendir.13 Bu onun eserlerindeki derin dinî bilgi ve Batı edebiyatı örneklerini tanımasından kaynaklanır. Bu kaynaklara hakim olmadan onu yorumlamak güçtür. Şairin yer yer epik anlatımı büyük bir coşkunlukla devam eder ve göndermeleri farketmeyen okuyucuyu da bir bilinmeze doğru götürür. Sezai Karakoç'u ilk meşhur eden şiiri 1952'de söylediği "Monna Rosa"dır. Bu aşk şiiri uzun zaman dillerde gezmiş ve kendisinden övgüyle söz ettirmiştir. İlk şiirlerinin heceyle olmasına karşılık sonraları serbest şiire döner.

Cahit Zarifoğlu (1940-1987) ve Erdem Bayazıt (d. 1939) da şiirlerinde yer yer hamasî tonda sürekli ölümden söz eden İslâmcı şairlerdendir. Ülkü Tamer (d. 1937) ölüm ve yiğitlik temalarını aşk temasının etrafında işler. Ülkü Tamer'in İngilizceden yaptığı başarılı çeviriler yanında Alleben Öyküleri (1991) adını taşıyan çok güzel bir hikâye kitabı da bulunmaktadır. Edebiyatımızda şairaneliği yıkan, kara mizaha kadar varan güçlü ironiyi kullanan Süreyya Berfe (d. 1943) bu akım içinde yer alır.

İkinci Yeni'yi postmodern anlayışın şiirimizdeki erken tezahürü sayabiliriz. Bu zor işi başaramayan unutulur, başaranlar da edebiyat dünyasındaki yerlerini alırlar. İkinci Yeni en azından Garip hareketi kadar şiirimizde etkili olmuş, değişik dünya görüşüne sahip yazarları da sürüklemiştir.

1960'tan sonra İkinci Yeni dışında dikkati çekenler arasında Türkçeye yeni ifade imkânları sağlayanlar bulunmaktadır.

Can Yücel (1926-1999), Kıbrıslı Osman Türkay (1927-2001), Talât Sait Halman (d. 1931) -aruzla rubaî denemeleri vardır-, Turan Oflazoğlu (d. 1932), Ahmet Necdet (Sözer) (d. 1933), Özdemir İnce (d. 1936), Hilmi Yavuz (d. 1936), Hüsrev H. Hatemi (d. 1939), Yüksel Pazarkaya (d. 1940) -Almanya'da bulunan yazar hem Türkçe hem Almanca şiir yazmakta ve çeviriler yapmaktadır-, Ataol Behramoğlu (d. 1942), Refik Durbaş (d. 1944), İsmet Özel (d. 1944) kendi yollarında devam etmekte olan şairlerdir.
Kıbrıs'ın sesini hamasî tonda duyurmuş olan Özker Yaşın'dan (d. 1932) farklı olarak Osman Türkay bütün zamanları ve mekânları uzayın sonsuzluğunda yakalamak ister. Şiirdeki sonsuz dağılıp birleşmeler, bol sıfatlı imajist üslûp, şiirinin özelliklerindendir. Sonsuzluk içinde çok somut sahneler, okuyucuyu zapteder.

Gülten Akın (d. 1933) Halk edebiyatı geleneğinden başarıyla yararlanmış, eserlerinde kadının savunmasına da ağırlık vermiştir. İlk şiirlerinde kendi duyguları ve duygulanmalarına ağırlık verirken sonraları toplumsal konulara yönelmiştir.

1970'lerden sonra şiirimiz, adlarını daha önce andıklarımıza eklenen çok daha gençlerle (1950 doğumlular) birlikte, bu çizgilerde devam etmektedir Çok açık seçik ifadeden sonra, kapalılık arzusu, hattâ kelimeleri redde kadar giden yeni bir lettrizm, anlaşılmazı çözmekten usanınca, vuzuh merakı şiirimizde sırasıyla birbirini takip etmektedir. Günümüz şiirinde geniş bir kitlenin, adı etrafında heyecanla birleştiği bir şair adı zikredemeyeceğim.

1920'lerin memleket şiirleri anlayışını günümüzde de devam ettirenlerin yanında, didaktik, ihtilâlci, dinî, bütünüyle anlamsız veya son derece kaba ve müstehcen yazıları şiir olarak sunanlar bir arada görünmektedir. Bunların dar okuyucu zümreleri vardır. Okuyucuları ne kadar dar olursa olsun son yıllarda sayfalarında şiire yer ayıran dergilerin yanı sıra müstakil şiir dergileri çıkmıştır (Sombahar, Broy). Yayımlanan şiir kitaplarının sayısında azalma olmamıştır, şiir antolojileri belki eskisinden daha zengin basılmaktadır. Dünya şiirini etkileyen şairlerin eserleri dilimize çevrilmekte, eski yazarlarımızın şiir kitapları yeni baskılarını yapmaktadır. Bunlar şiirin hayatımızdaki güçlü devamlılığının ve canlılığın işaretleridir.

1980'den itibaren şiirlerini yayımlayanlar, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra toplumsal gerçekçi şairler "açıklık politikası"nın sonucu olarak "Yenibütüncü" adını verdikleri yeni yapılanmaya ve adlandırmaya gitmişlerdir. Seyit Nezir, Veysel Çolak, Hüseyin Haydar, Metin Cengiz, Tuğrul Keskin tarafından imzalanan "Yenibütün: kendini Biriktiren Bireyin Şiiri" adını taşıyan bildirileri Broy dergisinde çıkmıştır. "Yenibütüncü şiir, politikayla barışık olmayan insanî politikleşmedir"14 diyen Ahmet Oktay, bu hareketin canlı tartışmalara yol açacağını umar.
Son yıllarda kendilerini kabul ettirmiş şairler arasında Ebubekir Eroğlu (d. 1950), Enis Batur (d.1952) , Erol Çankaya (d. 1953), Tuğrul Tanyol (d. 1953), Metin Cengiz'in (d. 1953), Tarık Günersel (d.1953) , Veysel Çolak (d. 1954), Ali Cengizkan (d. 1954), Murathan Mungan (d. 1955), Haydar Ergülen (d. 1956), Lâle Müldür (d. 1956), Enver Ercan (d. 1958), Ahmet Erhan (d. 1958), Hüseyin Atlansoy (d. 1962)'un adları da yer almaktadır.

Cumhuriyet dönemi şiirinin ilk yıllarından 1960'a kadarki devresi hakkında hükümler kesinleşmiş sayılabilir. Ancak ondan sonraki yıllarda ortaya çıkan şairlerin ve şiirlerinin değerlendirilmeleri, şüphesiz ki tartışmaya açıktır. Burada adını zikrettiğim şairlerin de çok büyük bir kısmını zaman, her halde tasfiye edip götürecektir.
Cumhuriyet dönemi, ihtiyaçlar, arayışlar doğrultusunda şairlerinin teklifleriyle zengindir. Güzel şiirler yazılmıştır, bitmez tükenmez arayışlarla şairler dünyamızı zenginleştirmiştir. Bazen tek bir şiir ebedileşir. Bundan dolayı antolojilerde yer alabilecek nice şiir olduğu halde edebiyat tarihinde o şairlerin adları bulunmayabilir. Şair ölümsüzü içinde taşıyan o, bir mısranın peşindedir. Tıpkı Ragıp Paşa'nın dediği gibi:
"Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir."

17. Yüzyılda Osmanlı'da Edebî Durum

17. Yüzyılda Osmanlı'da Edebî Durum

 XVII. Yüzyılda edebiyat, daha önceki temeller üzerinde gelişmesini sürdürmüş ve kendi içinde yeni terkiplere yönelmiştir. Asıl eğilim klasik üslûptan yana olmakla birlikte, Sebk-i Hindî ve hikemî üslup da önemli temsilciler yetiştirmiştir. Asrın sonlarında Sabit’teki mahalli üslup, asıl etkisini sonraki asırda göstermiştir.

 Çağatay ve Azerî sahasında ise, önceki yüzyıla göre bariz bir gerileme göze çarpar.  Edebiyatın merkezi yine İstanbul’dur. 72 şairin yetiştiği İstanbul’u, 44 şairle Edirne, 43 şairle Bursa takip eder.  Devrin padişahları, şairleri korumaya devam etmiştir. II. Ahmed, II. Osman, IV. Murat, IV. Mehmet ve II. Ahmed şiir yazma geleneğini devam ettirmişlerdir.

 Bu asır, her alanda önemli isimlerin yetiştiği, şairlerin Fars şairlerini geçtiklerini iddia ettikleri bir dönemdir. Asrın en önemli isimleri, Nef’î, Ş. Yahya, Na’ilî ve Nabî’dir. Mesnevi türünde Atayî, rubaide ise Haletî üstat isimlerdir. Nesirde ise Kâtip çelebi ve Evliya Çelebi gibi iki önemli isim yetişmiştir.

 Kaside ve gazel, Hint üslubunun da etkisiyle biçim ve içerik bakımından önemli bir değişime uğramıştır. Geleneksel imajların yerini, daha şahsî ve orijinal imajlar, yeni hayal ve mazmunlar almaya başlamıştır.

 Sebk-i Hindî, sözden ziyade anlam ve hayalin öne çıktığı, girift, ince ve derin anlam ve hayallerin, çağrışım zenginliğinin önem kazandığı bir üsluptur.

 Mesnevi, bu asrın en çok gelişme gösteren türlerinden biridir. Şairler giderek daha yerli konulara yönelmişlerdir. Didaktik mesnevilerin yanında realist mesneviler de dikkat çekmeye başlar (Sabit ve Varvarî Ali Paşa’nın şiirleri gibi).

 Gerek Sebk-i Hindî gerekse mahalli üslûp, şiir diline o zamana kadar girmemiş kelime ve deyimlerin girmesine yom açmıştır.

 Sosyal ve siyasi yapıdaki çürüme, şairleri hiciv ve hezl yazmaya yöneltmiştir. Nef’î, Küfrî-i Bahayî gibi.

 Nesir sahasında, dil daha da ağırlaşmış; sanatlı nesir Veysî ve Nergisî’nin eserleriyle okunmaz hâle gelmiştir. Tezkirelerde ise, biyografiler önceki asra göre daha da kısalmıştır.

Nef'i- Hayatı, Sanatı ve Edebî Kişiliği

Nef'i: Hayatı, Sanatı, Eserleri

Nef’î, kendisine has bir üslûp sahibi şairlerden biridir. Kaside türünde Türk edebiyatının en büyük üstadıdır. Asıl adı Ömer’dir. Erzurum'un Pasinler (Hasankale) ilçesinde doğmuştur.

 Eğitimini Hasankale ve Erzurum’da tamamlamıştır. Eğitimi sırasında şiir yazmaya başlamış ve ilk şiirleinde Darrî (zarara mensup) mahlasını kullanan şair, daha sonra Nef’î (faydaya mensup) mahlasını almıştır. 

Nef’î, Celalî isyanlarını bastırmaya çalışan Kuyucu Murad Paşa’yla tanışmış, onun yardımıyla İstanbul’a gelerek Divan-ı Hümayun’da kâtip olmuştur. 

 I.Ahmet’e sunduğu kasidelerle kendisini tanıtarak, onun iltifatını kazanmıştır. I.Ahmet’e 8 kaside sunan şair, I.Mustafa için hiç kaside yazmamış, Genç Osman için 3, IV. Murad için ise 12 kaside yazmış, asıl şöhretini onun devrinde kazanmıştır. 

 Padişahlara olan bu yakınlığı, rakiplerinin düşmanlığına sebep olmakla birlikte devrinde şairler sultanı olmuştur. 

 IV. Murad’ın Siham-ı Kazâ’yı okurken, yakınına yıldırım düşmesi üzerine memuriyetten alınarak Edirne’ye sürülmüş; fakat sunduğu kasidelerle affedilerek yeniden İstanbul’da memuriyete başlamıştır.

 Iv. Murad’ın emriyle, Bayram Paşa tarafından boğdurularak öldürülmüş, cesedi de denize atılmıştır. 

 Sairin Türkçe ve Farsça Divanı ile Siham-ı Kaza adlı bir hiciv mecmuası vardır. Farsça Divanı’nda yer alan Tuhfetü’l-Uººâk adlı 97 beyitlik kaside de müstakil bir eserdir.

Nef’î, çok az yazan, yazdıklarında mükemeliyete ulaşmaya çalışan bir şairdir. 

Nef’î, bir ses ve ahenk şairidir. Bakî’deki ses, onun mübalağalı üslûbu, yüksek perdeden gür sesiyle daha ileri bir merhaleye taşınmıştır. O, âhenkle anlamı birliştirmeyi başarmış, yüksek, ihtişamlı bir söyleyişe sahip bir şairdir. Ondaki ses, ince, narin bir se değil, iniş çıkışları olan, tok sesli bir âhenktir. Devrinden başlarayarak bütün şairler onun kaside üstadı olarak tanımışlardır. 

Nef’î, Arap edebiyatından Mütenebbî, Fars edebiyatından Hâfız, Enverî ve Muhteşem-i Kaşânî gibi şairlerden etkilenmiştir. Sanatının ikinci Örfî, Enverî ve Hakanî gibi Sebk-i Hindî şairlerinin etkisinde kalmıştır. Kendisini “Rum’un Örfî’si” (Akkuş 1993: 218) olarak nitelendirir. 

 Farsça Divanı, Türkçe Divanına göre daha çok tasavvufî bir içeriğe sahiptir 

 Şiirlerinde açık fakat güçlü bir söyleyişe sahip üslup vardır. Bu açıdan Arap şairlerinden Mütenebbî‘ye benzetilir. O, manayı edebî sanatların arkasına gizlemeden, doğrudan doğruya söyleme yoluna gitmiştir. 

Mübalağalarındaki aşırılık ve hayal derinliği bakımından, Orfî ve Enverî‘ye benzer. Mübalağa sanatını en iyi kullanan şairlerden biridir. 

Kendisinden üstün şair tanımayan Nef'î, şiirlerinde "ben" zamirini çok fazla kullanan bir şairdir. Başkalarının kendisini anlayamayacağını düşünerek, her fırsatta kendisini övmüştür. Devlet büyüklerini hatta Paygamber’i övmek için yazdığı kasidelerinde bile, kendini övmek ön plana çıkar.

Nef’î, 62 kaside ile en çok kaside yazan şairler arasında yer alır. Rahat ve kendinden emin üslubuyla Türk edebiyatında kaside üstadı olmuştur. 

 Siham-ı Kaza’da, Nev’îzade Atayî, Ganizade Nadirî, Derviş Ali, Halil Paşa, Recep Paşa, Azmîzade Haletî, Kafzade Fa’izî ve Şeyhülislâm Yahya hakkında söylenmiş ağza alınmayacak hicivler vardır. 

Nef’î’nin en önemli özelliği “övgü ve yergi şairi” olmasıdır. O, övgü ve yergide ifrat ve tefrit yolunu seçer. Kırım Hânı’nın hizmetine giren babasını bile hicvetmekten çekinmez. 

O hicvin yaratılışına uygun düştüğünü düşünür: “Kahpe hicvine tenezzül mi ederdüm ammâ / Bir kazâ ile bu da tab’uma çesbân düştü”

 Sadrazam Gürcü Mehmet Paşa, kendisine yazılan ağır hicivler sebebiyle onu öldürtmeye niyetlendiği, ancak şeyhülislâmın fetvâ vermediği söylenmektedir. Onun genel bir kabulle, yazdığı bir hicivden dolayı katledildiği bilinmektedir. Bazı mecmua ve yazma divan nüshalarında bulunan bir şiirindeki şu bentler, katline sebep olarak gösterilmektedir:

 Sâhib-hilâfet Oldu dev âfet 
Kuzgun kıyâfet Anlar da bunda 
Nef’î vefâdır Şi’riyle nâdir 
Ol puşt-ı kâfir Onlar da bunda 

Onun, hicivlerinden ziyade siyasi bazı faaliyetleri sebebiyle öldürülmüş olabileceği de söylenmektedir.

Nef'i/ Siham-ı Kaza

-Sa’âdet ile nedîm olalı peder Hâna 
Ne mercümek görür oldı gözüm ne tarhana

“Peder hana, mutlulukla arkadaş olalı, gözüm ne mercimek, ne tarhana gördü.”

-Züğürtlük âfetüm oldı ‘aceb midür itsem 
Peder gibi buradan ben de ‘arz-ı cer Hâna

“Züğürtlük başıma bela oldu. Peder gibi ben de para isteğimi hana arz etsem, şaşılır mı?”

-Eger müsâ’ade itmezse bir tulum yağa 
İki tulum kumuz olsun nedür zarar Hâna

“Eğer, bir tulum yağa izin vermezse, iki tulum kumuz olsun. Bunun hana zararı nedir?”

-Buna da hısset olur mı ki günde bin Tatar 
Tulum tulum kumuzı pîşkeş çeker Hâna

“Buna da cimrilik olur mu? Günde bin Tatar, tulum tulum kumuzu Hana peşkeş çeker.”

-Peder de mi ‘aceb imsâk Hânda mı bilmem 
Nezâket ile bunı kim su’âl eder Hâna

“Cimrilik pederde mi, yoksa handa mı acaba? Bunu nazikçe hana kim sorabilir?”

-Peder degül bu belâ-yı siyehdür başuma 
Sözüm yirinde n’ola güç gelürse ger Hâna

“Bu peder değil, başıma kara bir beladır. Sözüm yerinde söylenmiştir, hana ağır gelse de ne var?"

-Benüm züğürtlük ile ellerüm taş altında 
Müzahrefâtun o dürr ü güher satar Hâna

“Benim züğürtlükten ellerim taş altında. O ise süprüntülerini inci ve cevher olarak hana satar.”

-Ben ıztırâb ile bunda semâ’a girmede ol 
Dü beyt okur nağamât ile def çalar Hâne

“Ben ıstırapla buralarda dolaşırken, o hana ezgi ile iki beyit okuyup göklere çıkmakta.”

-Zügürd olursam olaydım ne çâre kâ’il idüm 
Olaydı baş sokacak denlü muhtasar hâne

“Züğürt olursam olayım, elden ne gelir? Başımı sokacak küçük bir ev olsaydı buna razı olurdum”

-Hudâ bilür ki sözüm serteser hakîkatdür 
Baş ağrıdur der isem lîk serbeser Hâne

“Allah bilir, sözüm baştan sona gerçektir. Fakat, hana söylersem onun başını ağrıtır.”

-O demde kim peder-i nâbekâr-ı sifle-nihâd 
Beni garîb koyup oldı hem-sefer Hâne

“O sırada, alçak tabiatlı hayırsız peder, beni garip koyup hana yoldaş oldu.”

-İki kasîde komışdı ekâbiri cer içün 
Anunla toldı yine şehr içinde her hâne

“Büyüklerden caize için iki kaside koymuştu. Onunla bile şehr içindeki bir ev bile doldu.”

-Ne câ’ize ne sıla var bu yerde meddâha 
Meger idem yine varınca ber-güzer hâne

Peder bu mısra’ı hod kendi söylemişdi bilür 
Minâre üstine laklak çıkar yapar hâne 

Giderdüm âh velî korkaram ki ‘ammüm de 
Tuyarsa gitdigim ardumca cân atar Hâna

Belâ bir iken üç olurdı başına
 Hânun Ederdi her biri bir gûne ‘arz-ı cer Hâna

Üçi de cerr-i muvâfık ederdi birbirine 
Biri birin yine tenhâda hem geçer Hâna

Belâ budur ki ri’âyet ederse Hân bize ger 
Ne denlü var ise cerrâr ‘azm eder Hâna

Bu denlü ‘asker-i cerrâra memleket lâzım 
Ne kişver-i Leh ü Çeh ne Kırım yeter Hâna

Bu hayret ile varup geldigümce ahbâba 
Kimi söger pedere kimisi güler Hâna

Birisi Mîr Şeref’dür kadîmi ahbâbun 
Du’â-yı hayr eder olmaz hem ol kadar Hâna

Görünce hâlimi şetm-i galîz eder eder pedere 
Döner yemîn eder ardınca hem natar Hâna

Ki Hân sevâba girüp ger babanı katl itse 
Du’â ederdi felekden ferişteler Hâna

Niçün deyince hemen handenâk olup der kim 
Niçe nedîm olur öyle le’îm-i har Hâna 

Denâ’etinden eger bir latîfe nakl etsem 
Olurdı tuhfe-i makbûl mâ-hazar Hâna 

Soyardı na’lini ölmiş eşeklerün yolda 
Verürdi nân ü piyâza konunca her hâne

Nigâh-ı hasretile reng ü fer komaz bilürem 
Meded tuyurmasun ana gelince zer hâne 

Kırımî Hân sana verse babandan artar mı
Yabana söyleme verme varup keder Hâna

Babana bin deve sana da bir keçi verse 
Anı dahi bana ver diyü göz kapar Hâne 

Kanâ’at eyle baban gibi olma pes cerrâr
 ………….de tek verme derd-i ser Hâne 

Tevekkül eyle cenâb-ı Hudâya ahvâlün 
Ne şer’i âhere ‘arz eyle ne Tâtâr Hâna  

Nâbi'nin Gazelleri

Nâbi'nin Gazelleri

-gelmişüz redifli gazel
fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün 

Çok da magrûr olma kim mey-hâne-i ikbâlde 
Biz hezârân mest-i magrûrun humârın görmişüz 
“İkbal meyhanesinde fazla gururlanma. Biz binlerce gurur sarhoşunun (içkiden sonra gelen) baş ağrısını görmüşüz.”

Tôp-ı âh-ı inkisâra pâydâr olmaz yine 
Kişver-i câhın nice sengîn-hisârın görmüşüz 
“Biz, kırgınlık beddualarının topu karşısında yıkılıp giden, nice makam ve mevki ülkesinin taştan kalelerini görmüşüz.”

Bir hurûşuyla ider bin hâne-i ikbâli pest 
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz
“Bir coşuşuyla bin ikbal hanesini yerle bir eden, dertli insanların sel gibi kabaran kırgınlık göz yaşlarını görmüşüz.”

Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi 
Biz bu meydânın nice çâpük-süvârın görmişüz 
“ Biz, bu meydanda sermayesi sadece öldürücü bir âh oku olan nice hızlı süvariler görmüşüz.”

Bir gün eyler dest-beste pâygâhı câygâh 
Bî-aded mağrûr-ı sadr-ı i’tibârın görmüşüz
“Bir gün, elini bağlayıp kapı dibini mekân tutan, itibarlı makamlarının sayısız mağrur kimselerini görmüşüz.”

 Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd 
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz
“Ey Nabî! Biz bu içki meclisinde, içtikleri murat kadehleri gün gelip dilenci kâsesine dönenen nice şarap içiciler görmüşüz.”

--------------------
-kalmamış redifli gazel
fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün

Gülsitân-ı dehre geldük reng yok bû kalmamış 
Sâye-endâz-ı kerem bir nahl-i dil-cû kalmamış 
“Dünya bahçesine geldik, ne rengi, ne kokusu kalmış. İnsana kerem gölgesi salan gönül çekici bir fidan kalmamış.”

Eylemiş der-beste dükkânın tabîb-i rûzgâr 
Hokka-i pîrûze-i gerdûnda dârû kalmamış
“Zamane doktoru, iş yerinin kapısını kapamış. Feleğin mavi renkli şişesinde ilaç kalmamış.”

Teşnegânun çâk çâk olmış leb-i hâhişgeri 
Çeşmesâr-ı merhametde bir içim su kalmamış 
“Susamış insanların hasret çeken dudakları parça parça olmuş; fakat merhamet çeşmesinde bir yudum su bile kalmamış.”

Kadrin anlar yok bilür yok merdüm-i sencîdenün 
Çâr-sûy-ı kâbiliyyetde terâzû kalmamış
“Seçkin insanların kıymetini bilen yok. Sanki yetenek çarşısında onu tartıp değerlendirecek terazi kalmamış.”

Ceyş-i gamdan kanda itsün ilticâ ehl-i niyâz
Kal‘a-i himmetde Nâbî burc u bârû kalmamış
“Yalvarıp yakaran insanlar gam askerinin zulmünden nereye sığınsın? Ey Nabî, himmet kalesinde burç kalmamış.”

-usanduk redifli gazel
mef‘ûlü mefâ‘îlü mefâ‘îlü fe‘ûlün  

Bir devlet içün çerhe temennâdan usanduk 
Bir vasl içün ağyâra müdârâdan usanduk 
“Bir anlık talihimizin açılması için feleğe yalvarmaktan usandık. Sevgiliye bir anlık kavuşma içen rakiplere (yabancılara) iyi görünmeye çalışmaktan usandık.”

Hicrân çekerek zevk-i mülâkâtı unutduk 
Mahmûr olarak lezzet-i sahbâdan usanduk 
“Hicran çeke çeke sevgiliyle buluşup konuşmanın zevkini unuttuk. Mahmur ola ola da şarabın lezzetinden usandık.”

Düşdük katı çokdan heves-i vuslata ammâ 
Ol dâ‘iye-i dağdağa-fermâdan usanduk
“Çoktan, büyük bir vuslat hevesine düştük, ama karışıklık çıkaran, huzurumuzu bozan bu isteklerden usandık.”

Dil gamla dahı dest ü girîbândan usanmaz 
Bir yâr içün ağyâr ile gavgâdan usanduk 
“Gönül, dertleriyle yaka paça olmaktan usanmaz; fakat bir sevgili için rakiplerle (yabancılarla) kavgadan usandık.”

Nâbî ile ol âfetün ahvâlini nakl it 
Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ'dan usanduk
“Nabî ile o sevgilinin macerasını anlat; Mecnun ile Leyla efsanesinden usandık.”



Nâbî-Hayriye

Nâbî-Hayriye

   Hayriye, Nâbî'nin en çok tanınan eseridir. Şairin, 1701’de, oğlu Ebu'lhayr Mehmet Çelebi için Halep'te kaleme aldığı bu eseri, 35 bölüm ve 1660 beyitten oluşmaktadır. Nâbî, eserini yazdığında oğlu Ebu'lhayr henüz yedi yaşındadır. Eser, Halep'te yazılmıştır. Nâbî, bu eseriyle hayat tecrübesini oğluna ve dolayısıyla bütün gençlere aktarmaya çalışmıştır. 

   Eser, şu bölümlerden oluşmaktadır : Giriş, eserin yazılış sebebi, İslâmın şartları, Kelime-i şehâdet, namazın fazileti, orucun önemi, hac, zekât ve sadaka, ilmin değeri, Allah'ı bilme ve irfan yolu, İstanbul'un güzellikleri, güzelliğin tanımı, tokgözlülük, alay ve mizahın zararları, cömertlik, güzel ahlâk, dedikodunun zararları, fal ve yıldız ilminin zararları, içki ve uyuşturucunun zararları, süs ve zînetin zararları, ayânların zulmü, yalan ve sahtekârlığın zararları, bahar, güzel söz ve şiir, sabırlı olma, ziraatın durumu, paşalık ve paşaların durumu, kadılık, tavla ve satranç, divân hocalığı talebi, iksîr ve kimyanın zararları, söz taşımanın zararları, tıp ilminin önemi, du'a bölümü. Nâbî, bu eserinde XVII. Yüzyıldaki toplum hayatındaki yozlaşmanın tahlilini yapmaktadır. 

   Oğluna, tavır ve davranışlar konusunda yol gösteren şair, onun sağlam bir dinî terbiye almasını, israf, sefahat ve boş uğraşlardan uzak durmasını ister. Şair, tasavvufu methetmekle birlikte, sahte şeyhlerin zararlarını da belirtir. Âyânlık, kassamlık, kadılık, pâşâlık gibi mesleklerdeki yozlaşmaya dikkat çeken Nabî; oğlu için en ideal mesleğin divân hocalığı olduğunu söyler.