n1

openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6

Şu Notu Ara:

nabi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nabi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Hikemî Üslup

Hikemî Üslup

 Hikmet, hakimlik, bilgelik, felsefe, varlıkların ve olayların oluş amacının kavranması gibi anlamlara gelir; bilgi vermek, öğretmek, ahlaki yönden eğitmek amacıyla yazılan manzum edebî eserler ise “hikemî” (didaktik, talimi, öğretici) sıfatıyla adlandırılır. Bu tür eserler, ait olduğu toplumun, inanç, düşünce ve hayat anlayışını aksettirirler. 

 Didaktik şiir örneklerine Türk edebiyatının başlangıcından itibaren rastlanmakla birlikte, bu türün asıl gelişimi İslamiyetin kabulünden sonraki döneme rastlar ve bu tür Arap ve büyük ölçüde de Fars nasihat literatürü etrafında gelişir. 

 Didaktik şiirin ilk önemli örneği, Orta Asya sahasında kaleme alınan Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig adlı siyaset-namesidir. Bunu, bir sonraki asırda kaleme alınan Edîb Ahmed’in Atebetü’l-Hakâyık’ı ve Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i takip eder. 

 Anadolu sahasında bu tür, eğitici mesneviler ve divanlardaki didaktik şiirler olmak üzere iki kolda gelişir. Nâbî (ö.1124/1712) ile birlikte, düşünceyi ön plana çıkaran “hikemî” üslup, klasik şiirde yeni bir vadi açar. Bu üslup, en verimli dönemini XVIII. asırda yaşar ve Râgıb Paşa, Râşid , Seyyid Vehbî ve Münîf gibi önemli temsilcilerini yetiştirir. 

 Hikemî üslupta, duygu ve hayalin yerini düşünce alır. Dünyaya ve olaylara “ibretle bakmak” ve onların arkasındaki yaradılışın sırlarını, mutlak hakikati çıkarmak asıl amacı oluşturur. 

 Bu üslup, önce Fars edebiyatında Sâib-i Tebrizî’de görülür. Nâbî’de, bu üslubu divan edebiyatına kazandıran şair olur. 

Nâbî

Nâbî

 Hikemî üslubun divan şiirindeki kurucusu olan Nabi (1642-1712), Urfa’da doğmuş ve genç yaşta İstanbul’a gelerek altı padişah dönemini idrak etmiştir. Yaşadığı dönem, imparatorluğun valide sultanların entrikaları, ayaklanmalar ve isyanlarla sarsıldığı kaos yıllarına rastlar. 

 Asıl adı Yusuf’tur. Medrese öğrenimini Urfa’da tamamlamış, tahminen 23-24 yaşlarında IV. Mehmed’in saltanatı döneminde İstanbul’a gelmiş ve kısa sürede kendisini kabul ettirmeyi başararak Musahip Mustafa Paşa’nın kâtibi olmuştur. 

 Paşayla birlikte Kamaniçe Seferine katılmış ve dönüşünde kalenin fethini anlatan Fetih-nâme-i Kamaniçe adlı eseri kaleme almıştır. 

 Daha sonra, Mustafa Paşa’yla birlikte IV. Mehmed’in şehzadelerinin Edirne’deki sünnet düğününü Surnâme adlı eserinde; Paşa’nın yardımıyla gittiği hac yolculuğunu da Tuhfetü’l-Harameyn’de anlatmıştır. 

 Kendi isteğiyle Paşa’nın Kethüdalık görevinden ayrılmasından sonra, etrafındaki insanların tavırlarını değiştirmesi üzerine “Azliyye” kasidesini kaleme almıştır. 

 Mustafa Paşa’nın Mora seraskerliğine atanması üzerine Mora’ya gitmiş ve fakat onun ani ölümü üzerine Halep’e yerleşmiş ve hayatının önemli bir kısmını burada geçirmiştir. 

 Halep yılları, onun sanat hayatının asıl şekillendiği yıllar olmuştur. Dîvân’ını burada tertip etmiş, Hayriyye adlı Hayrâbâd mesnevilerini bu şehirde tamamlamıştır. Bu eserler onun olgunluk dönemi eserlerini oluşturur. 

 Halep’teki huzurlu hayatı, Çorlulu Ali Paşa’nın sadrazamlığı döneminde bir süre de olsa sekteye uğramış ve maaşı kesilerek evi elinden alınmıştır. Baltacı Mehmet Paşa’nın Haleb Beylerbeyi olarak atanması üzerine, yeniden eski imkânlarına kavuşmuş ve ömrünün son yıllarını onunla birlikte dönerek İstanbul’da geçirmiştir. Münşeât’ını da bu dönemde yazmıştır. 

 Nâbi İstanbul’a dönüşünden birkaç yıl sonra 1712’da ölmüştür. 

 Nabî manzum ve mensur pek çok eser vermiş bir şairdir. Bunlar içinde en önemlileri, Dîvânı ile Hayriyye, Hayrabad, Surnâme adlı mesnevileridir. 

 Türkçe Divanı’nda yer alan kasideler, uzunluklarıyla dikkat çeker. Beş kasidesinde beyit sayısı yüzü aşmıştır. Fakat o, asıl kudretini gazellerinde göstermiştir. Dîvân’ında 778 gazel vardır.  Nâbî, düşünce ile şiiri buluşturduğu hikemî üslubuyla şiire yeni bir soluk getiren, kendisinden sonra gelen takipçileriyle “Nabî Mektebi”ni oluşturan, üslup sahibi bir şairdir. 

 Nâbi, hayata ve olaylara ibret gözüyle bakabilen, aksaklıkları görebilen ve onları eleştirebilen bir mizaca sahiptir. Dîvânı ve Hayriyye’si âdeta devrin tarihine düşülen notlar gibidir. 

 Hikemî üslubun en güzel örneklerini verdiği gazellerinde, şairliğinin gücünü, düşünce ufkunun genişliğini, dile olan hakimiyetini ve engin birikimini görmek mümkündür. 

 Nabi, dünyayı ve varlığı sorgulayan, olaylara ibret gözüyle bakabilen bir düşünürdür. 

 “Hikmet-âmiz gerekdir eş’âr / Ki me’âli ola irşâda medâr” diyen şaire göre, şiirin asıl amacı okuyanı uyarmak ve onlara doğru yolu göstermektir. 

 Yer yer aşıkane şiirler de kaleme alır. Fakat “Şimden girü düşmez sana vasf-ı mey ü mahbûb / Nâbî dehen-i hâmeni kıl hikmete müdâm” diyerek, kendisine aşktan, şaraptan söz etmenin yakışmayacağını belirtir. Âşıkane şiirlerinde bile hikmet vardır. 

 Nabi’ye göre, şiirde mana ince, işitilmemiş, yeni olmalıdır. O, şiirlerinde Sâib-i Tebrizî’nin yanında, Molla Câmî ve Sebk-i Hindî’nin önemli temsilcisi Şevket-i Buharî gibi şairlerinden de etkilenmiştir. 

 “Ey şiir meydanında satan lafz-ı garibi / Dîvân-ı gazel nüsha-i kâmûs değildir” diyen Nabî’ye göre, şiirde kullanılan dil, açık ve sade olmalıdır. Bu sebeple, şiirlerinde düşünce ağır basmakla birlikte kuruluğa düşmez. Şiirlerinde, akıcı, rahat, tekniği kuvvetli bir söyleyiş vardır. Bu kusursuz, güçlü söyleyişiyle birçok şair tarafından örnek alınmıştır. 

Nâbi'nin Gazelleri

Nâbi'nin Gazelleri

-gelmişüz redifli gazel
fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün 

Çok da magrûr olma kim mey-hâne-i ikbâlde 
Biz hezârân mest-i magrûrun humârın görmişüz 
“İkbal meyhanesinde fazla gururlanma. Biz binlerce gurur sarhoşunun (içkiden sonra gelen) baş ağrısını görmüşüz.”

Tôp-ı âh-ı inkisâra pâydâr olmaz yine 
Kişver-i câhın nice sengîn-hisârın görmüşüz 
“Biz, kırgınlık beddualarının topu karşısında yıkılıp giden, nice makam ve mevki ülkesinin taştan kalelerini görmüşüz.”

Bir hurûşuyla ider bin hâne-i ikbâli pest 
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz
“Bir coşuşuyla bin ikbal hanesini yerle bir eden, dertli insanların sel gibi kabaran kırgınlık göz yaşlarını görmüşüz.”

Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi 
Biz bu meydânın nice çâpük-süvârın görmişüz 
“ Biz, bu meydanda sermayesi sadece öldürücü bir âh oku olan nice hızlı süvariler görmüşüz.”

Bir gün eyler dest-beste pâygâhı câygâh 
Bî-aded mağrûr-ı sadr-ı i’tibârın görmüşüz
“Bir gün, elini bağlayıp kapı dibini mekân tutan, itibarlı makamlarının sayısız mağrur kimselerini görmüşüz.”

 Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd 
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz
“Ey Nabî! Biz bu içki meclisinde, içtikleri murat kadehleri gün gelip dilenci kâsesine dönenen nice şarap içiciler görmüşüz.”

--------------------
-kalmamış redifli gazel
fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün

Gülsitân-ı dehre geldük reng yok bû kalmamış 
Sâye-endâz-ı kerem bir nahl-i dil-cû kalmamış 
“Dünya bahçesine geldik, ne rengi, ne kokusu kalmış. İnsana kerem gölgesi salan gönül çekici bir fidan kalmamış.”

Eylemiş der-beste dükkânın tabîb-i rûzgâr 
Hokka-i pîrûze-i gerdûnda dârû kalmamış
“Zamane doktoru, iş yerinin kapısını kapamış. Feleğin mavi renkli şişesinde ilaç kalmamış.”

Teşnegânun çâk çâk olmış leb-i hâhişgeri 
Çeşmesâr-ı merhametde bir içim su kalmamış 
“Susamış insanların hasret çeken dudakları parça parça olmuş; fakat merhamet çeşmesinde bir yudum su bile kalmamış.”

Kadrin anlar yok bilür yok merdüm-i sencîdenün 
Çâr-sûy-ı kâbiliyyetde terâzû kalmamış
“Seçkin insanların kıymetini bilen yok. Sanki yetenek çarşısında onu tartıp değerlendirecek terazi kalmamış.”

Ceyş-i gamdan kanda itsün ilticâ ehl-i niyâz
Kal‘a-i himmetde Nâbî burc u bârû kalmamış
“Yalvarıp yakaran insanlar gam askerinin zulmünden nereye sığınsın? Ey Nabî, himmet kalesinde burç kalmamış.”

-usanduk redifli gazel
mef‘ûlü mefâ‘îlü mefâ‘îlü fe‘ûlün  

Bir devlet içün çerhe temennâdan usanduk 
Bir vasl içün ağyâra müdârâdan usanduk 
“Bir anlık talihimizin açılması için feleğe yalvarmaktan usandık. Sevgiliye bir anlık kavuşma içen rakiplere (yabancılara) iyi görünmeye çalışmaktan usandık.”

Hicrân çekerek zevk-i mülâkâtı unutduk 
Mahmûr olarak lezzet-i sahbâdan usanduk 
“Hicran çeke çeke sevgiliyle buluşup konuşmanın zevkini unuttuk. Mahmur ola ola da şarabın lezzetinden usandık.”

Düşdük katı çokdan heves-i vuslata ammâ 
Ol dâ‘iye-i dağdağa-fermâdan usanduk
“Çoktan, büyük bir vuslat hevesine düştük, ama karışıklık çıkaran, huzurumuzu bozan bu isteklerden usandık.”

Dil gamla dahı dest ü girîbândan usanmaz 
Bir yâr içün ağyâr ile gavgâdan usanduk 
“Gönül, dertleriyle yaka paça olmaktan usanmaz; fakat bir sevgili için rakiplerle (yabancılarla) kavgadan usandık.”

Nâbî ile ol âfetün ahvâlini nakl it 
Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ'dan usanduk
“Nabî ile o sevgilinin macerasını anlat; Mecnun ile Leyla efsanesinden usandık.”



Nâbî-Hayriye

Nâbî-Hayriye

   Hayriye, Nâbî'nin en çok tanınan eseridir. Şairin, 1701’de, oğlu Ebu'lhayr Mehmet Çelebi için Halep'te kaleme aldığı bu eseri, 35 bölüm ve 1660 beyitten oluşmaktadır. Nâbî, eserini yazdığında oğlu Ebu'lhayr henüz yedi yaşındadır. Eser, Halep'te yazılmıştır. Nâbî, bu eseriyle hayat tecrübesini oğluna ve dolayısıyla bütün gençlere aktarmaya çalışmıştır. 

   Eser, şu bölümlerden oluşmaktadır : Giriş, eserin yazılış sebebi, İslâmın şartları, Kelime-i şehâdet, namazın fazileti, orucun önemi, hac, zekât ve sadaka, ilmin değeri, Allah'ı bilme ve irfan yolu, İstanbul'un güzellikleri, güzelliğin tanımı, tokgözlülük, alay ve mizahın zararları, cömertlik, güzel ahlâk, dedikodunun zararları, fal ve yıldız ilminin zararları, içki ve uyuşturucunun zararları, süs ve zînetin zararları, ayânların zulmü, yalan ve sahtekârlığın zararları, bahar, güzel söz ve şiir, sabırlı olma, ziraatın durumu, paşalık ve paşaların durumu, kadılık, tavla ve satranç, divân hocalığı talebi, iksîr ve kimyanın zararları, söz taşımanın zararları, tıp ilminin önemi, du'a bölümü. Nâbî, bu eserinde XVII. Yüzyıldaki toplum hayatındaki yozlaşmanın tahlilini yapmaktadır. 

   Oğluna, tavır ve davranışlar konusunda yol gösteren şair, onun sağlam bir dinî terbiye almasını, israf, sefahat ve boş uğraşlardan uzak durmasını ister. Şair, tasavvufu methetmekle birlikte, sahte şeyhlerin zararlarını da belirtir. Âyânlık, kassamlık, kadılık, pâşâlık gibi mesleklerdeki yozlaşmaya dikkat çeken Nabî; oğlu için en ideal mesleğin divân hocalığı olduğunu söyler.