n1

openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6

Şu Notu Ara:

nef'i eserleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nef'i eserleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

17. Yüzyılda Osmanlı'da Edebî Durum

17. Yüzyılda Osmanlı'da Edebî Durum

 XVII. Yüzyılda edebiyat, daha önceki temeller üzerinde gelişmesini sürdürmüş ve kendi içinde yeni terkiplere yönelmiştir. Asıl eğilim klasik üslûptan yana olmakla birlikte, Sebk-i Hindî ve hikemî üslup da önemli temsilciler yetiştirmiştir. Asrın sonlarında Sabit’teki mahalli üslup, asıl etkisini sonraki asırda göstermiştir.

 Çağatay ve Azerî sahasında ise, önceki yüzyıla göre bariz bir gerileme göze çarpar.  Edebiyatın merkezi yine İstanbul’dur. 72 şairin yetiştiği İstanbul’u, 44 şairle Edirne, 43 şairle Bursa takip eder.  Devrin padişahları, şairleri korumaya devam etmiştir. II. Ahmed, II. Osman, IV. Murat, IV. Mehmet ve II. Ahmed şiir yazma geleneğini devam ettirmişlerdir.

 Bu asır, her alanda önemli isimlerin yetiştiği, şairlerin Fars şairlerini geçtiklerini iddia ettikleri bir dönemdir. Asrın en önemli isimleri, Nef’î, Ş. Yahya, Na’ilî ve Nabî’dir. Mesnevi türünde Atayî, rubaide ise Haletî üstat isimlerdir. Nesirde ise Kâtip çelebi ve Evliya Çelebi gibi iki önemli isim yetişmiştir.

 Kaside ve gazel, Hint üslubunun da etkisiyle biçim ve içerik bakımından önemli bir değişime uğramıştır. Geleneksel imajların yerini, daha şahsî ve orijinal imajlar, yeni hayal ve mazmunlar almaya başlamıştır.

 Sebk-i Hindî, sözden ziyade anlam ve hayalin öne çıktığı, girift, ince ve derin anlam ve hayallerin, çağrışım zenginliğinin önem kazandığı bir üsluptur.

 Mesnevi, bu asrın en çok gelişme gösteren türlerinden biridir. Şairler giderek daha yerli konulara yönelmişlerdir. Didaktik mesnevilerin yanında realist mesneviler de dikkat çekmeye başlar (Sabit ve Varvarî Ali Paşa’nın şiirleri gibi).

 Gerek Sebk-i Hindî gerekse mahalli üslûp, şiir diline o zamana kadar girmemiş kelime ve deyimlerin girmesine yom açmıştır.

 Sosyal ve siyasi yapıdaki çürüme, şairleri hiciv ve hezl yazmaya yöneltmiştir. Nef’î, Küfrî-i Bahayî gibi.

 Nesir sahasında, dil daha da ağırlaşmış; sanatlı nesir Veysî ve Nergisî’nin eserleriyle okunmaz hâle gelmiştir. Tezkirelerde ise, biyografiler önceki asra göre daha da kısalmıştır.

Nef'i- Hayatı, Sanatı ve Edebî Kişiliği

Nef'i: Hayatı, Sanatı, Eserleri

Nef’î, kendisine has bir üslûp sahibi şairlerden biridir. Kaside türünde Türk edebiyatının en büyük üstadıdır. Asıl adı Ömer’dir. Erzurum'un Pasinler (Hasankale) ilçesinde doğmuştur.

 Eğitimini Hasankale ve Erzurum’da tamamlamıştır. Eğitimi sırasında şiir yazmaya başlamış ve ilk şiirleinde Darrî (zarara mensup) mahlasını kullanan şair, daha sonra Nef’î (faydaya mensup) mahlasını almıştır. 

Nef’î, Celalî isyanlarını bastırmaya çalışan Kuyucu Murad Paşa’yla tanışmış, onun yardımıyla İstanbul’a gelerek Divan-ı Hümayun’da kâtip olmuştur. 

 I.Ahmet’e sunduğu kasidelerle kendisini tanıtarak, onun iltifatını kazanmıştır. I.Ahmet’e 8 kaside sunan şair, I.Mustafa için hiç kaside yazmamış, Genç Osman için 3, IV. Murad için ise 12 kaside yazmış, asıl şöhretini onun devrinde kazanmıştır. 

 Padişahlara olan bu yakınlığı, rakiplerinin düşmanlığına sebep olmakla birlikte devrinde şairler sultanı olmuştur. 

 IV. Murad’ın Siham-ı Kazâ’yı okurken, yakınına yıldırım düşmesi üzerine memuriyetten alınarak Edirne’ye sürülmüş; fakat sunduğu kasidelerle affedilerek yeniden İstanbul’da memuriyete başlamıştır.

 Iv. Murad’ın emriyle, Bayram Paşa tarafından boğdurularak öldürülmüş, cesedi de denize atılmıştır. 

 Sairin Türkçe ve Farsça Divanı ile Siham-ı Kaza adlı bir hiciv mecmuası vardır. Farsça Divanı’nda yer alan Tuhfetü’l-Uººâk adlı 97 beyitlik kaside de müstakil bir eserdir.

Nef’î, çok az yazan, yazdıklarında mükemeliyete ulaşmaya çalışan bir şairdir. 

Nef’î, bir ses ve ahenk şairidir. Bakî’deki ses, onun mübalağalı üslûbu, yüksek perdeden gür sesiyle daha ileri bir merhaleye taşınmıştır. O, âhenkle anlamı birliştirmeyi başarmış, yüksek, ihtişamlı bir söyleyişe sahip bir şairdir. Ondaki ses, ince, narin bir se değil, iniş çıkışları olan, tok sesli bir âhenktir. Devrinden başlarayarak bütün şairler onun kaside üstadı olarak tanımışlardır. 

Nef’î, Arap edebiyatından Mütenebbî, Fars edebiyatından Hâfız, Enverî ve Muhteşem-i Kaşânî gibi şairlerden etkilenmiştir. Sanatının ikinci Örfî, Enverî ve Hakanî gibi Sebk-i Hindî şairlerinin etkisinde kalmıştır. Kendisini “Rum’un Örfî’si” (Akkuş 1993: 218) olarak nitelendirir. 

 Farsça Divanı, Türkçe Divanına göre daha çok tasavvufî bir içeriğe sahiptir 

 Şiirlerinde açık fakat güçlü bir söyleyişe sahip üslup vardır. Bu açıdan Arap şairlerinden Mütenebbî‘ye benzetilir. O, manayı edebî sanatların arkasına gizlemeden, doğrudan doğruya söyleme yoluna gitmiştir. 

Mübalağalarındaki aşırılık ve hayal derinliği bakımından, Orfî ve Enverî‘ye benzer. Mübalağa sanatını en iyi kullanan şairlerden biridir. 

Kendisinden üstün şair tanımayan Nef'î, şiirlerinde "ben" zamirini çok fazla kullanan bir şairdir. Başkalarının kendisini anlayamayacağını düşünerek, her fırsatta kendisini övmüştür. Devlet büyüklerini hatta Paygamber’i övmek için yazdığı kasidelerinde bile, kendini övmek ön plana çıkar.

Nef’î, 62 kaside ile en çok kaside yazan şairler arasında yer alır. Rahat ve kendinden emin üslubuyla Türk edebiyatında kaside üstadı olmuştur. 

 Siham-ı Kaza’da, Nev’îzade Atayî, Ganizade Nadirî, Derviş Ali, Halil Paşa, Recep Paşa, Azmîzade Haletî, Kafzade Fa’izî ve Şeyhülislâm Yahya hakkında söylenmiş ağza alınmayacak hicivler vardır. 

Nef’î’nin en önemli özelliği “övgü ve yergi şairi” olmasıdır. O, övgü ve yergide ifrat ve tefrit yolunu seçer. Kırım Hânı’nın hizmetine giren babasını bile hicvetmekten çekinmez. 

O hicvin yaratılışına uygun düştüğünü düşünür: “Kahpe hicvine tenezzül mi ederdüm ammâ / Bir kazâ ile bu da tab’uma çesbân düştü”

 Sadrazam Gürcü Mehmet Paşa, kendisine yazılan ağır hicivler sebebiyle onu öldürtmeye niyetlendiği, ancak şeyhülislâmın fetvâ vermediği söylenmektedir. Onun genel bir kabulle, yazdığı bir hicivden dolayı katledildiği bilinmektedir. Bazı mecmua ve yazma divan nüshalarında bulunan bir şiirindeki şu bentler, katline sebep olarak gösterilmektedir:

 Sâhib-hilâfet Oldu dev âfet 
Kuzgun kıyâfet Anlar da bunda 
Nef’î vefâdır Şi’riyle nâdir 
Ol puşt-ı kâfir Onlar da bunda 

Onun, hicivlerinden ziyade siyasi bazı faaliyetleri sebebiyle öldürülmüş olabileceği de söylenmektedir.

Nef'i- Sözüm Redifli Kaside(Na'at)

Der- Na’t-ı Seyyid-i Kâinât ‘Aleyhi Efdalü’s-Salevât

 Kaside, Hz. Muhammed’i övmek amacıyla yazılan bir na’ttir. Klâsik edebiyatta, türünün en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. Na’tin, 1-29. beyitler arası fahriye, 30. beyit girizgâh, 31-41. beyitler arası methiye, 42-45. beyitler arası dua bölümüdür. Nesib bölümünün konusu, şairin kendi sözü ve şairliğinin övgüsüdür. 

1. Ukde-i ser-rişte-i râz-ı nihânîdür sözüm 
    Silk-i tesbîh-i dür-i seb’a’l-mesânîdür sözüm 

   “Benim sözüm, gizlilik sırlarının ipucunun düğümüdür. Sözüm ise fatiha suresinin incilerinin dizildiği tesbihin ipidir.”

2. Bir güherdür kim nazîrin görmemişdür rûzgâr 
    Rûzgâra âlem-i gayb armağanıdur sözüm

   “Benim sözüm alemin bir benzerini daha görmediği bir cevherdir. Sözüm, bu zamana gayp aleminden getirdiğim bir armağandır.”

3. Rûzgâr ihsânumı bilmiş yâ bilmemiş 
    Âleme feyz-i hayât-ı câvidânîdür sözüm 

   “Bu devir benim ihsanımı bilmiş veya bilmemiş, önemli değildir. Benim sözüm âleme ebedî/ölümsüz hayatın bereketini verir.”

4. Ehl olan kadrin bilür ben cevherem medh eylemem 
    Âlemin sermâye-i deryâ vü kânıdur sözüm  
  
   Şair, kendisini cevhere, sözünü de deniz ve maden ocaklarının sermayesine benzeterek; sözünün diğer şairlerin söylediklerinin kaynağı olduğunu iddia etmektedir. Asıl olan onun sözüdür. Bu sebeple kendisini övmesine gerek yoktur.

5. Bî-araz bir cevher-i sâfidür ammâ muttasıl
    Ehl-i tab'un zîver-i tîg ü sinânîdür sözüm 

   “Benim sözüm saf, arazsız bir cevherdir. Fakat her zaman şairlerin kılıç ve mızraklarının süsüdür.”

6. Ya' ni kim endîşe-sencân-ı cihânun da'imâ
     Hem sarîr-i kilki hem vird-i zebânîdür sözüm 

   “Yani benim sözüm, cihanın düşüncelerini tartarak söyleyenlerin (şairlerin), her zaman hem kalemlerinin cızırtısı, hem de sürekli tekrarladıkları sözdür.”

7. Bir benüm gibi cigerdâr ehl-i tab' olmaz dahi
   Cevher-i tîğ-i kazâ-yı nâ-gehânîdür sözum 

   “Benim kadar yürekli başka bir şair yoktur. Benim sözüm ansızın gelen kaza okunun kılıcının cevheridir.”

8. Gamze-i dil-ber n'ola reşk eylese endîşeme
    Hırz-ı bâzû-yı dil-i sâhib-kırânîdür sözüm  

   “Sevgilinin yan bakışı benim düşüncemi kıskansa şaşılmaz. çünkü benim sözüm bahtı açık kişinin gönlünün kol muskası gibidir.”

9. Ol kadar pür-şîvedür gûyâ ki bikr-i fikrimün
    Gamze-i merd-efgen-i nâ-mihribânîdür sözüm 

“İşve, cilve dolu sözüm, sanki düşünce bakiremin acımasız, yiğit öldüren gamzesidir.”

10. Ol kadar dil-dûzdur gûyâ ki bir şûh âfetün
      Nâvek-i müşgîn-kemân-ı ebrûvânîdür sözüm 

“Sözüm, o kadar gönülleri etkileyici (delici)dir ki; sanki şuh bir güzelin misk kokulu yaya benzeyen kaşlarından çıkan bir oktur.” 

11. Âyet-i Nûn ve'l-kalemdür mushaf-ı sînemde yâ
      Rüstem-i endîşemün tîr ü kemânîdür sözüm

“Sözüm, Kur’an’a benzeyen göğsümdeki “Nûn ve'l-Kalem” ayetidir veya düşünce Rüstemi’nin attığı ok ve yaydır.”

12. Bir gülistândur hayâlüm dil şükûfte bülbülü
      Ol gülistânun latîf âb-ı revânîdür sözüm

   “Benim hayalim bir gül bahçesi, gönlüm onun şakıyan bülbülü, sözüm de o gül bahçesinin akan, latif,güzel suyudur.”

13. Bir şebistândur devâtum hâme zengî hâdimi,
      Ol şebistânun arûs-ı dil-sitânîdür sözüm

“Benim hokkam bir gelin odası, kalemim onun zenci hizmetçisi, sözüm de o gelin odasının gönül alıcı, güzel gelinidir.”

14. Âferiniş tûtî-i endîşeme bir dâmdur
      Kim o dâmun dâne-i pür-imtinânîdür sözüm

 “Bütün yaratılmışlar, benim fikir papağanımı yakalamak için tuzak kurmuşlardır. Sözüm ise, o tuzağın minnet borçlu oldukları tanesidir.”

15. Kimse inkâr idemez mâhiyyet-i endîşemi
      Ehl-i reşkün nüsha-i ıkd-ı lisânîdür sözüm 

“Benim fikrimin değerini kimse inkar edemez. Sözüm, beni çekemeyen kıskanç insanların dillerini bağlayan bir muskadır.” 

16. Âfet-i aynü'l-kemâl-i reşk kâr etmez bana
      Def'-i zahm-ı çeşm-i Hallâk-ı ma'ânîdür sözüm

“Kıskançlığın en keskin gözünün belası bile bana tesir etmez. Benim sözüm Hallâk-ı ma'ânî’nin gözünün açtığı yarayı bile def eder.”

17. Hâk-i pâyüm sürme eylerse aceb mi rûzgâr 
      Unsur-ı ruh-ı Kemâl-i İsfahânîdür sôzüm 

“Dünya benim ayağımın toprağını sürme yapsa şaşılır mı? Çünkü benim şiirim Kemâli İsfahânî'nin ruhunu meydana getiren temel unsurdur.

18. İşte hallâk-ı ma'ânî şimdi geldi âleme 
      Gûş edün âsârını kim tercemânîdür sözüm 

“İşte gerçek manalar yaratıcısı dünyaya şimdi geldi. Onun izlerine, etkilerine kulak verin. Hepsi benim sözümün tercümanıdır.” 

19. Sonra gelsem dehre hallâk-ı ma'ânîden n'ola 
      Kâleb-i huşk-i hayâle rûh-ı sânîdür sözüm 

“Dünyaya manalar yaratıcısı (Kemaleddin-i İsfehanî)ndan sonra gelsem ne zararı var? Çünkü benim sözüm, hayalin kuru kalıbına ikinci bir ruhtur.”

20. Nüktede âlem harîf olmaz bana gûyâ benüm 
      Her ne söylersem cevâb-ı len-terânîdür sözüm 

“İnce, güzel söz söylemede kimse bana eş olamaz. Konuşan, şiir söyleyen sadece benim. Ben ne söylersem hepsi “len-terânî” cevabıdır.”

21. Her ne söylersem kazâ mazmûnını isbat eder 
      Anı bilmez ki hitâb-ı imtihânîdür sözüm 

“Kaza, ben ne söylersem onun içindeki anlamı gerçekleştirir. Onlar, sözlerimin imtihan sözü olduğunu bilmezler.”

22. Ben ne Keşşâfum ne sâhib-keşf ammâ ma'nide 
      Mû-şikâf-ı nüktehâ-yı âsmânîdür sözüm

“Ben, manada ne Keşşâf, ne de keşif sahibiyim. Sözüm, semavî (İlahî) nükteleri kılı kırk yararcasına, dikkatlice açıklar.”

23. Binde bir ma'nâyı nazm etmem yine bir lafz ise 
     Yoklasan mecmû'a-i râz-ı nihânîdür sözüm  

“Sözlerim sadece basit bir sözden ibaret olsaydı, mananın binde birini bile nazm etmezdim. Dikkatlice bakarsan, benim sözüm gizlilik (İlahî) sırlarının toplandığı bir mecmua gibidir.”

24. Hâsid-i kec-rev hayâle râst gelmezse n'ola 
      Ehl olan yârâne her dem yâr-ı cânîdür sözüm 

“Yanlış yoldaki, kıskanç insanlar benim hayallerimi anlayamasalar şaşılır mı? Benim sözüm, şiirden anlayan, ehil insanlara candan bir dosttur.”

25. Ben cihân-ârâ şehenşâh-ı cihân-ı ma'niyem 
      Sözlerün de pâdişâh-ı kâmrânîdür sözüm 

“Ben mana âleminin cihanı süsleyen yüce sultanıyım. Sözüm de bütün sözlerin bahtiyar sultanıdır.”

26. Dönse şemşîr-i hatîbe n'ola şemşîr-i zebân
      Mülk-i nazmun hutbe-i emn ü emânîdür sözüm 

“Dil kılıcı, hatibin kılıcına benzerse bunda ne var? Benim sözüm nazm ülkesinin güven ve korkusuzluk veren hutbesi gibidir.”

27. Tab'umun bir tercemân-ı ter-zebânıdur kalem 
      Hâmemün bir hem-zebân-ı nüktedânîdür sözüm 

“Kalem, benim şairliğimin tâze dilli (orijinal) bir tercümanıdır. Sözüm de, kalemimin nüktedan bir dildaşı, arkadaşıdır.”

28. Pâsbân olmış bir ejderdür kalem genc-i dile 
      Kim o gencün şeb-çerâğ-ı pâsbânıdur sözüm 

“Kalem, gönül hazinesini bekleyen bir ejderdir. Sözüm, o hazinenin bekçisinin elindeki ışıktır.”

29. Tâ sabâh-ı haşre dek bin mübtelâyı mest eder
      Bezm-i aşkun neşve-i rıtl-ı girânıdur sözüm

“Sözüm kıyamet sabahına kadar, aşk meclisinde binlerce müptelayı (âşıkı) sarhoş eden büyük kadehin coşkusunu verir.”

30. Rind-i hüşyâram harâbât-ı mahabbetdür dilim 
      Âşık-ı her-câyîyem vahdet nişânıdur sözüm  

“Aklı başında, ayık bir rindim, gönlüm sevgi meyhanesidir. Herkese gönül veren, kararsız bir aşıkım, fakat sözüm vahdet nişanıdır.”

31. Olalı peygamber-i âhir-zamâna na't-gû 
      Âb-ı rûy-ı ümmet-i âhir-zamânîdür sözüm

“Son peygambere na't söylediğimden beri, sözüm ahir zaman ümmetinin yüzü suyudur.”

32. Na’t-ı şâhenşâh-ı evreng-i nübüvvet kim anın 
      Feyz-i medhiyle dilin cân-ı cihânıdır sözüm

“Peygamberlik tahtının en büyük padişahının na’tının feyziyle , sözüm gönül cihanının canıdır.”

33. Cân-ı âlem fahr-ı âdem Ahmed-i mürsel ki tâ 
      Haşr olunca na’t-gûy u na’t-hânıdır sözüm  

“Benim sözüm, evrenin canı, insanlığın övüncü, Allah tarafından gönderilmiş peygamber Ahmed için, kıyamete kadar onun niteliklerini söyler.”

34. Olalı gavvâs-ı deryâ-yı hayâl-i midhati 
     Cevherî-i tab’umın zîb-i dükânıdır sözüm  

“Onun övgüsünün hayal denizinin dalgıcı olalı, sözüm şairliğiminin mücevherci dükkanını süslemektedir.”

35. Ol kadar el verdi ma’nâ feyz-i evsâfiyle kim 
      Gûyiyâ miftâh-ı genc-i şâygânîdür sözüm 

“Onun niteliklerinin bereketiyle o kadar anlamlar buldum ki; sözüm sanki Hüsrev’in hazinesinin anahtarıdır.”

36. Maşrık-ı subh-ı hidâyetdür senâsiyle dilüm 
      Mihr-i kudsî -pertev-i kevkeb-feşânıdır sözüm  

“Onu överken, gönlüm hidayet sabahının doğduğu yer; sözüm ise onun yıldız saçan kutsal ışıklı güneşidir."

37. Kevkeb-efşân âfitâb olmazsa ger ol maşrıkın
      Ikd-ı pervîn-i güsiste-rîsmânıdır sözüm 

“Sözüm, yıldız saçan güneş olmasa bile; o yerin ipi kopmuş ülker yıldızının gerdanlığıdır.”

38. Başlasam mi’râcını tahkîke âb u tâb ile 
      Gevher-i şehvâr-ı gûş-ı Ümmühânîdür sözüm

“Onun miracını, canla başla anlatmaya başlasam; sözüm Ümühanî’nin kulağındaki büyük inci gibi olur.”

39. Addolınmaz mu’cizâtı hadden efzûn neylesin 
      Gerçi kim bir râvî-i mu’ciz-beyânîdür sözüm 

“Sözüm, her ne kadar mucizevi sözler söyleyen bir rivayetçi ise de; peygamberin mucizeleri o kadar fazladır ki, onu anlatmaya gücü yetmez.”

40. Gerçi ben dûrum cenâbından hele şükrüm budur 
      Çehre-fersâ-yı cenâb-ı âstânıdır sözüm

“Gerçi, ben onun huzurundan uzağım; ama yine de sözümün onun eşiğine yüz sürmesine şükrediyorum.”

41. Nef’îyem endîşe-i na’tiyle oldum kâm-yâb 
      Nâ-murâdân-ı cihâna müjdegânîdür sözüm

“Ben Nef’îyim; onun na’tının düşüncesiyle bahtiyar oldum. Sözüm, cihanda muradına ermemiş insanlara bir müjdedir.”

42. Hâk-pây-ı na’t-gûyânam ki arş-ı a’zamın 
      Zikr ü tesbîh-i lisân-ı kudsiyânıdır sözüm 

“Ben na’t yazanların ayağının toprağıyım. Sözüm, büyük, ilahî arştaki meleklerin bile zikir ve tesbihi olmuştur.”

43. Şâdkâm oldum neşât-ı feyz-i na’t-ı pâk ile
      Şimdiden sonra du’â-yı şâdmânîdür sözüm

“Peygamber’in pak na’tının verdiği mutlulukla bahtiyar oldum. Bu sebeple, bundan sonra sözüm mutluluk duası olacaktır.”

44. Tâ ki ma’nâ-yı latîf ü lafz-ı reng-âmîz ile 
      Rûzgârın bir dil-ârâ dâstânıdır sözüm

“Renkli sözler ve latif manalarla bezendiğinden beri; sözüm devrin gönülleri süsleyen bir destandır.”

45. Her dem endîşemden olsun rûhuna yüz bin selâm 
      Arşa dek îsâle peyk-i râygânîdür sözüm

“Her an, peygamberin ruhuna yüz binlerce selam olsun. Sözüm, bu selamı Arş’a(göklere) kadar ulaştıran gönüllü bir habercidir.”

Nef'i/ Siham-ı Kaza

-Sa’âdet ile nedîm olalı peder Hâna 
Ne mercümek görür oldı gözüm ne tarhana

“Peder hana, mutlulukla arkadaş olalı, gözüm ne mercimek, ne tarhana gördü.”

-Züğürtlük âfetüm oldı ‘aceb midür itsem 
Peder gibi buradan ben de ‘arz-ı cer Hâna

“Züğürtlük başıma bela oldu. Peder gibi ben de para isteğimi hana arz etsem, şaşılır mı?”

-Eger müsâ’ade itmezse bir tulum yağa 
İki tulum kumuz olsun nedür zarar Hâna

“Eğer, bir tulum yağa izin vermezse, iki tulum kumuz olsun. Bunun hana zararı nedir?”

-Buna da hısset olur mı ki günde bin Tatar 
Tulum tulum kumuzı pîşkeş çeker Hâna

“Buna da cimrilik olur mu? Günde bin Tatar, tulum tulum kumuzu Hana peşkeş çeker.”

-Peder de mi ‘aceb imsâk Hânda mı bilmem 
Nezâket ile bunı kim su’âl eder Hâna

“Cimrilik pederde mi, yoksa handa mı acaba? Bunu nazikçe hana kim sorabilir?”

-Peder degül bu belâ-yı siyehdür başuma 
Sözüm yirinde n’ola güç gelürse ger Hâna

“Bu peder değil, başıma kara bir beladır. Sözüm yerinde söylenmiştir, hana ağır gelse de ne var?"

-Benüm züğürtlük ile ellerüm taş altında 
Müzahrefâtun o dürr ü güher satar Hâna

“Benim züğürtlükten ellerim taş altında. O ise süprüntülerini inci ve cevher olarak hana satar.”

-Ben ıztırâb ile bunda semâ’a girmede ol 
Dü beyt okur nağamât ile def çalar Hâne

“Ben ıstırapla buralarda dolaşırken, o hana ezgi ile iki beyit okuyup göklere çıkmakta.”

-Zügürd olursam olaydım ne çâre kâ’il idüm 
Olaydı baş sokacak denlü muhtasar hâne

“Züğürt olursam olayım, elden ne gelir? Başımı sokacak küçük bir ev olsaydı buna razı olurdum”

-Hudâ bilür ki sözüm serteser hakîkatdür 
Baş ağrıdur der isem lîk serbeser Hâne

“Allah bilir, sözüm baştan sona gerçektir. Fakat, hana söylersem onun başını ağrıtır.”

-O demde kim peder-i nâbekâr-ı sifle-nihâd 
Beni garîb koyup oldı hem-sefer Hâne

“O sırada, alçak tabiatlı hayırsız peder, beni garip koyup hana yoldaş oldu.”

-İki kasîde komışdı ekâbiri cer içün 
Anunla toldı yine şehr içinde her hâne

“Büyüklerden caize için iki kaside koymuştu. Onunla bile şehr içindeki bir ev bile doldu.”

-Ne câ’ize ne sıla var bu yerde meddâha 
Meger idem yine varınca ber-güzer hâne

Peder bu mısra’ı hod kendi söylemişdi bilür 
Minâre üstine laklak çıkar yapar hâne 

Giderdüm âh velî korkaram ki ‘ammüm de 
Tuyarsa gitdigim ardumca cân atar Hâna

Belâ bir iken üç olurdı başına
 Hânun Ederdi her biri bir gûne ‘arz-ı cer Hâna

Üçi de cerr-i muvâfık ederdi birbirine 
Biri birin yine tenhâda hem geçer Hâna

Belâ budur ki ri’âyet ederse Hân bize ger 
Ne denlü var ise cerrâr ‘azm eder Hâna

Bu denlü ‘asker-i cerrâra memleket lâzım 
Ne kişver-i Leh ü Çeh ne Kırım yeter Hâna

Bu hayret ile varup geldigümce ahbâba 
Kimi söger pedere kimisi güler Hâna

Birisi Mîr Şeref’dür kadîmi ahbâbun 
Du’â-yı hayr eder olmaz hem ol kadar Hâna

Görünce hâlimi şetm-i galîz eder eder pedere 
Döner yemîn eder ardınca hem natar Hâna

Ki Hân sevâba girüp ger babanı katl itse 
Du’â ederdi felekden ferişteler Hâna

Niçün deyince hemen handenâk olup der kim 
Niçe nedîm olur öyle le’îm-i har Hâna 

Denâ’etinden eger bir latîfe nakl etsem 
Olurdı tuhfe-i makbûl mâ-hazar Hâna 

Soyardı na’lini ölmiş eşeklerün yolda 
Verürdi nân ü piyâza konunca her hâne

Nigâh-ı hasretile reng ü fer komaz bilürem 
Meded tuyurmasun ana gelince zer hâne 

Kırımî Hân sana verse babandan artar mı
Yabana söyleme verme varup keder Hâna

Babana bin deve sana da bir keçi verse 
Anı dahi bana ver diyü göz kapar Hâne 

Kanâ’at eyle baban gibi olma pes cerrâr
 ………….de tek verme derd-i ser Hâne 

Tevekkül eyle cenâb-ı Hudâya ahvâlün 
Ne şer’i âhere ‘arz eyle ne Tâtâr Hâna