Aşk Kavramı
Divan Edebiyatı'nda aşk beşeri ve ilahi olmak üzere iki farklı biçimde işlenir.Bu iki biçimde de duru bir aşktan, duru bir sevgiden söz edilir. Bu aşk konusu her iki biçimde de esas konudur.
Beşeri aşk, dünyevi zevkleri barındıran aşktır. Şair, sevgiliye karşı en derin ve en samimi duyguları besler. Bununla birlikte sözkonusu olan "duru" bir aşktır.
Sonsuz bir aşk yaşayan şair, gerektiği takdirde bu uğurda ölüme kadar gider. Ayrıca, gizlilik esastır. Bunun yanında bilinmesi gereken bir diğer önemli nokta da bu aşkın tek taraflı olduğudur. Şair, sevgiliye asla kavuşamaz, yani vuslat yoktur. Bu nedenle aşık derin yaralar alır. Bu yaralar asla kapanmaz. Ancak şair, çektiği acıdan mutludur. Başka bir değişle Divan Edebiyatı'nda aşk, üzüntü ve hazan ile birlikte yaşanır. En önemlisi de bu aşk, mübalağa ile anlatılır.
Tasavvufi aşk ise, bütün bu kavramların ardında yatar. Aşık her zamanki gibi şair olmakla beraber, maşuk Allah olarak düşünülür. Bu anlamda Allah ile tek vücut olma (Vahdet-i Vücut) gayesindeki şair, O'na olan aşkını bu şekilde anlatır.
Aşık
Şairin kendisidir. Son dere acizdir. Seviliden asla karşılık alamaz. Sevgilinin ona bir yan bakışı bile kendisini yaralar, kahreder. Sevgili, kendisine asla yüz vermez. Aşkına karşılık alamadığı için her zaman üzgündür. Bu üzüntü onun hoşuna gider. Bir bakıma bu üzüntüyle beslenir. Sadıktır, sevgilinin sözünden çıkmaz, çıkamaz. Yeri geldiğinde sevgili uğruna can vermeye hazırdır ayrıca. Bunların yanında her zaman bahtsızdır. +
Aşığın pek çok özelliği vardır ama bunların en dikkat çekici olanı aşığın düta(iki büklüm) olmasıdır. Boynu her zaman eğiktir. Sevgili karşısında yaşadığı acizlikten ötürü bu durumda olan aşığın tek derdi bu da değildir. Rakiblerle de baş etmek durumundadır ki, bu da ona büyük acılar çektirir. Zira sevgili, rakiblerine yüz vermesine rağmen kendisine bakmamaktadır.
Bunlarında yanında aşık; çaresiz, bitap, gam yiyen, gözü ve kalbi kan ağlayan kişi, olarak da anılır. Şiirde kendisinden "seyd, kul, mahcir, micmer, kurban, nergis, azrâ, mübtelâ, divâne, güzel şarkı söyleyen kuş" olarak çekinmeden, dürüst bir şekilde bahseder. Aşığın tek silahı ise "âh" etmesidir.
Maşuk(Sevgili)
Uğruna beyitler yazılan, Divan Edebiyatı'nın baş kişisidir. Acımasızdır ve aşığın çektiği acılara aldırış etmez. Taş kalplidir, kötü niyetlidir. Sözünde durmaz. Sebepsiz yere acı çektirir, bundan da zevk alır. Aşık ne kadar ağlarsa onun için o kadar iyidir. Sevgili, asla yâr olmaz. Kimseye varmaz. Aksine aşıklarını kıskandırır. Bütün bunlara rağmen kendisinden hesap sorulamaz, kendisi ayıplanamaz. Çünkü kendisinin bu vasıfları kabul edilmiştir.
Aşık bu durumdan memnundur. Sevgili ne kadar acı çektirirse çektirsin, ne kadar kıskandırırsa kıskandırsın, ne kadar aşk oyunu oynarsa oynasın, sorun değildir. Çünkü sevgilinin bunları kesmesi yani acı çektirmeyi kesmesi, ilgi ve alakayı kestiği anlamına gelmektedir.
Nazlıdır, can alıcı olduğu gibi, can vericidir de. Uğruna köle olan aşıkları vardır. Aşıklar onun için canlarını verirler. Onun hayaliyle yetinirler. Onu gördükleri günü bayram ilan ederler.
Çok güzeldir, duru bir güzelliği vardır. Uzun boyludur, beli kıl kadar incedir, dudağı bir gül kadar kırmızıdır, suratı asıktır. Saçları düz ve olabildiğine uzundur. O kadar güzeldir ki, bütün dertlere deva olur. Onsuz her şey yalandır, önemsizdir.
Sevgilinin bu özelliklerinin yanında kimi zamanlar erkeklere özgü nitelikler taşıdığı da görülür. Yani kesin bir cinsiyeti yoktur. Aksine, bütün bu özelliklerden daha yüce bir vasfa sahiptir. Her zaman platonik olarak sevildiği de göz önüne alındığında, Tasavvufi düşünceden yola çıkılarak sevgilinin aslında "Allah" olduğunu ve aşıkların da Allah'ın kulları olduğunu anlayabiliriz.
Sevgili, şiirlerde pek çok şekillerde zikredilir. Melek, huri, Kıble, gül, serv, peri olarak anılabilir. Bir mum olarak zikredildiğinde aşıkları etrafında pervane olarak düşünülür. Kıble olarak anıldığında aşıklar ona dönüp namaz kılan insanlardır. Kendisi sultan ise, aşıkları onun kullarıdır.
n1
openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6
Şu Notu Ara:
klasik türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
klasik türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mart 2018 Pazartesi
Şeyhülislam Yahya
Şeyhülislam Yahya
Şeyhülislam Bayramzâde Zekeriya Efendi’nin (ö. 1001/1593) oğlu olan Yahyâ Efendi 960/1552’de İstanbul’da doğmuştur. Kültürlü bir çevrede yetişen şair, başta babası olmak üzere zamanın önemli bilginlerinden dersler almıştır.
Yahyâ, İstanbul’da çeşitli medreselerde müderrislik görevinde bulunduktan sonra sırasıyla, Şam, Mısır, Bursa, Edirne ve İstanbul kadılıklarında bulunmuştur. Daha sonra iki defa Rumeli kazaskerliği görevinde bulunan şair, Sultan II. Osman’ın şehit edilmesinin ardından 1031/1622 yılında şeyhülislam olmuştur.
Şeyhülislam Yahya devrin diğer ulemasıyla birlikte, Sultan I. Mustafa’nın devlet işlerini yürütmekten acizliği sebebiyle tahttan indirilmesine fetva vermiş, yerine çocuk denecek bir yaşta IV. Murad tahta çıkarılmıştır.
Sadrazam Kemankeş Kara Ali tarafından 1032/1622 yılında şeyhülislâmlıktan azledilen şair, üç yıl aradan sonra tekrar aynı göreve atanmış fakat 1040/1631’deki ayaklanan sipahilerin ısrarıyla yeniden görevinden alınmıştır.
Bir süre Topkapı civarında Şeyh Sinan köyündeki çiftliğinde inzivaya çekilen şair, 1043/1634 yılında yeniden şeyhülislamlığa getirilmiş ve Sultan IV. Murad’ın yakın dostluğunu kazanarak hayatının en parlak dönemini yaşamıştır. IV. Murad’ın ölümünden sonra Sultan İbrahim döneminde de makamını korumayı başaran Yahya, görevi başındayken 1053 / l644’te ölmüştür.
Şeyhülislamlık görevinde yaklaşık 18 yıl kalan şair, nüktedan, adaletten taviz vermeyen tavizsiz tavrı, dürüst kişiliği ve uzak görüşlülüğü ile etrafında daima saygı ve sevgi görmüştür. Kaynaklarda bu yönüyle ilgili birçok anekdot anlatılmaktadır.
Yahyâ’nın en önemli eseri Dîvân’ıdır. Matbu nüshanın (İstanbul 1334) başında şairin hayatıyla ilgili İbnülemin M. Kemal İnal’ın uzun bir girişi vardır. Eserde ağırlığı 349 şiirle gazelleri oluşturur. Kasidelerinin sayısı ise oldukça azdır. Dîvân’ın tenkitli metni de yayımlanmıştır.
Bunun dışında, Ferâ’iz Manzumesi Şerhi, Kasîde-i Bürde Tahmisi, Nigâristân Çevirisi, Fetavâ-yı Yahyâ adlı eserleri de vardır.
Yahyâ Efendi, klasik şiirin önemli isimlerinden biridir. Yazdığı gazellerle genç yaşında meşhur olan, diğer şairlerin takdirini kazanan şair, Bâkî’den Nedîm’e ulaşan çizgide önemli bir köprü olmuştur.
Nedîm, onun hakkında “Nef’î vâdi-i kasâ’idde suhan-perdâzdur / Olamaz ammâ gazelde Bâkî vü Yahyâ gibi” diyerek onun gazel sahasında üstat isimlerinden biri olduğunu söylemiştir.
Şiirleri, bir şeyhülislam olmasına karşılık genellikle rindane ve âşıkanedir. Şiirlerinde İlahî aşk ile gam ve keder yer bulamamıştır. Dini konulara da çok az yer vermiştir. Şiiri, aşk, şarap, saki, meyhane teması etrafında döner. Bu konudaki içten düşüncelerini başarıyla mısralara döker.
Yahya, bu özelliği sebebiyle Fatih Camii vaizlerinden Kadızadelerden Hurşit Çavuşoğlu isimli şeyh tarafından, “Mescidde riyâ-pîşeler etsin ko riyâyı / Mey-hâneye gel kim ne riyâ var ne mürâyî” beyti sebebiyle kâfirlikle suçlanmıştır (İbnülemin M. K. İnal, Dîvân- ı Yahya,İst.1334, s.9-10).
Bu yüzyılda klasik üslubun en önemli temsilcisi olan Yahyâ, Bâkî etkisinde kalmakla birlikte onun kadar sanata düşkün bir şair değildir. Şiirlerinde içten, akıcı, yalın bir söyleşiş vardır. Kelime oyunlarına, külfetli söyleyişlere rağbet etmez. Mahallî unsurlar, bulunduğu çevreyle ilgili tasvirler şiirlerinde önemli bir yer tutar.
Gazellerinin bir kısmı bestelenen şair, kelimeleri ve mahallî deyişleriyle konuşulan İstanbul Türkçesini en güzel kullanan isimlerden biridir.
Şeyhülislam Yahya'nın Gazelleri ve Metin Şerhi
mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün
Ne meclisler kurılmışdur ne sâgârlar sürilmişdür
Mahabbet bâdesine benzer olmaz hep görilmişdür
“Ne meclisler kurulmuş, ne kadehler sunulmuştur; fakat aşk badesine benzer bir şarap olmadığı her zaman görülmüştür.”
Gönül mir’âtını sad-pâre gördüm râh-ı zilletde
Mukarrer bir cefâ-cû seng-dil yâre urılmışdur
“Gönül aynasını bu perişanlık yolunda yüz parça olmuş gördüm. Onun cefa etmeyi seven, taş gönüllü bir sevgiliye vurulmuş olması kesindir.”
Senün bûy-ı dil-âvîzünle bahse eylemez cür’et
Buhûr-ı Meryemün ey gonce-fem gûşı burılmışdur
“Ey gonca ağızlı sevgili! Siklamen çiçeğinin kulağı burulmuştur. Bu sebeple Senin gönül çekici kokunla bahse girmeye cesaret edemez.”
Dilâ âlem yıkılmaz göklere âhun direk olsa
Bu çetr-i lâciverdi anun üstine kurılmışdur
“Ey gönül, ahın(dan) çıkan dumanın göklere direk olsa dünya yıkılmaz; bu lacivert çadıra (benzeyen gökyüzü) onun üstüne kurulmuştur.”
Dil-i meyyâl o servün hâk-i pâyinde karâr etmiş
Bulandı bir zaman Yahyâ hele şimdi durılmışdur
“Bu arzulu gönül, o servi boylu güzelin ayağının toprağında karar kılmıştır. Yahya, bir zaman bulanmıştı, hele şükür şimdi durulmuştur.”
---------
fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün
Birbirine girdiler dûlâblarla âblâr
Âblâr gâlib olınca döndüler dûlâblar
“Sularla dolaplar birbirine girdi. Sular galip gelince dolaplar dönmeye başladı.”
Ey melâhat bahrı nâfı sabâ vasf itmese
Ugramazlardı göbek burmasına gird-âblar
“Sabah rüzgârı bu güzellik denizinin göbeğine dokunmasaydı, girdaplar böyle göbek burmasına uğramazlardı (dönüp durmazlardı).”
Ârızı üzre ser-i zülfi düşer mikrâzdan
Gûyiyâ dil-ber kitâb-ı hüsnini i’râblar
“Makasla kesilmiş gibi yanağının üzerine düşen saçlarının ucu, sanki sevgilinin güzellik kitabını gösterir.”
Kalmışuzdur bâdenün keyfiyetin idrâkden
Aklumuz almışdur ey sâkî o la’l-i nâblar
“Şarabın mahiyetini anlamaktan aciz kalmışızdır. Ey sakî, o saf lal gibi dudaklar aklımızı almıştır!”
Pertev-i ruhsâr-ı sâkî şu’le-i câm-ı şarâb
Ayşa âgâz eyle Yahyâ geçmedin meh-tâblar
“Bir yanda sakinin yanağının ışıkları, bir yanda şarap kadehinin alevleri… Yahya, mehtap geçip gitmeden eğlenceye başla.”
Ne meclisler kurılmışdur ne sâgârlar sürilmişdür
Mahabbet bâdesine benzer olmaz hep görilmişdür
“Ne meclisler kurulmuş, ne kadehler sunulmuştur; fakat aşk badesine benzer bir şarap olmadığı her zaman görülmüştür.”
Gönül mir’âtını sad-pâre gördüm râh-ı zilletde
Mukarrer bir cefâ-cû seng-dil yâre urılmışdur
“Gönül aynasını bu perişanlık yolunda yüz parça olmuş gördüm. Onun cefa etmeyi seven, taş gönüllü bir sevgiliye vurulmuş olması kesindir.”
Senün bûy-ı dil-âvîzünle bahse eylemez cür’et
Buhûr-ı Meryemün ey gonce-fem gûşı burılmışdur
“Ey gonca ağızlı sevgili! Siklamen çiçeğinin kulağı burulmuştur. Bu sebeple Senin gönül çekici kokunla bahse girmeye cesaret edemez.”
Dilâ âlem yıkılmaz göklere âhun direk olsa
Bu çetr-i lâciverdi anun üstine kurılmışdur
“Ey gönül, ahın(dan) çıkan dumanın göklere direk olsa dünya yıkılmaz; bu lacivert çadıra (benzeyen gökyüzü) onun üstüne kurulmuştur.”
Dil-i meyyâl o servün hâk-i pâyinde karâr etmiş
Bulandı bir zaman Yahyâ hele şimdi durılmışdur
“Bu arzulu gönül, o servi boylu güzelin ayağının toprağında karar kılmıştır. Yahya, bir zaman bulanmıştı, hele şükür şimdi durulmuştur.”
---------
fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün
Birbirine girdiler dûlâblarla âblâr
Âblâr gâlib olınca döndüler dûlâblar
“Sularla dolaplar birbirine girdi. Sular galip gelince dolaplar dönmeye başladı.”
Ey melâhat bahrı nâfı sabâ vasf itmese
Ugramazlardı göbek burmasına gird-âblar
“Sabah rüzgârı bu güzellik denizinin göbeğine dokunmasaydı, girdaplar böyle göbek burmasına uğramazlardı (dönüp durmazlardı).”
Ârızı üzre ser-i zülfi düşer mikrâzdan
Gûyiyâ dil-ber kitâb-ı hüsnini i’râblar
“Makasla kesilmiş gibi yanağının üzerine düşen saçlarının ucu, sanki sevgilinin güzellik kitabını gösterir.”
Kalmışuzdur bâdenün keyfiyetin idrâkden
Aklumuz almışdur ey sâkî o la’l-i nâblar
“Şarabın mahiyetini anlamaktan aciz kalmışızdır. Ey sakî, o saf lal gibi dudaklar aklımızı almıştır!”
Pertev-i ruhsâr-ı sâkî şu’le-i câm-ı şarâb
Ayşa âgâz eyle Yahyâ geçmedin meh-tâblar
“Bir yanda sakinin yanağının ışıkları, bir yanda şarap kadehinin alevleri… Yahya, mehtap geçip gitmeden eğlenceye başla.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)