n1

openai-domain-verification=dv-OuBljpPUtRiMS8p8MjoeHoG6

Şu Notu Ara:

Ağız Bilimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ağız Bilimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Nurettin Demir: Ağız Terimi Üzerine


                                       Nurettin Demir: Ağız Terimi Üzerine
                                                         Türk Bilig 105-116

                                                              
                                               -Mevcut Kaynaklarda Ağız-

 A) Dil Bilgisi Kitaplarında

  Ergin’in grameri dil bilgisi kitaplarında önde gelen bir çalışmadır. Ergin’e göre ağız : Bir dilin bir şive içinde mevcut olan ve söyleyiş farklarına dayanan küçük kollara, bir memleketin çeşitli bölge ve şehirlerinin kelimeleri söyleyiş bakımından ayrı konuşmasına verilen addır. (1998:10)

  Şivelerde ses ve şekil, lehçelerde bundan ayrı olarak kelime farklılıkları, kelimelerin şahsında farklılıklar bulunur. (1998:10)

  Ergin’in bu tanımının dil gerçeğiyle bağı yoktur:

“İsderim Gideyim”(Kıbrıs)=ST “Gitmek İstiyorum”
  “Dereye gedip gazan guruklar, geesi yüyükler”(Alanya)=ST “Dereye gidip kazan kurmuşlar, giysi yıkamışlar.”
  
  Bu örneklerde sadece söyleyiş açısından değil, sözdizimi vb. gibi açılardan da farklılıklar bulunmaktadır. Ergin’in tanımına göre bunların “Lehçe” olarak geçmesi gerekmektedir. Ancak bu çoğaltılabilecek örneklerin Türkiye Türkçesi’nden etkilendikleri kesindir.

B)Sözlüklerde
  
  Türkçe’nin en güvenilir kaynaklarından biri olması beklenen TS’de Ağız için üç ana madde buluruz. Ağız ile eş anlamlı olarak kullanılan dialekt teriminin karşılığı olarak “lehçe” verilmekle yetinilir (366) ve esas olarak verilen karşılığı şudur:
  “Bir dilin sınırları içinde, bölgeler ve sınıflara göre değişen söyleyiş özelliği.”

 Ancak bu tanımın getirdiği sorular cevapsız bırakılmıştır: “Bir dilin sınırları” hangi sınırlardır? Devlet sınırlarıyla eş midir? Bunları kesinleştirmek mümkün müdür? “Bölgeler ve sınıflar” dan kasıt nedir? Yukarıda verdiğimiz örneklerde farklılıklar söyleyişle sınırlı kalmadığına göre alındığı bölgelerin konuşması tanım gereği ağız olamayacağına göre lehçe olarak anılmalıdır. Çünkü TS’de lehçe şu şekilde tanımlanmıştır: “Bir dilin tarihî, bölgesel, siyasî sebeplerden dolayı, ses, yapı ve söz dizimi özellikleri bakımından ayrılan kolu, diyalekt”

  Buna rağmen hiçbir çalışmada bu bölgelerin dili lehçe olarak geçmez. Bu durum, diğer standart sözlüklerde de farklı değildir. (bkz. Doğan 2001: 21; 1240; Püsküllüoğlu 1995: 53; Tuğlacı 1971: 34).

C)Terim Sözlüklerinde

  Dille ilgili terimler sözlüklerinde de ağız ile ilgili çeşitli tanımlar buluruz. Ağız araştırmalarının önemli bir ismi olan Korkmaz, çalışmasında şu şekilde tanımlamıştır: “Bir dilin veya lehçenin daha küçük yerleşim bölgelerinde yazı diline oranla birbirinden az çok ayrılan konuma biçimleri: Türkiye Türkçesinin İstanbul azı, Aydın azı, Konya azı, Nevşehir azı, Tara azı, Anadolu ve Rumeli ağızları gibi” (1992: 4)

  Ancak daha küçük olmanın ölçüleri nedir? Farklılık oranlarının miktarı nedir, ne kadar fark olursa ağızdan söz edebiliriz? Her konuşma biçimi ağız sayılabilir mi? Bu sorular cevapsız kalmaktadır.
  
  Topaloğlu ise “ Bir dilin, lehçeler içinde ses, yapı ve anlam bakımından bazı farklılıklar içeren, halkın konuştuğu değişik biçim. şeklinde tanımladığı halk dilinin’ daha küçük ayrılıklar gösteren belli yerleşim birimlerine ve kişilere göre has olan şekli” tanımını vererek ağızı tanımlar(1989: 81) Yani ağızı, belirsiz olan “halk dili” kavramının altına yerleştirmektedir.

  Hazırlanan diğer sözlüklerde de “dil ve lehçe alanı” kavramları kullanılmıştır. Ancak bu alanın kesinliği yoktur. Ayrıca yine tanımlarda farklılıklar söyleyişle sınırlanmıştır. Diğer baskılarda taşra ağzı kavramı kullanılmıştır ancak bu kavramın bir kesinliği yoktur.

D) Ağız Monografilerinde

  Yukarıda verilen örneklerden de görebileceğiniz gibi “ağız” terimine çeşitli nedenlerle kesin bir karşılık bulunamamıştır. Ağız araştırmaları Türkiye’de 1940’lara dayanır ve bugüne dek pek çok ağız araştırmacısı yetişmiştir. Bundan dolayı ağız teriminin karşılığına halihazırda bulunan kaynaklardan kolayca erişilebileceği düşünülebilir. Ancak durum ne yazık ki öyle değildir. Bunca araştırmaya rağmen ağız teriminin tanımını bulmaya, dildeki yerini saptamaya yönelik pek fazla çalışma bulunmamaktadır. Türkoloji’de teorik konulara ve konuşma diline önem verilmemesi bu eksikliğin iki önemli nedenidir. Ağız monografilerinde terim tarifinin yapılmasına gerek duyulmadığına göre dilbilimcilerin ağızdan ne anlaşılması gerektiğini bildiği ve bu yüzden tanımlama yoluna gitmedikleri düşünülebilir. Ancak Türkoloji’nin geldiği konuma bakılınca yapılan tanımların pek de kesin tanımlar olmadığı görülmektedir.

  Ağız için kaba dil, halk dili, şive vb. gibi pek çok tanım yapılmıştır. Bu farklı tanımlar yüzünden “ağız nedir?” gibi sıradan olması beklenen bir soru, önemli bir sorun olarak karşımıza çıkar. Ağız araştırmacıları, çalışmalarını tercihen kadın, doğduğu yerden ayrılmamış ve okur-yazar olmayan konuşmacılar üzerinden yürüttüklerini belirtirler. Erkekler için askerlik dolayısıyla bölgeden ayrılma durumu önem arz etmez.

  Ağız çalışmalarının önsözlerinin genelinden hareket edecek olursak şu sonuca varırız: Doğup büyüdüğü yeri terk etmemiş, okur-yazar olmayan, belli bir yaşın üzerindeki insanların ve özellikle de kadınların dilidir. Ancak bazı çalışmalarda bu kriterlerin dışına çıkıldığı görülmektedir. İki yaşındaki çocuklar, iyi mevkilerde bulunmuş insanlar da kendi yörelerinin dilini rahat kullanabilmektedir.

Öyleyse ağız nedir?

        UYGUN BİR TANIM ÖNERİSİ
  Dilde varyasyonla ilgili çalışmalar aslında dilde birden çok “lekt” yani konuşma biçimi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu “lekt”ler pek çok kategoriye ayrılabilir. Coğrafi alanda yaşanan değişimlere diyalekt, toplumsal açıdan değişimlere sosyolekt, dilin kişisel kullanımı ile ilgili olanlara idiyolekt denmekte ve bu “lekt”ler çeşitlenmektedir. Bunlardan konumuzla ilgili olan diyalekte geçmeden önce standart dil kavramı üzerinde durmak ve bu kavramı ana hatlarıyla tanımlamak gerekmektedir.

  -Standart Dil

  Standart dil, yerel ve sosyal tabakalara ait izler taşımayan, ağızlar üstü, norm oluşturucu yani varyasyonları azaltan bir prestijdir. Günlük dilde standart dil, ideal yazılı biçim anlamında kullanılır. En geniş sahaya sahip dildir. Dil toplumu içerisinde güzel, resmi ve etkileyici konuşmak isteyenlerce ulaşılmak istenen varyant durumundadır. Kurumlarda ve resmi durumlarda kullanılması bir prestij oluşturur ve belli sosyal kazanımların elde edilmesini sağlayabilir. (Türkçede varyasyonla ilgili olarak bkz. Johanson 2002). 

  Günümüz Türkiye Türkçesi’nde standart dil, resmi dil olarak ileri derecede kurumlaşmıştır ve bağlayıcıdır.  Ancak pratik açıdan bu normda pratik anlamda kesinlik kazanmamış bazı kısımlar vardır. Bunun en güzel yansıması imlâ ve sözcük seçiminde ortaya çıkar.

  Yukarıda sayılan özellikleri barındıran standart dilin oluşmasında dört aşamadan geçtiği görüşü vardır:

1-Seçilme: Rekabet halindeki varyantlar arasında seçilir. Bir varyant politik, kültürel ve ekonomik açıdan elit bir kesim tarafından kullanılıyorsa, seçilmesi kesindir. Kimi durumlarda çeşitli varyantların bir araya getirilmesiyle seçildiği de görülmektedir. Bu seçim büyük sosyal ve politik öneme sahiptir. Çünkü seçilen varyant prestij varyantı olacaktır ve bu varyantı halihazırda konuşmakta olan kesim de bu prestiji paylaşacaktır. Türkiye Türkçesi açısından bakılacak olursa, uzun yıllar devletin ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasi açıdan merkezliğini yapmış olan İstanbul’un konuşması seçilmiştir. Bu seçim dilin yapısıyla değil, tamamen karar verme ile ilgilidir.

 2- Kodlanma: Yasa ya da başka bir yolla TDK, MEB gibi kurumlara yaptırım gücü verilir. Ses, biçim, söz dizimi gibi konularda standartları belirlemekte etkin olurlar. Bu kuralların bulunabileceği sözlükler, dil bilgisi kitapları, imlâ kılavuzları vb. ortaya koyarlar. Temel görevleri en az varyasyona ve en geniş kitleye ulaşmaktır. Bu standartlar belirlendikten sonra hedeflenen kitlenin bu dili öğrenmesi beklenir. Bu da okullar ve diğer kuruluşlar aracılığıyla yapılır.

 3- İşlevlerin Geliştirilmesi:  Seçilen varyant, devlet idaresi ve diğer yazıyla ilgili alanlarda her türlü dilsel işlevi yerine getirebilmelidir. Parlamentoda, tıbbi alanlarda, edebiyatta, mahkemede, bürokraside, eğitimde ve diğer alanlarda kullanılabilmelidir. Bunların gerçekleşmesi dil dışı unsurların ve teknik terimlerin dışarıdan katkılarını gerektirebilir. 

4- Kabul: Bu seçilen varyantın standart dil olarak kabul edilmesi, sonraki nesillerce kullanılabilmesi ve yaşatılabilmesi için dili halihazırda kullanan bir elit tabakanın varlığı şarttır. Standart dil, aynı ülkeye mensup vatandaşları birleştirici ve diğer ülkelerin vatandaşlarından ayırıcı özelliğe sahip olmalıdır. Bağımsız bir standart dil çoğu zaman bir ülkenin bağımsızlığının sembolü olarak, o ülkeyi diğer ülkelerden ayıran bir unsur olarak görülür. Ülkeleri standart dil kullanmaya iten temel nedenlerden biri de bu sembolik değeridir.
  Bir merkezin dilinin standart olarak toplum için uygunluğu standart dilin başarısı için yeterli değildir, bunun yanında dikkat, duyarlılık, istek ve bilgi bir standardizasyonun başarılı olması için vazgeçilmezdir. Standart dilin oluşmasındaki buraya kadar sayılan aşamalar, sosyolinguistler arasında önemli ölçüde kabul görmüştür. Ancak standart dilin kimi özelliklerinin gerekliliği hususu tartışmalıdır. Mesela bir standart dilin yazı dilindeki gibi bir de söyleyiş standardı gerektirip gerektirmediği veya yalnızca standart dilin “doru” biçimler olarak algılanması meselesi, tartışmalıdır. Ortak bir standart dile sahip ülkelerin mesela Almanya, İsviçre ve Avusturya’da olduğu gibi yazılı standartları ortak iken konuma standardı ülkeden ülkeye değişebilmekte, hatta yazı dili de ülkelere has izler taşıyabilmektedirler. 

                                                                  AĞIZ
  Konuya dilbilimsel ölçütlerden bakacak olursak hem standart dilin hem de ağzın aynı ölçütleri kullandığını görürüz. Ancak ağızlar ile standart dilin her alanında belli ayrılıklar bulunabilir. Bu ayrılıklar söyleyişle sınırlı değildir. Ancak standart dil sürekli geliştiği ve geniş kitlelerce konuşulduğu için, ağıza göre daha karmaşık bir sözdizimine ve daha geniş kelime haznesine sahip olabilir.

  Ağız ve standart dil arasındaki farklara ikinci ölçüt olarak kullanım alanını ele alabiliriz. Ağızlar bugün aile, yakın çevre ve belirli bölgelerde sözlü iletişimde kullanılırlar. Yazılı ağız metinlerine yer yer rastlansa da standart dil gibi köklü bir yazı geleneği yoktur. Standart dilde ağız özellikleri ise sadece belli durumlarda ortaya çıkar. Ancak standart dil resmi alanlarda, sözlü ve yazılı biçimde, toplumun her kesiminde kullanılan ve bölgeler üstü bir dildir.

  Ağzın sınırlarını çizerken alınabilecek bir diğer ölçüt ise konuşanlar ölçütüdür. Her şeyden önce ağızlar; okur yazarlık seviyesi düşük, bulunduğu yerlerden hiçbir zaman ayrılmamış, çoğu zaman toplumca önemsiz görülen, resmi olmayan işlerde çalışan kişiler tarafından sık sık kullanılır. Buna karşılık standart dil; toplumun belli bir eğitim almış, orta ve üst tabakasını oluşturan, prestijli ve resmi işlerde çalışan kişilerce kullanılır.

  Ağızlara tarihi açıdan bakılırsa, tarihi açıdan pek önemli olmayan, gerekirse vazgeçilebilecek varyantlar oldukları görülür. Hatta bu varyantlar standart dil içerisinde eritilmeye çalışılmaktadır. Gerçi ortaya çıkış şekilleri açısından standart dil kadar doğaldırlar. Ancak toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel bir merkezin dili olup standart dil seçilen bir varyantın yanında, tarihi açıdan doğal olmakla birlikte önemsiz durumdadırlar.

  Ağızlara yüzeysel dağılım açısından bakılırsa belirli bölgelerle sınırlı kaldıkları görülür. Köylerde ve kültür merkezlerinden daha uzak noktalarda yoğunlaşırlar. Gerçi yoğunlaştıkları bölgelere göre genişlik de arz ederler. Örneğin Türkçe’nin ağızları Anadolu ve Rumeli ağızları olmak üzere iki kola ayrılır. Sonradan alınan belli ölçütlere göre bölge bölge ayrılabilir. Buna karşılık standart varyantlar bölgeler üstüdür. Belli bir bölgenin izini taşımaz. Yüzeysel geçerlilik alanı ağızlardan kat kat büyüktür.

  İletişimsel kullanılabilirliği açısından ise ağızlar sınırlı bir işlev alanına sahiptirler. Prensip olarak bir insanın her türlü ihtiyacını karşılayacak araçlara sahip olsalar da, işlev alanları standart dilinki kadar gelişmemiştir. Anlaşılma oranı daha azdır. Buna karılık standart dilin işlev alanı sınırsızdır, gelişmiştir; ileri derecede anlaşılırlığa sahiptir.

SONUÇ

  Buraya kadar sayılanlardan bir yere varacak olursak, dil coğrafyası incelemelerinde bir terim olarak kullanılabilecek olan ağız; aynı kökenden geldiği, üst sistem durumundaki bir standart dile bağlı, doğal olarak ortaya çıkmış, aile ve dost çevresinde, iş yerlerinde; okur yazarlığı az, bulunduğu yerden uzun süre ayrı kalmamış insanlarca sözlü iletişimde dilin baka türleriyle karşı karşıya gelme oranına göre değişen biçimde kullanıla kullanılan, resmi ortamlarda kullanılmasından kaçınılan, yazılı bir gelenek oluşturmamış, iletişim alanı sınırlı, bağlı olduğu üst sistemden dilin her alanında karşılıklı anlaşmanın korunacağı oranda ayrılabilen, prestiji standart dile göre daha az yerel konuşma biçimidir. Sınıflandırma ölçütlerine göre ağızların sınırları genişleyip daralabilir. Bir ağız, birden fazla alt ağzı içinde barındırabilir. Bu yüzden geniş bölge ağızları ve dar bölge ağızlarından söz edilebilir. Daha prestijli görülen bir konuşma biçimi yaygın değilse, standart varyantın beklendiği durumlarda da kullanılabilirler.
  
  Böyle tarif edilen bir ağız, dildeki coğrafi varyantları araştırmada kullanılabilecek bir terimdir.


  Standart dil ile ağızlar arasındaki farkın karşılıklı anlaşmayı ne zaman engelleyeceği belli değildir. Ayrıca üst bir dile bağlı ağızlar arasındaki anlaşılırlığı ölçmek için herhangi bir ölçüt yoktur. Burada genel geçer görüş; mesafenin artması ile anlaşılabilirliğin azalmasıdır. Ayrıca aynı üst dil altında yer alan varyantlar arasında üst dil olmadan karılıklı anlamanın imkansız olduğu durumlar da görülebilir. Arapça ve Almanca bunun Türk okuyucu için yabancı olmayan iki örneğidir.  

TÜRKÇE AĞIZ ARAŞTIRMALARINDA BAZI YÖNTEM SORUNLARI-Nurettin Demir

Makalenin Özetidir:

                    

   Ağızları Niçin Araştırmalıyız?

   Akademik kurumlarda çalışanları yayın yapmaya sevk eden çeşitli nedenler vardır. Hiç
şüphesiz merak bu nedenlerin en başında gelir. Ancak merak; bütün bilim dalları için geçerlidir, ağız araştırmalarına özgü ayırıcı bir özellik değildir. Akademik kariyer için gerekli şartları sağlamak da araştırma yapmanın önemli
gerekçelerinden bir başkasıdır.  Ağız araştırmalarının doçentlik öncesi unvanlar için yapılması bir
ara daha sık görülse de son yıllarda değişik unvanları taşıyan akademisyen, diyalektolojinin ilgi
alanına giren konuları çalışmaktadır. Seçkin bilim adamlarının araştırma konularının gençler
tarafından daha fazla merak edileceği göz önüne getirilirse bunun, diyalektoloji açısından umut
verici olduğu söylenebilir.


  Çok Örnek – Az İnceleme

   Bu yazıda vurgulanmak istenen hususlardan biri çalışmalardaki inceleme ve örnek dağılımındaki dengesizliktir. Yayınlara bakıldığı zaman Türkiye kaynaklı dil yazılarındaki çok
örnek - az inceleme tarzı bir yazma eğiliminin ağız araştırmalarına da hâkim olduğunu söylemek
yanlış olmayacaktır. Hatta bazı yazılarda inceleme olmadığı, başlıktan sonra örneklerin sıralandığı,
benzer yayınlara veya standart dildeki biçimlere göndermeyle yetinildiği de görülmektedir. Ne var ki bu yaklaşım aynı zamanda çok ciddi yöntem sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Her şeyden önce malzeme yığınları tek başlarına inceleme sayılamazlar.
Okuyucunun, ne işe yaradığını anlamakta zorlandığı malzeme yığınlarına değil, malzemenin
incelenmesine, bir uzman tarafından kendisi için anlaşılır duruma getirilmesine ihtiyacı vardır. 

  Türk dili araştırmalarında standart dilde kullanılan biçimlerin çok iyi bilindiği varsayılır. Ağıza
özgü bir yapının standart dilde biçimce karşılığı varsa, bu neredeyse kendiliğinden anlaşılır bir
durum olarak görülür.  Oysa standart dildeki her tür öğe hakkında daha
ayrıntılı çalışmalarla yeni bilgiler elde etmek mümkündür.  Türk dili uzmanları işlev üzerine değil, biçim üzerine yoğunlaşmakta, bir
yapıyı ancak standarttan farklı ise ilgi çekici görmektedir. Bunun önemli nedeni ise Türkiye
Türkolojisinde “ne var” yanında “ne işe yarıyor” sorusunun neredeyse tamamen göz ardı
edilmesidir.

   Dünü Anlamak İçin Bugünü Anlamak

   Günümüzdeki dil durumu geçmişteki gelişmelerin sonucu olduğu gibi gelecekte olacakların da nedenidir. Bugünü iyi anlayabilirsek
geçmişte olanları daha iyi anlar, geleceğe dönük daha sağlıklı öngörülerde bulunabiliriz. Ancak
günümüzdeki dil olaylarını anlamaya çalışırken göz önünde bulundurulması gereken hususlar
vardır. Bunların başında, dilbilimdeki temel ayrımlardan biri olan artzamanlı-eşzamanlı inceleme
ayrımı gelir. 

   Artzamanlı İnceleme – Eşzamanlı İnceleme

   Türk diliyle ilgili çalışmalarda genel olarak görülen, ama ağız çalışmalarında ciddi bir
sorun haline dönüşen hususlardan biri, dilbilimde temel bir ayrım
olan artzamanlı ve eşzamanlı inceleme ayrımının yapılmamasıdır. Eşzamanlı dil incelemelerinde,
bir dil olgusunun tarih içinde geçirdiği süreçlere değil, belli bir zaman dilimindeki durumuna
bakılır.  Bu zaman diliminin uzunluğu değişik olabilir, ama bu yaklaşımda en azından
eski biçimlerle yeni biçim arasında bir karşılaştırma yapılmaz, dil olguları o anda olduğu
biçimleriyle anlaşılmaya ve açıklanmaya çalışılır. Artzamanlı incelemelerde ise bir dil olgusunun
farklı zaman dilimlerindeki görünümleri arasında karşılaştırma yapma, dil olgularının zaman içinde
geçirdiği değişimleri ortaya koyma esastır. Eşzamanlı bir inceleme artzamanlı bilgiye ihtiyaç
duymaz; buna karşılık farklı dönemlerden eşzamanlı bilgi olması durumunda yapılabildiği için
artzamanlı inceleme değişik dönemlerle ilgili eşzamanlı incelemeler sonucu elde edilecek bilgileri
gerektirir. Artzamanlı incelemede farklı dönemlere ait eşzamanlı incelemelerle elde edilen
bilgilerin karşılaştırılmasıyla, bir dil öğesinin zaman içinde ne gibi değişmeler gösterdiği ortaya
konur. Artzamanlı inceleme yazılı geleneği olan diller için alışılmış olmakla birlikte yazılı geleneği
olmayan diller, eski dönemlerinden kalma dil verisi olmadığından, ancak eşzamanlı olarak
incelenebilir.

   Diyalektolojide Eşzamanlı İncelemenin Önceliği

   Söylenenleri ağız araştırmalarına uyarlayacak olursak, yazılı geleneği olmayan, belli bir
zaman dilimindeki bir yerel konuşma biçimini inceleme amacını taşıdığı için ağız araştırmalarının
her şeyden önce eşzamanlı yapılması gerekir.  Elbette artzamanlı ağız incelemeleri de mümkündür,
ama dilin yerel, sözlü varyantlarını inceleyen ağız araştırmalarının eşzamanlı yönü önceliklidir. . Ne var ki öncelikle metin neşri ağırlıklı
filoloji geleneğinin hâkim olduğu geleneksel Türkiye Türkolojisinde eşzamanlı incelemeler değil,
incelenen metinde geçen dil öğelerini eski dönemlerdeki biçimleriyle karşılaştırma ve
karşılaştırılan ögelerin gelişme aşamalarını gösterme esastır.  Metin incelemelerinde olduğu gibi
ağız incelemelerinde de ele alınan bir öğe, Eski Türkçe >Eski Anadolu Türkçesi (> Standart
Türkçe) > ağız biçiminde açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşım sonucunda ağız
araştırmalarında olması gereken ile geleneksel araştırma yöntemlerinden alışılmış olan arasında bir
çatışma çıkmaktadır.

  Ağızlardaki biçimleri oldukları halleriyle anlamaya ve açıklamaya çalışmak yerine eski
dönemlerdeki biçimlerden getirme denemesinde ortaya çıkan en ciddi sorun, ağızların yazı
geleneklerinin doğrudan devamı olup olmadıkları konusundaki belirsizliktir. 


   Standart Dil > Ağız Gelişmesinin Yanlışlığı

   Ağızların standart dilin bozulmuş biçimleri değil, kendine özgü sistemleri olan yapılar
olduğu anlayışı, ağız araştırmacılarının da göz ardı edebildiği bir husustur. Ağızlardaki standarttan
farklı biçimleri “daha asli”, “daha doğru” bir biçimin bozulmuş hali olarak görme eğilimindeki
Türk dili araştırmacıları veya ağızlar hakkında yazan batı filolojisi uzmanları, kaynak biçim olarak
sadece eski dönemleri değil, şaşırtıcı biçimde standart dili de kullanabilmektedir. Eski Türkçe > Eski
Anadolu Türkçesi > Standart Dil > Ağızlar şeklinde bir yol izlenir. Hatta, işaret edildiği gibi, ağızlarda korunmuş eskicil öğeler bile standart dilden gelişmiş sayılabilmektedir.

   Ağız araştırmalarında eşzamanlı incelemeler öncelikli olmakla birlikte, karşılaştırma
yapmak isteyen araştırmacının sadece eşzamanlı ve artzamanlı inceleme yöntemleri hakkında
bilinçli olması değil, aynı zamanda Türkçenin tarihi dönemleri hakkında artzamanlı bilgiye sahip
olması da beklenir. 

   Ağızlarda standart yoluyla yenileşmelerin olabileceğini elbette göz ardı etmemek gerekir.
Özellikle standart dilin etki kanallarının arttığı günümüzde, doğrudan ağızların etkisiyle ortaya
çıkmış yeni biçimler görülebilir. Ancak bu, genele yayılan bir durum değildir.

Standart varyant da diğer yerel varyantlar gibi bir ağza dayanmaktadır ve kronolojik olarak yerel
ağızlarla aynı zaman diliminde var olmaktadır.  Standart dilin
konuşma dili olarak yaygınlaşmasının en etkili aracı televizyondur. Ancak bütün etki kanallarına ve
ağızları yok etme çabalarına rağmen, İstanbul Türkçesinin konuşma dili olarak pek çok ağız
bölgesine girmediğini veya giremediğini söylemek de yanlış olmayacaktır.

   Ağızlardaki yabancı kelimeler açıklanırken de karşılaştırma temelinde benzer sorunlar
görülür. Yabancı kökenli sözcüklerin açıklanmasında kaynak dil > standart dil > ağız biçiminde
bir gelişme var sayılır. Ancak özellikle Arapça ve Farsça
ile yakın komşuluğu olan ağızların bu dillerden kopyalanmış sözcükleri doğrudan kaynak dilden
almış olma ihtimalleri çok daha yüksektir. Böylesi durumlarda yapılabilecek en iyi şey komşuluk ilişkisinde olunan
kaynak dilin ağızlarındaki duruma bakmaktır. Ama ilgili ağızlar hakkındaki araştırmaların
yetersizliği nedeniyle çoğu durumda asıl kaynağı bulma ihtimali düşüktür. Bu durumda da
eşzamanlı bir incelemenin, sözcüğe araştırılan ağızda kullanıldığı biçimiyle bakmanın önceliği
vardır.

   Benzer sorunlar Batı dillerinden alınan sözcüklerde de görülür. Yabancı dillerden, örneğin
Fransızcadan alınmış bir kelimenin asli biçimini ilgili ağzın tanıyıp tanımadığı, sözcüğün hangi
kanalla ağza ulaştığı çoğu zaman belirsizdir. 

Sonuç:

   Bu yazıda ağız araştırmalarında yöntem konusunda bir bilinç oluşturmak için örnek ve
açıklama dengesizliğine işaret edilerek akademik çalışmaların örnek yığınlarından değil,
incelemeden ve incelemeyi ispat edecek örneklerden oluşması gerektiği konusu vurgulandı. Daha
sonra günümüzdeki dil durumunu anlamanın aynı zamanda eski dönemlerdeki dil durumunu
anlamak için vazgeçilmez olduğu konusuna işaret edildi. Çalışmanın önemli bir kısmı ise ağız
araştırmalarında görülen dil ögelerinin kökenini açıklama konusundaki soruna odaklanıldı. Ağız
araştırmalarının öncelikle eşzamanlı yapılması gereken incelemeler olduğu yazıda vurgulandı.
Ayrıca yayınlarda sıkça görülen ağız özelliklerini standart dilden hareketle veya standart dildeki
karşılıklarına gönderme ile açıklama denemesinden kaynaklanan sorunlara işaret edildi ve bu
açıklama yolunun yanlışlığı gösterildi.
Makaleyle ortaya konulmaya çalışılan en önemli sonuç, ağızların kendi içlerinde bir sistem
olarak anlaşılmaya ve açıklanmaya çalışılması gerçeğidir. Yöntemle ilgili konuların daha da
ayrıntılandırılması ve Türk dili incelemelerinin genelinde olduğu gibi ağız araştırmalarında da
görülen yöntem zaaflarının giderilmesi için bir bilinç oluşturulması Türk dili araştırmalarının
gelişmesi için vazgeçilmez bir husustur.